yeni yıl yaklaşırken
baksana tam bir ay geçmiş üstünden, sanıyorum git gide uzaklaşıyorum her şeyden olduğu gibi buradan da. keşke olmasa böyle. okudum son yazdığımı da doğum günüm yarıda kalmış yahu, tamamlamak için ne kadar da geç. kasım aylarından hiç hazetmezdim zaten de aralık da pek bi şey vaat etmiyormuş, bunu da anladım artık. garip, zor.
ha bu arada bannerimi değiştirdim, gördün mü? gerçi değiştireli baya baya oldu ki onu, böyle daha iyi yav, fotoğraftaki renklerle site menüleri felan kardeş kardeş oldular sanki.
ne diyordum, evet yeni yıl geliyor iki bin on bir vay be. ben de yirmi dört yaşına gireli bir ay olmuş tam. yeni yaşımdan ne dilerdim ki acaba bugün doğsam? ne bileyim şey olabilir belki, hayata bağlayan bir şey yahut geleceğe yönelik bi plan iyi olurdu sanki, böyle günleri doldurmak için yaşamak zor geliyo hatta bi süre sonra sıkılmaya, monotonlaşmaya başlıyorsunuz, önermiyorum. arkadaşlardan uzaklaşmak, aileden kopuş, akraba hangisine deniyordu şimdi bi daha tekrarlasana? durum vahim. diyorum ya aralık ve ankara hiç güzel bi ikili değiller, galiba mevsimsel bi şey bu, sonbahar ve kış aylarında hep boktan şeyler yaşıyor insan, bi süre sonra da alışıyor buna tepki vermemeye başlıyor. şu günleri doldurma işi biran önce bitse de yaşadığım şu sahte hayat bi sona erse, sonra bakalım ne olacak. eskiden bazı şeyleri kendime dert ettiğim olurdu, artık bu özelliğimi de yitirdim, tepkisizim ya tamamen. annem burda şimdi konuşuyor da konuşuyor mesela ne bileyim bi şeyler anlatıyor işte, zaten konuşmayı seviyo herhalde naber desen bi saat konuşur, geçen alt komşu geldi, dur ya o meseleye girmeyeyim şimdi, neyse ne diyodum, ha işte annem konuşuyor, yani benle, bana bi şey anlatıyor veya bi şey soruyor, dönüyorum bakıyorum, ama konuşamıyorum. yok ya konuşamıyorum resmen, gitti yani bitti.
bu ankara garip memleket arkadaş, hayatım aşağı yukarı şekilleniyor galiba. boşlukları doldurmaya çalışıyorum. en azından ne yapmayacağıma karar vermeye başladım gibi, aslında başlamadım rüyamda gördüm. rüyamda gördüysem bi hikmeti olabilir, ne bileyim denemeye değer en azından. ha ben bide avrupa’ya gidicem, ama daha var. şanslıysam geri dönmicem.
doğum günüm
evet saat sekiz buçuğu bir saat geçtiğinden ötürü artık resmi olarak olarak yirmi dört yaş bir saatliğim, büyüdüm hakkaten. o zaman doğum günü meselesini masaya yatırıyor ve bugünümün nasıl geçtiğini not ediyorum buraya.
dün gece saat ikiye geliyordu ki uyudum, yatmadan önce birkaç arkadaşım doğum günü mesajı attılar, sağolsunlar. ben de uyumadan madem bugün doğdum diyerek biraz bahis yaptım, sabah kalktığımda gece oynamış olduğum altı liralık kuponun otuz beş liraya ulaştığını gördüm, artık zenginim resmen.
sabah, gözlerimi açtığımda oh be herhalde saat on olmuştur dedim ama telefonu elime aldığımda saat sıfır yedi, otuz beşti. hayır ya diyerek kafamı yastığa gömdüm, en azından biraz daha vakit geçsin bu ne ya nidalarım eşliğinde yataktan çıkarken saatler sekizi gösteriyordu. camı açtım dışarı baktım tüm şehir uyuyo gibiydi, kalkın ulen bugün benim doğum günüm diye bağırmadım.
