belirsizlik ve ötesi
hayatta başınıza gelebilecek en kötü şey ne diye sorsalar, şüphesiz cevabım “belirsizlik” olurdu. belli bir yaşa kadar zaten olabildiğince plansız ve belirsizlik içinde yaşıyoruz, belki o yaşlar için bunlara ihtiyacımız da yok. ben de olabildiğince bu güruha dahil oldum. plansız, kafama estiğince geçirdim günlerimi.
ankara’da uyuduğum bir gecenin sabahı istanbul’da boğaza bakarken uyandım. kıbrıs’ta john adında yarı kaçık yarı seyyah ve banyo yapmaktan pek hoşlanmayan bi kanadalıyla dolaştım. insanların “ne yani tüm o yerlere tek başına mı gideceksin” sorularına aldırmadan sırt çantamı aldım ve “gittim.” tüm o ülkeler, şehirler, havalimanları, insanlar.. hepsi bir şey kattı bana aslında, etrafımda aradığım, bulduğumu sandığım ya da bulamadığım..
samimiyetsiz konuşmalara şahit olmak zorunda bırakıldım. içten içe riyakarlıklarını gördüm. bu beni hiç olmadığı kadar uzaklaştırdı insanlardan, konuşmak bir yana, görmek bile istemedim hiçbirini. göz göre göre damarıma basmaya çalıştılar belki, normal bir insanın yapacağı şeyler değildi bunlar. bir şey söylemedim ama unutmadım da bunları, bunlar oldukça ben uzaklaştım. şimdi ise neredeyse geçen yılları pişmanlıklar olarak adlandıracağım.
sonra mezun oldum, her zaman az çok ne yapacağımız belliydi, ama sonrasında bu ortadan kalktı. benim cevaplarını bulamadığım sorularımla beraber bu sefer çevrem de dahil oldu. bir takım arkadaşlar ve aile, akrabalar fikirlerini söylemeye başladı, çoğu ne düşündüğümü sormadan. kimisi ne olacağımı söyledi, kimisi direk ne olduğumu. garipti, kaçmak, uzaklaşmak elzemdi.
ilk şansı haziran ortalarında teptik. kötü şans desek yeridir, öyleydi çünkü. ve sonrasında süre gelen 2.5 aylık şimdi ne olacak sorularıyla geçen bir süre. kafa toplayıp, karar vermek için sığınılan bir barcelona, kısa bir süre herkesi ve her şeyi unutmak, ama sonra yine soru işaretleriyle dolu günlere geri dönmek. giderek uzaklaşmak, daha az konuşmak. kimi zaman hayal kırıklığı, biraz da burukluk, tarifi zor. şu günlerde ise bu belirsizlik durumu ortadan kalkmak üzere, gözüken iki alternatifim olduğu, şimdilik. ilk zamanlar ikisinden birisini daha çok istiyordum, ama şimdi pek öyle değil, çünkü yoruldum, çünkü sıkıldım. herhalde artık umursamadan yaşamayı öğrendim, sebebi bu. şimdi tek istediğim hangisinin olacağını netleştirmek, çünkü diğer türlüsü kolay olmuyor, bugün böyle ama yarın da böyle mi sorularını her gün yanıtlamak yorucu, önümdeki 10 günlük süreç bu soruların cevabı olacak. ne olursa olsun artık bu belirsizlik durumu ortadan kalkacak. en azından görece bi rahatlama olabilir, çünkü gerçekten yoruldum.
kimsenin hayatında belirsizlikler içinde geçen dönemler olmasın, illa olacaksa da kısa sürsün. elma, sevgiyi karşılıksız bırakmasın, insanlar birbirini yargılamasın. bir de ne dicem, arkadaşım merak etmiyoruz hangi kafede ne içtiğinizi, bırakın şu check-in şeysini.. anlıyorum bla at “oha oraya nası gitmiş ki” with ehehe’s.. eyvah, insanları yargıladım şimdi, olmadı. bi saniye, içerik başlıkla uyumlu olmadı mı yani?
birbirimize söyleyemediğimiz onca şey
ne de güzel ismi var değil mi marc levy’nin eserinin. adını duymak bile içinde sıcacık bir gülümsemeye yol açmıyor mu? açmıyorsa geri kalanını okumana gerek yok zaten bu yazının. ne çok şey vardır değil mi insanların birbirine söylemek isteyip de söyleyemediği… onların hikayesi bu. bazı bazı pişmanlıkların. çok uzatmaya gerek yok, bir baba ile kızının hikayesi, kızının hayatını yaşamının farklı yerlerinde nasıl değiştirdiğinin hikayesi. yani anthony ile juila’nın..