sekizi biraz geçe dişlerimi fırçaladım, dün akşamdan kalan öte beriyi çöpe attım, yine dün asmış olduğum çamaşırları topladım. aslında sakallarımı da kesecektim ama, aman ne gereği var ki diyerek sadece makineyi şarja takmakla yetindim. bu satırları yazarkene saat sıfır dokuz kırk ikiyi gösteriyor. birazdan markete gidip su ve yumurta almam lazım, malum bugün doğum günüm, kendime waffle yapıcam, yuppi. bu arada iyi bi kahvaltıyı da hakediyorum bence.
aslında haketmemişim, bilmiyorum uyandıktan sonra kocaman bi yeşil elma yedim, sulu, sulu ekşi böyle, onu yerden aklıma mccandless geldi, haha onu taklit edip güldüm kendi kendime, dışarı güzel bi kahvaltı yapmaya çıkmıştım bana sorarsan ama yaklaşık bi saat sonra eve geldiğimde elimdeki poşette bi kaç tane domates ve bir kaç poğaça vardı, demek ki haketmemişim güzel, mutlu bir kahvaltıyı, doğru ya ne gerek vardı ki? sanki uykum mu geliyo ne? yok yok bugün uyumamalıyım, biraz daha bekleyeyim sonra kendime güzel bi waffle yapayım, en azından zaman geçer, değil mi derken duvardaki saat on üçü otuz iki geçtiğini söylüyor, bi saat ileri olduğunu düşünürsek saat henüz on iki okuz iki, aha da üç oldu şimdi. oho günün bitmesine var daha görüşürüz o zaman.
yalnızlık
“sinemanın önünde durdum. film hala değişmemiş, sanırım üç haftadır gösteriliyor. insanlar işlerindeyken ben bu sinemanın önündeyim, sanırım benim işim de bu: filmlerin değişip değişmediğini kontrol etmek. aslında çok ciddi bir iş bu, birinin yapması gerek”
aslında dahası var; insanlar bi şekilde sınav telaşına tutulmuşken umursamıyorum ben, etrafı izliyorum bu insanlar ne yapıyor diye. vize dönemi insanları birbirine daha bi iyi yaklaştırıyor, kısa dargınlıklar çözülüyor kimi zaman, kimisinde de yeni arkadaşlıklar başlıyor. tamam akşam araşırız olmadı hafta sonu görüşürüz. hey millet görüşüyor muyuz? tamam o zaman geç kalmayın olm az kaldı sınavlara, komik.
tek başına “avruba”ya mı gidilir beaaa yaa diye çemkirenler insanlar var, ne kadar da tanımıyorlar beni. huh, bu bünye doğum gününde kendi yaktığı mumları söndürdü ki? neredeydin o zaman, hadi sinemaya gidelim dedi, olmadık abidik gubidiklikler yaptı, ne yapıyordun o zaman? aradığında kapatmadan kaç kez şey bi şey soracaktım demedin? evet gidiyorum ve umarım o on uçak seferinden birisini yere çakılır da her şey daha hızlı, daha acısız ve daha önemsiz olur. hayatta olmanın anlamı ne ki? yatcas kalkcas, yatcas kalkcas, mesun olucas.. eheh işe girices, çalışcas yükselmek, çok para kasanmak için, eheheuh bulebebeuhel.
tanju babaaaa “terkedecekler nası olsaaa” koy yaa içki koyyy ya meyhaneci.
kısa bi aradan sonra
kısa mı bilemedim, bakıyorum da yirmi gün olmuş, ne zamandır bakamıyorum buraya, acaba gün gelecek yazı yazmadığım için kapatacak mıyım burayı da. umarım olmaz öyle bir şey, en azından bi seviyeye geldikten sonra tekrar başa dönmek iyi oluyor, sonra tekrar aynı seviyeye gelene kadar herhalde en az 20 gün geçmesi gerekiyor(muş.)
ekimin yirmi altısı bugün, okulun da beşinci haftası oldu. ben her ne kadar kendimi hala temmuzda felan hissetsemde zaman geçiyor, engelleyemiyoruz efenim. acaba o kırılma noktası hangi gün olacak diye düşünüyorum bazı bazı.