bazen olur ya, söylemek isteriz ama söyleyemeyiz, o zaman bakışlar anlatır çoğu şeyi, ya da eylemler. o “şeyler” ağzımızdan dökülmez, belki itiraf etmekte zorlanır insan. o zaman devreye vücut dili girer. bir bakış, ufak bir gülümseme; anlayana ne de çok şey anlatır aslında…
iki dostun hikayesi bu aynı zamanda.. birbirine karşılıksız bağlılığın, hep yanında olmanın, destek çıkmanın hikayesi. yani juila ile stanley’in…
dostluk neydi sahiden, kelimelere döküldüğü gibi “sormadan dinleyen, söylemeden anlayan mıydı” var mıydı gerçekten bunlardan hala yaşayan? cevabı bilinmeyen sorular bunlar.
aslında iki eski aşkın hikayesi bu. bir yanda gençlik ateşinin, yıllar sonrasında küllerinin hala taze kaldığı… umudu kesmemenin, ama beklemenin efsaneleştiği bir aşkın hikayesi.. yani julia ile tomas’ın hikayesi…
diğer yandan da bir hatanın, yanlışlığın, tezatlığın hikayesi. yani julia ile mark’ın…
18 saat geçirdiğim basel havalimanını çekilir kılan kitap “birbirimize söyleyemediğimiz onca şey”. eğer o olmasaydı nasıl geçerdi o saatler bilemiyorum, 250 sayfa kadarını basel’de okuyup, kah uyuyup, kah ara vermiştim. şüphesiz gece uzundu. son kalan 50 sayfasını da barcelona kesin dönüşü, uçak trabzon havalimanına tekerleklerini kondurmadan hemen önce bitirmiş, yüzümde bir gülümseme belirmişti.
kitap boyu bir takım şeyler düşünüp duruyorsunuz, acaba şöyle mi olur yoksa böyle mi diye bir takım hesaplamalar yapmamak kaçınılmaz. 290. sayfayı bitirdiğimde, ilk tepki kocaman bir “biliyordum evet” oldu, dahası bir sürü mutluluk hormonu salgıladı vücudum, çünkü mutluluk güzeldi. son kalan 3-4 sayfanın 290. sayfa paralelinde geçmemesi olanaksızdı. mutlu sonlar güzeldir ya, evet. en azından beklediğine değer.
romanlarını okuduğum için şanslıyım marc levy’nin. ve şimdi kapağında kız kulesinin olduğu son romanının türkçe’ye çevrilmesini beklemekten başka bir şey gelmiyor elden.
barcelona günleri
yazmasak ayıp olurdu, hem hali hazırda ağzımda yerlerini koruyan ve konuşma yetimi kısmen kaybetmeme neden olan iplikçikler varken yazmak her zaman iyi bir tercih olurdu. bilmiyorum ortaya ne çıkacak.
ben barcelona’ya vizesiz girilebileceğini iddia etmeye başlayabilirim. 20 kadar uluslararası havalimanı gümrüğünden geçen ben bu kadar rahat ve sorunsuz geçtiğim bi yer hatırlamıyorum, türkiye dahil! her ne kadar yeşil pasaportun nimetlerinden faydalansakta almanya’da 2-3 dakika kadar, “nere geldin, neden geldin, yeşil pasaportu nasıl aldın, yanında ne kadar para var, akrabaların dışarda bekliyor mu” sorularına maruz kalmış, akraba sorusuna “evet, umarım bekliyorlardır” dedikten sonra cümlemin sonuna bir smiley ekleyerek görevli kadını da güldürüp içeri adımımı atmıştım. basel’de ise “1 haftalığına barcelona’ya gidiyorum, uçağım akşam kalkacak” demem yetmişti. bilenler bilir, yeni pasaportlarımız makineden okutuluyor ve bilgiler bilgisayarda çıkıyor, eski usul bi fotoğrafa bir sana bakmıyorlar pek, her bir şey çıkıyor işte. ispanyol görevlilere hola demem ile gümrükten geçme sürem sanırım 15 saniye felan sürdü. bırakın pasaportu okutmayı, yüzüme baktığını bile söyleyemem. adamlar rahat tabi, aldı, damgaladı ve geri verdi. bu sadece benim için değil, beraber seyehat ettiğim yeşil pasaport sahibi olmayan insanlar için de geçerliydi. adam işini yaparken yanındaki arkadaşıyla sohbet etmeye devam etti. al işte barcelona’yı sevmek için bir neden daha.