dedem anjiyo oldu, iki damarı tıkalıymış, stent taktılar, 1 sene boyunca ilaç kullanmak zorundaymış. benim de midem bozulduğunda 6 ay kullanmam gerekmişti. hastaneleri sevmiyorum, garip. hep bi koşuşturmaca var.. sanırım hayattan sıyrılıp kendimi hastanede bulunca kendimi sorguluyorum, ne için tüm bunlar diye, telaşlı, hüzünlü insanlar düşüncelere sevkediyor beni. sonra hastanenin otomatik açılan kapısından dışarı çıkınca geri dönüyorum tekrar, o eski benim yine.
daha anlatacak çok şey vardı ama yazmaya başlayıpta bi saat ara verirsek olmaz ki.
bir şehir iki devlet: lefkoşa
kıbrıslı türkler lefkoşa diyor, kıbrıslı rumlar ise nicosia, bakmayın adlarının farklı olduğuna, şehir aynı, caddeler, sokaklar.. terkedilmiş harap olmuş evleriyle hüzünleri de aynı.. eski şehir içinde dolaşırken bazı sokaklara duvar örülmüş, evin bir tarafı türk tarafına geri kalan tarafı da rumlara ait. herhalde 2010 dünyasının en büyük utanç manzalarından biridir o sokakların aralarına örülen duvar, az ötesinde dikenli tellere çevrilen bir duvar daha.
girne’den “havana bus” aracılığıyla 4tlye “limo dolmuş”larla da 5tlye yaklaşık 25-30 dakikada ulaşabiliyorsunuz lefkoşaya. gerçi kıbrısa havayoluyla geldiyseniz ve gazimagosaya gitmeyecekseniz zaten lefkoşa daima ilk durağınız oluyor, her şey oraya bağlanıp daha sonra ayrılıyor.
şehrin göbeğinde çok eski bir venedik dikiti duruyor, buranın sahibi benim der gibi bir duruşu var, anlıyorsunuz ki burası lefkoşanın göbeği.. eski şehrin içinde de selimiye camiisi var, bazı duvarları yıkılmış, muhtemelen eski bir kilise yüzyıllar önce camiye çevirilmiş, görkemiyle rum tarafına 30 metre kala selamlıyor sizi.
eski şehri dolaşırken kayboluyorum bi süreliğine, aslında dolaşırken kaybolmayı seviyorum sanıyorum, bilmediğim yerleri görmek hoşuma gidiyor, lefkoşa’nın arka sokakları keşfe aç, topun peşinde koşan çocuklar görüyorum, kimileri de okullarından dönüyor. artık kullanılmayan çok eski bir çeşme var 200 senelik, içi toprakla dolmuş.. evler görüyorum, yıkılmak üzere, diğerlerinin kepenkleri kapalı.. diyorum ya ince bir hüzün saklı lefkoşa’da şehri ikiye bölen o duvar sanki bunların sebebi, kavuşmak isteyipte kavuşamayan çiftler gibi, iki tarafta nazlı “sen gel” diyor.. ama naz o ya diğer taraf da gururundan hep karşı tarafın adım atmasını bekliyor.. yok mu bunların bi büyüğü bir araya girsin halletsin neyse problemleri diye dövünüyorum, ama efsane aşklarını dinleyince çok büyük bi kavgayla ayrıldıklarını ve o gün bugündür küs olduklarını söylüyor bakkal ahmet amca..
kaybolmanın sınırındayım, karşı tarafta kıbrıs ve yunanistan bayrakları var, bu tarafta da kktc ve türkiye.. ortada eskiden futbol sahası oldugunu düşündüğüm koca bir boşluk var.. orayı görünce filmler aklıma geliyor.. hapishane önü gibi düz.. bir de devasa aydınlatıcı koymuşlar, geceleri yanıyo mu diye merak ediyorum…
güzel insanların şehri: girne
ikinci gün
sabah erken kalkıp john ile kısa bir sohbetin ardından 9.00 gibi pansiyondan çıkıyorum, hedefim gün boyu deniz kenarında olmak, ama önce biraz zaman geçirmek için girne kalesini geziyorum, giriş bileti turistlere 10lira, tc vatandaşlarına 3lira ve öğrencilere 2lira şeklinde. kale zamanın koşulları dikkate alınırsa devasa büyük ve girne limanını koruyor. her medeniyet kalenin bi yerine ekleme yapmış, içinde zindanlarıyla, kiliseleri, mezarlarıyla görülesi bi yer. ayrıca içinde 1970lerde bulunup gün ışığına çıkarılan “girne batığı” da sergileniyor. çalışma hala sürüyormüş, soğuk odada tutuluyor, tam 2500 yıl önce denizde yüzen geminin kalıntılarını görmek çok güzel.
evet girne, güzel insanların şehri, gitmeden nasıl da ön yargılıydım aman insanlar şöylemiş, insanlar böylemiş diye, herkes duysun; yok öyle bir şey. türkiye’den sonra resmen insanları cennet gibi geldi bana. bu kadar kibar bu kadar yardımsever olunur. yahu yaya geçidine yaklaştığını görünce arabalar duruyor direk, diyorum ya türkiyeden sonra medeniyet gibi geldi diye. her arabayı görünce alışkanlıktan geri adım atıyorum ama adamlar durup yol veriyorlar, bir de gülüyorlar tabi, anlıyorlar kıbrıslı olmadığımı.
kaleyi gezdikten sonra alsancak tarafında bir kaç plaj ismi alıyorum, bindiğim dolmuş şöförüne abi şu şu plajları dediler bana sen hangisini dersen onda indir beni diyorum, denizkızında indiriyor, normalde otele bağlı bir plaj, ancak dışarıdan 6lira karşılığında plaja giriş yapılabiliyor, 10lira verilirse hem havuzdan hem de plajdan yararlanmak mümkün. plajı anlatmaya gerek yok, yatıp uyuyorum bi süre, sarı kum, berrak mis gibi bir deniz, haha kale bile yaptım çocuklarla.. denize karşı set kurduk ama alçak dalgalar her defasında alt etti bizi. çok beğendim plajı, yaş ortalaması da yüksekti, yaşlı ingiliz turistler çoğunluktaydı sakin güzel bi yer. her türlü gubidik su sporları yapılıyordu ama tek başına denemek anlamsız olur diye binmedim herhangi bir şeye. eylül ayının sonu olduğu için herhalde kreme felan gerek yok diye düşünmüştüm o yüzden ankarada bırakmıştım deniz kremini felan, ama yanılmıştım, bi ara omuzlarımın sızladığını farkettim sıcaktan, eski tecrübelerden korkarak gölgede geçirdim kalan süremi..
akşam yorgun bir şekilde girneye geri göndüm, pansiyonda üstümü değiştirip dışarıda bi şeyler atıştırdım, klasik girne turundan sonra hazır kıbrıstayken bahis oynamamak olmaz diyip bi bahis evine atıp 1 saat kadar zaman geçirdim. kıbrısta insanlar çıldırmış, futbol felan geri planda deli gibi köpek bahisi oynuyorlar, bahislerde biraz daha şanslı olsam iyi olabilirdi, ne karlı ne de zararlı çıktık diyebilirim. gece pansiyona döndüğümde john beni bekliyordu, yeni komplo teorileri, israil-abd-ab-türkiye üzerine hararetli bir konuşmanın ardından yatağıma gidebildim, lefkoşa da yakında.