hadi biraz ukalalık yapayım, sanırım barcelona’yı evim gibi hissetmeye başladım. 2011 yılında kdv dahil toplam 15 günümü barcelona’da geçirdim. her günü birbirinden güzel ve heyecan doluydu. yeni yerler görmek, yeni tatlar keşfetmek her zaman sıradışı olmuştur, öyleydi. orada geçirdiğim sürece mutlu olmak kaçınılmaz, şehrin tuhaf bir yönü var sanırım bana pozitif enerji enjekte ediyor. ne bileyim, sanırım barcelona’yı seviyorum. yaşamak istediğim şehirler arasında hiç düşünmeden ilk 3’e koyardım. nasıl koymayayım ki? futbolun, modanın, denizin, tarihin ve daha nicesinin buluştuğu bir şehirden söz ediyoruz, yazları bunaltmayan bir sıcağı var, hafif dalgalı olsa da temiz bir denizi ve harika plajları, ve üşütmeyen bir kışı var. hemen kafanızda canlandıralım, şubat ayında kısa kol giymek serbest! eh ben ilk gittiğimde bere, eldiven ve north face montumla baya bir komik gözüküyordum sanırım.
aslında bu tatil macerası öncesinde roma’dan başlayarak napoli, bologna, siena, floransa, pisa, venedik, milano, torino. ve sonrasında, lyon, nice, monaco, marsilya, ve monte carlo’yu da kapsayacaktı. ama uçak biletlerini satın alan ben ne yaptığımı geç farkettim ve bütçemin bu seyehati kaldıramayacağını anlayarak sadece 10 gün kadar barcelona’da karar kıldım. eh bu beni 200€ kadar zarara uğratsa da, paranın satın alamayacağı şeyler vardır, değil mi?
1 hafta boyunca plajda yatarım, kitabımı okur, keyfime bakarım diye planlamıştım bu sefer ki seyehatimi. eh pek öyle olmadı, çünkü şehir seni çağırıyor. öyle gün boyu yatıp duramazsın plajda izin vermez. o yüzden 3-4 günümü geçirdim plajda. aslında düşünüp karar vermem gerekiyordu sonrası için ama onu da yapamadım. hiçbi şey düşünmeden, planlamadan kafamın estiğince geçirdim zamanı. montjuic’de kitap okudum, gothic şehrin dar ve sessiz sokaklarında kayboldum kimi zaman. barcelona ayrıca dünyanın en iyi sokak sanatçılarına da ev sahipliği yapıyor zannediyorum, farklı sesler duymak her zaman heyecan verici olmuştur, yine öyleydi. bir gün plaja gidiyordum. bir ses takıldı kulağıma, tanıdık bir ses, keman sesi, melodisi nasıl da hoş geliyor kulağa, evet evet o olmalı. la vie en rose’u çalıyordu çocuk, dinleyen kimse de yoktu, üzüldüm insanların bu zevkten mahrum olmasına. yanından geçerken adımlarımı yavaşlattım, küçük ve ardından buruk bi gülümsemeyle devam ettim yürümeye. barcelona’nın en güzel anlarından biriydi belki de.
ufak tefek hediyelikler, farklı tadlar kaçınılmazdı. bademli, yer fıstıklı, ballı, karamelli barcelona çukulatası “bomba” olarak aldı yerini. abime de sana espadril aldım hadi iyisin dediğimde o ne diye bir tepki verdiydi, sonra baktım “espadril sen ne rahat bir şeysin öyle” diye sağa sola ilan vermiş. versin, abimizi severiz. kaldığım yerde çalışan bir kız vardı, hatırlayamıyorum şimdi adını, tüh hatırlasam keşke. sen daha önce burda kalmış mıydın diye sordu yanıma gelip. eh evet bu üçüncü kalışımdı, o da şaşırdı, buralarda bi yerde mi okuyorsun felan dedi, genelde buraya bir kez gelirlermiş. eh aylak’ın tekiyim, böyle geziyorum boş boş ve yalnız diyemedim. sadece gezmeyi seviyorum, barcelona harika bir yer dedim, gülümsedim.