kısa bir hikaye: kıbrıs
hakkını vermeliyim, tatilin sonları çok eğlenceliydi, ama ne olursa olsun aradaki iki ay olabildiğince monoton ve sıkıcı geçsin, gerek staj, gerek tek başına trabzon’da takılmam oldukça yormuştu. zaten üstüne dizimdeki sorun iyice bunaltmıştı, bırak sporu doğru dürüst yüzemedim bile. işte bu ahval ve şerait içinde ne yapsam ne etsem derken neden okuldan önce 4-5 günlüğüne bir yerlere tatile gitmiyorum ki dedim.. evet çok mantıklıydı pazartesi akşam ankara’ya gider salı günü tatil için ayrılır cuma akşamı geri dönerdim, daha nolsun dolu dolu 4 gün yeterdi ki. ama nere gitmeliydim, önce aklıma bodrum geldi, hem daha önce gitmemiştim hem de havaalanıyla ulaşım kolay olurdu, neden bilmiyorum daha sonra rotayı kıbrıs’a çevirdim, iyi ki de öyle yapmıştım, 4 gün de olsa eğlenceliydi. gidilecek yere karar verdikten sonra uçak biletlerimi ayarladım. aslında öyle bir plan yapmıştım ki başında evlere şenlik, pazartesi akşamı ankara esenboğa’ya inecek ve 1 saat sonraki uçakla hatay’a geçip o gece kaldıktan sonra akşam kıbrıs’a gidecektim, böylelikle hatay’ı da bir gün boyunca gezme fırsatım olacaktı, hatta biletleri bile almıştım. ancak daha sonra ankara’daki eve uğramadan gitmenin iyi bir fikir olmayacağını anladım, çünkü hem valizlerim fazlalaşmaya başladı, hem de okula uğramam gerekti, erken bilet almanın cezası olarak ankara-hatay ve hatay-kıbrıs biletlerimi iptal ettirerek salı öğleden sonra atlas jetten direk kıbrıs uçuşu aldım, bu haliyle beni biraz zarara uğrattı ama ne yapalım hayatta bunlar var.
1.gün
salı günü okuldaki işlerimi hallettikten sonra çantamı yanıma aldığım için direk esenboğa’ya geçtim. check-in işlemlerimi halledip hayatımda ilk kez türkiye sınırlarından çıkıp gümrüğü geçtim:) hemen ekleyeyim kıbrıs’a gitmek için pasaporta ihtiyacınız yok, kontuarlarda bilet işlemlerini yaparken verdikleri küçük bir formu doldurarak nüfus cüzdanınızla kıbrıs’a seyehat etmeniz mümkün, hem böylelikle yurt dışı çıkış harç bedeli 15tlden de feragat edersiniz, ben giderken pasaportumu yanımda götürmüştüm ama gereksiz yere 15tl ödememek için giriş ve çıkışlarda nüfus cüzdanımı kullandım. ve gümrük işlemlerini tamamladıktan sonra freeshoplara biraz göz gezdirdim, neler var neler yok diye-kıbrıs freeshoplarını gördükten sonra ankara’nın çok zayıf olduğunu söyleyebilirim- daha sonra ikinci bir bagaj kontrolü ve sonrası uçak. dış hatlarda bir havaalanına girerken bir de uçağa girerken kontrol varmış, iç hatlardaki ikinci kontrol bekleme salonlarına girilirken yapılıyordu. o değilde biraz gergindim, çünkü çantamda hayvan gibi bir çakı vardı ama sanırım tahta kaplaması yüzünden gözükmedi makinada, yani istesem uçağa kaçırıp uganda’ya indirtebilirdim. bu arada atlas jetin yurt dışı uçuşlarında ikramının daha zengin olduğunu söylemiyim, iç hatlarda bizi çaya ve küçük bir peynirli sandviçe mahkum eden atlas jet, dış hatlarda görece büyük tavuklu sandviç ve koladan buzlu çaya geniş bir alternatif sunuyor. uçuşun nasıl geçeceğinden bahsetmeyeceğim çünkü bir süredir her uçuşum dua etmekle geçiyor, her binişimden sonra olm salak mısın nasıl böyle bir risk alabiliyorsun diyorum kendime ama yine de biniyorum, ne yapayım.