1 haftada 3 güzel kitap okudum, maalouf’un uzaktan aşk’ı. kitap değil aslında, bir oyun, tam adı neydi hatırlayamıyorum, girip de bakmıcam böyle kalsın. insan hiç görmediği, tanımadığı bir insana aşık olabilir mi, bunun hakkında bir şeyler paylaşıyor bizimle, kısa bir kitap, daha barcelona’ya inmeden uçakta okudum. henüz barcelona’ya inmeden mutlu olmuştum. devam eden günlerin öyle olmaması kaçınılmazdı. devamında yusuf atılgan’ın aylak adamını ve marc levy’nin birbirimize söyleyemediğimiz onca şey’ini okudum. nihayat okudum çünkü uzun zamandır okunmayı bekliyorlardı, sırada nicesi var. kitap okumayı ve sonra kafamda canlandırmayı seviyorum. birçok şeyi unutturuyor.
dönüş biraz daha sıkıntılıydı, basel havalimanındaki uzun bekleyişim biraz yordu beni ama tatilin cilvesiydi bu. de gaulle’den sonra sabahladığım ikinci havalimanı oldu basel, git gide tecrübeleniyorum bu konuda. istanbul’a indiğimde ankara uçağını yakalamak için çok az vaktim vardı, koşuştururken talihsiz bi olay yaşadık, olmasa daha iyi olurdu dediğimizden, ama bakıyorum ki yazının başlığı barcelona günleriymiş, bu da demek oluyor ki, istanbul’a indiğimizde o günler geride kalmıştı…
rota: barcelona
aslinda barcelonaydi birkac gun once. oncesinde gorulen aslanli, firtinali, nikah salonlu ruyaya ragmen aslinda biraz sallantili da olsa inebildim istanbul ve ardindan barcelonaya.. ama nasil? bir daha pegasusa binmemeye karar vererek. daha sonra da spanaire… ilk defa biniyor olsam da. cunku oyle bir ucak yok, oyle bir piste inis yok, olamaz da..
barcelona bilindik. benim icin huzur dolu, kafa rahatlatici, mutluluk kaynagi.. degisen bir sey yok. her sey harika. ancak itiraf etmeliyim denizi bekledigimden kotu cikti. kotuden kastim deniz yeteri kadar sicak degil. tamam mayis ayinda geldigimde soguktu, normal dedim ama bu sefer yine biraz soguk olmasi mevsime gore sasirtti beni. ilk gun dizlerimi sokabildim.. sonra risk alip bel hizasini gectim ama tamamen girmek kacinilmazdi.
her yerinde ayri bir hikaye var barcelonanin ve her bir yerinin farkli cagrisimi var benim icin.. bir yerden gecerken kahkahalar atabiliyorum, kimi zamanda ufak bir duraksama, kucuk, tiz bir gulumseme ve yola devam.
denize aksam 4ten sonra gidiyorum cunku gunes harici saatlerde dayanilir gibi degil, tabi sezlong kirasina 17€ vermek istemediginiz surece, ki bu ben oluyorum. her gun 2-3 saat yeterli oluyor. oncesinde tozuyorum iste. kimisinde espanyanin arka sokaklari oluyor, kimisi guellin enfes manzarasi. plan yapmiyorum. oyle kafama estigince gidiyorum iste. yolu ayaklarim biliyor zaten, onlara emanet geziyorum. bugun nereye gitsem ki?
buldum, montjuice ciksam iyi olur, o manzara ihtiyacim var, hem belki kitabimi da bitiririm manzaraya kanarak. evet evet. gitmeden st josephten cilek mi alsam hindistan cevizi mi.. bilmem bu sabah cilekten yana tercihimi kullanabilirim. yanina bir de taze mevye suyu almak lazim. hmm ananas ve portakali mi denesem yoksa daha otantik bir sey mi denemeliyim, bilmem. gidince karar vericem.
mayis ayinda geldigimde artik barcelonaya tek basima gelmemin bir anlami olmadigi kanisina varmistim, yanilmisim. hayatimiz yanilgilarla gecmiyor mu zaten? sorun etmedim bunu. simdide iddiali bir laf edip bir dahaki gelisimde tek basima olmayacagim demeyecegim. cunku burada kendimi boyle hissetmeye devam edersem olabilirim pekala. ama bir dahaki gelisimde yalniz olmamayi dileyebilirim pekala, buna hakkim var, umarim.