uçak alçalmaya başladığında akdenizin müthiş maviliğinin üstündeyiz, az ilerde kıbrıs selamlıyor bizi, yaklaştıkça kara iyice gözüküyor. havadan bakarken girne’de evinin önünde havuz olmayanı dövüyorlar herhalde diye düşünmüştüm ama şehir merkezini görünce öyle olmadığını gördüm, sanırım tam üzerinden geçtiğimiz yer girnenin biraz batısındaki alsancak/lapta bölgesi, turistik tesisler genelde o tarafta yoğunlanmış. ama şuna eminim ki kıbrısta taksisi mercedes olmayanı dövüyorlar, mercedes dediğime de bahsetme, bildiğin s320ler hatta s500ler c200ler aman aman 4 gün boyunca kıbrısta gördüğüm mercedes olmayan tek taksi chrysler 300c olunca diyecek bir şey bulamıyor insan. kıbrıs yukardan bakınca ikiye ayrılmış gibi girne ve lefkoşa’yı engin doruklarıyla beş parmak sıra dağları ayırmış, iki şehir arasındaki bağlantıda bu dağın izin verdiği ölçüde gerçekleşiyor. 14.45 uçağıyla ankara’dan havalandıktan sonra 15.50 gibi lefkoşa ercan havalimanına sağ salim iniyoruz, yine kısa bir gümrük işleminden sonra kıbrısın bunaltıcı sıcağı vuruyor. ve kıbrıstayım artık, kendimi her şeye hazırladım, gitmeden okuduklarımdan sonra tüm kıbrıslıların bana düşman olduğunu felan düşünüyorum. internetten baktığım kadarıyla girne şehir merkezine 10tl karşılığında kıbhas’ı kullanarak gideceğim, aynı servisler lefkoşa’ya da 7tlye gidiyor. servisin saati 16.30 ama yine de emin olmak için görevli polis hanıma soruyorum kıbhas nereden kalkıyor diye, şirin şivesiyle hemen terminal önünden diye cevaplıyor, kıbhas ile giderseniz 10lira taksiyle giderseniz 70lira diye ekliyor aldığı cevapta tamam o zaman taksiyle gideyim oluyor, gülüşüyoruz kıbrıstaki ilk iletişimim olumlu. biniyor ve şehir merkezine hareket için bekliyorum, tabii ki direksiyonlar sağ tarafta, biraz tuhaf geliyor haliyle.. öğrenciler de gelmeye başlamış terminal önünde tam bir kaos var, ve servis hareket ediyor, önce lefkoşa terminaline ardından girne şehir merkezine. lefkoşa şehir terminaline girdiğimde kendimi havana’da zannediyorum, o otobüslerin hali nedir yahu 1930lardan kalma herhalde, insanların otomobilleri bu kadar lüksken otobüsleri biraz yadırgıyorum. girne şehir merkezinden pansiyomu bulmaya limana doğru iniyorum, hiçbir yer bilmeden öylece gidiyordum ki dur bidaha internetten bakayım dedim. hangi dili konuştuklarını anlamadığım birilerinin işlettiği bir internet cafede 10 dakika pansiyonum nerede olduğuna bakıyorum, kıbrısta internet pahalı saati 3tl, 10 dakikasına 1tl vererek limana doğru iniyorum. girnenin turistik yat limanı güzel, küçük ve şirin. limanda biraz dolaşında hemen önündeki tarihi binaların birinde cpyrus dorms tabelasını görüp içeri giriyorum, ömer adında pakistanlı bir çalışanla işlemlerimi hallediyorum, geceliği 8€dan 3 gece toplam 44tl ödüyorum, daha öncede rezervasyon yaptırdığımda ücret ödemiştim, aşağı yukarı 3 gece konaklama ücreti olarak 50tl ödedim. yukarı odaya çıkıyorum, odada kanadalı seyyah john ve urfa asıllı suriyeli emin kalıyor, bir anda dünyanın 3 farklı yerinden arkadaş ediniyorum, eşyalarımı yerleştiriyorum, daha sonra john kısa süre beni rehin alıyor ama haliyle girneyi gezmek istediğimden pansiyondan ayrılıyorum. şehir merkezini biraz dolaşıp akşam yemeği yiyorum, daha sonra kordon boyu dedikleri sahilde turluyorum, şehrin ana caddesini keşfe çıkıyorum, kıbrıs’a gitmişken bahis evlerine gidiyorum bahis oynuyorum ama kaybediyorum, ne olacak benim halim, her şeyde her yerde kaybediyorum, bi taraftan kaybederken diğer taraftan kazanmam gerekmiyor muydu? hani hayatın kuralıydı bu? neden bilinmez girne’nin kordonunda dolaşırken içimi tuhaf bi hüzün kaplıyor, köşedeki dallas büfeden, gerekli ekipmanları alıp limanın fenerinin dibine çöküp bir yandan akdeniz dalgalarının dalga kıranı dövmesini diğer yandan da harika esintisini yaşıyorum. saat gece yarısına yaklaştığında pansiyoma geri dönüp johnla bi tanışma evresinden sonra yorgun ama görece mutlu olarak uyuyorum. o değilde beklediğimden uzun oldu ilk gün, demek ki diğer günler daha sonra gelecek.
üçüncü yıl
esasında sanıyorum bu yazı site kategorisi altına saklanmış bir “hayat” olacak. bi kaç gündür aklımdaydı olm lan blog yazmaya başlayalı iki yıl oldu gir de tarihe not düş de, geriden gelen nesilleri hata yapmamaları konusunda uyar diye. şimdi baktım da, iyice abartacak olursak 22 saat sonra tam iki yılı geride kalmış oluyor nacizane blogumun.
zaman hızlı geçmiyor kesinlikle, dönüp gerideki iki seneye baktığımda, hayvan gibi yorulduğumu, başımdan en olmayacak dediğim şeylerin geçtiğini kesinlikle söyleyebilirim, ilk yazdığım yazıyı ararken de eski yazdıklarıma bi göz attım, ahah çok eğlenceli ve bir o kadar da hüzünlüymüş yahu, iyi ki başlamışım blog yazmaya diye aferin dedim kendi kendime.
harbi ama ya geçen iki yılda ne umutlar, ne hayaller tüketmişizdir kim bilir, ne hayal kırıklıkları yaşadık. hayatımın son iki yılı, 23. yaşım ve bitirmek üzere olduğum 24. yaşım çok şey kattı bana diyebilirim, sırf bu 2 belki 3 sene, beni geçen 20 seneden çok daha etkiledi, değiştirdi belki de diyebilirim, yalnız hep diyebiliyorum umarım “gelecek sefere” de direk derim, derim. büyüdük be bu iki senede, hayat nasılda bir çırpıda bizi getirdi bu günlere, şunun şurasında mezuniyetimize bir yıl artı simten kalmışken geçen zamanın değeri nasılda vuruyor yüzüme. çok iğrenç bi yaz geçirdim, staj sonrası trabzon’da hapsolmak, hapsolmak derken; canım kurban trabzon’a ama şu dizimdeki sakatlık beni perişan etti, koca yaz neredeyse boşa geçti, neyseki 1 hafta içinde 3-4 günlüğüne de olsa kıbrıs’a gideceğim en azından biraz kafamı dinler rahat ederim okullar açılmadan önce.. aslında gayet heyecan verici ama o kadar sıkıldım ki burada oturup iki kıbrıs kelami bile edemedik, hele avrupaya ne demeli? neyse zamanı gelince havaya girince elbet neler olacağın yazacağım. bu arada şuraya bi not düşüyorum; gelecek sene bugün bu yazıyı bulduğumda yine herhangi bir bahisten para kaybetmişsem demek ki hala akıllanamamışım demektir, o yüzden kafana sıçım selçuk.
diz ağrısı
hani derler ya aşk ağrısından büyük ağrı, acı, sızı olmaz diye; yalanmış. diz ağrısı da bir o kadar belki daha da fazla ters köşeye yatırıyormuş insanı. mart ayında talihsiz bir şekilde sol diz ön çapraz bağlarımı yırttığımı öğrendiğimde -aslında teknik olarak nisan, çünkü doktora bir ay sonra gitmiştim- bu kadar kötü olabileceğini düşünmüştüm ama yaşayınca daha başka oluyormuş be.
ameliyat olma umuduyla gelmiştim trabzon’a, sonuçta canım yanıyor, doğru dürüst yürüyemiyor, koşmayı hayal dahi edemiyordum. ancak olmadı doktor bey ameliyat tavsiye etmedi, muhakkak kendine göre geçerli sebepleri vardı, ama benim de vardı. babam da yer arıyo zaten doktor futbol oynamazsın dediğinde tamam oynamaz diyerek nokta koydu. aslında unutmuş gibiydim hatta dizim biraz düzeldi, topa yavaş da olsa vurabiliyorum çok hafif tempo koşabiliyorum, belki 3-4 ay sonra daha hızlı koşabilirsem tekrar oynayabilirim futbol, neden olmasın.
ama şimdi futbol oynayanlara tellerin arkasından bakmak içime oturuyo resmen, hele bariz ileri uçta eksikliğimin hissedildiğini görünce daha da artıyor:) harbi futbol oynayamamak çok kötü, keşke dizim ameliyat olmamı gerektirecek kadar kötü olsaydı o zaman en azından futbola dönebilirdim, şimdi ki durum ne senli ne sensiz, ne ameliyat olacak kadar kötü, ne de futbol oynayacak kadar iyi! o yüzden okullar biran önce açılsın da ankaraya gideyim bile diyorum, en azından görmem. o değil de bugün liverpoola pis çakacaz, efsane formamızı giyip stadta yerimizi alalım bakalım durumlar ne olacak.
sakarlık
yahu ben eskiden böyle değildim noldu bana böyle? tamam bi süredir sakarım ama bu da fazla yahu. eve döneli kırılmadık eşya cam tabak bırakmadım. tam bi yok ediciyim o derece. tamam ankaradayken de müthiş sakarlıklarım olmuştu, hehe bi tanesi var ki süper, hediye doğumgünü pastasını sahibi görmesin diye arkasından taşıyan kaç kişi pastanın neredeyse üzerine oturur ki? hehe.
ama trabzona döneli sakarlıklar had sahfada gün geçmiyor ki bi şeyi kırmayım, bi şey elimde kalmasın. ilk günler alışma devreleriydi diyelim, sadece 2-3 bardak kırdım, yani olabilirdi bunlar her insanın başına gelmez mi? ama sonra iş gittikçe ilginçleşmeye başladı.. bir sabah her insanın yaptığı gibi yüzümü yıkadıktan sonra yüzümü kuralamak üzere havluyu aldım asıldığı yerden ve sonra yerine koydum. havluluk dediğim de sanki köpek tasması gibi, böyle yuvarlak bişey içene geçiriyosun, bilemedim post modern herhalde, nerde o eski havluluklar arkadaşım asıyoduk güzel güzel. neyse ben yüzümü kuruladıktan havluyu aldığım yere taktım güzelce ama o an ne oldu bilemiyorum bi anda mevzu bahis olan o yuvarlak şey elimde kaldı koptu duvardan, ahah dumur oldum ve güzel bi yalan attım anneme.
başka bir sabah uyanmışım, mutsuzum gene, sıcaklar mahvediyor, yüzümü yıkadıktan sonra yüzümdeki bi sivilce dikkatimi çekiyor ve sinirimi bozuyor, aynaya çok bakmadığım için çok nadir sıkarım sivilce. neyse şunu bi patlatayım diyerek bir elimi sivilcenin üzerinde diğerini için kolumu aynanın önündeki cam şeye koydum, evet şey adını bilmiyorum hani şu dişfırçası vs koyarız ya orası işte. neyse sivilcemi sıkıyordum ki tam allah bi ses o cam şey düştü ve kırıldı, neyse ki bi sakatlık çıkmadı, ama nedir yav orayı kırmak, hehe.
devam eden günlerden birinde de meyve yemek için bir adet tabak aldım, almaz olaydım tepeden langur lungur yere düşüp tuzla buz olmaz mı? ah bu ben.. trabzona geldiğimden beri 3 bardak 1 tabak 1 havluluk 1 ayna önü şeyi kırdım, diğer ufak tefek şeyleri saymıyorum bak.
evet sanıyorum bi süredir sakarım ben. neyse sakarlık sultanlıktır. hehe iğrencim evet, hiç çekilmem ben ha hem sakarım hem de iğrenç espriler yapıyorum utanmadan, ayıp bana.