kaçkarlarda 3 gün
2300 rakımlı yukarı kavrun yaylasında her şey normal gözüküyordu. önce öküz geçidine ordan da öküz yatağına yaklaşık 3 saatlik bir yürüyüş vardı önümüzde.önceki gece yukarı kavrun’un firdevs ablasının muhlamasının tadına paha biçilemezdi tabii ki, ve evet gökyüzü, dolunay, yıldızlar; elini atsan yakalayacakmışsın gibi. kavrun’da gün bizim için 06.00’da başlamıştı. hazırlık ve kahvaltı derken 08.00’de yürümeye başladık. hava çok güzel olduğu için yürüyüş sırttaki ağırlıklara rağmen keyifliydi. öküz geçidini geçerken ersan hocanın bizi çalıların arasına sokması harici yolculuk boyunca sıkıntılı bir durum yaşamadım. geçidi geçtikten sonraki düzlükler aklıma alice harikalar diyarını getirdi. o kadar rengarenk çiçeği başka bir yerde görmek olanaksızdı çünkü. dönüşte kendime bir alice harikalar diyarı yaratırım diye özene bezene topladığım çiçekler sonraki yorgunluk muharebesine çantaların arasında can verdi, üzüldüm.
dönüş günümüzde neden öküz yatağı dendiğini bir kez daha anladığımız 2900 rakımlı kamp alanına geldiğimizde saat 11i biraz geçiyordu. akan ırmağın kıyısına kurduğumuz çadırlardan kaçkarın zirvesi olağanüstü bir görüntüye sahipti. bu günü kah dinlenerek kah yemek yiyerek geçirip üçüncü gün zirve yapacaktık. klasik yemek faslında sonra buzlu suda ayak bekletme yarışmasını namımız yürüsün diye 61. saniyede kazanarak sercan ağabeyden sınırsız yemek kazandım, dört gözle bekliyorum tahsilatı. zaman zaman hava kapasa da genel olarak tatmin edici bir hava vardı. ancak gece yağmaya başlayan yağmur amatör bir dağcı diyebileceğim beni üzdü. çünkü normal olmayan bir durumda zirve yapmam tehlikeli olabilirdi.
sabah 04.00de kalkılıp, 04.45’te zirve yolcuğuna çıkılmak üzere anlaşıldı, ovit dağı tecrübesinden sonra klasik olarak çadırda uyuyayama sendromuna yakalanan ben, kaçkarın yanı başındaki çimlerin en rahat yataktan daha yumuşak olduğunu iddia ediyorum. yağmur harici fena olmayan bir geceydi. sabah kalktığımda korktuğum olmuş, zirve bırak gözükmek 3 metre uzağın gözükmüyordu sisten. hava kapalı ve hafif yağmurluydu. bu durumda en basiti babam çıkmaya çalışmayacaktı, o gitmeyince abim de kalıyordu. gece hafif soğuk yemiş olan ben her ne kadar gitmek istesem de, bademciğimdeki sızı, iki sonra gideceğim barcelona, hava koşulları ve abimin gelmeyişini hesaba katarak gitmemeye karar verdim. saatler sonra en azından doğru kararı verdiğimi anladım. aslında hava koşullarına ve bizimkilerin gelmeyişine rağmen gidebilirdim ama kendimi sabah gerçekten halsiz hissettiğim için gidiş dönüş yaklaşık 10 saatlik bir yürüyüşü göze alamadım. hem iyice hasta olup ekibi yavaşlatabilirdim hem de barcelona gezim hastalığın uzamasıyla beraber zora girebilirdi. hem iyi dağcı gerektiği zaman zirveye çıkmamanın daha iyi olduğu kararını alan değil midir zaten? bu sefer olmadı, dağ orada, bir yere kaçtığı yok.. bu işin eylülü var daha..
bir grup zirve yaparken biz uyuduk, saat 9 gibi yukarı kamptan yukarı kavrun’a inecektik. klasik kötü bir kahvaltıdan sonra çadırları toparlamaya başladık. ama o saatlerde kamp alanındaki “öküz sayısı” artmaya başladı. sanırım 7-8 tane, bir tanesi sinirli diğerleri kendi halinde gibiydi. bir tane çadıra saldırma girişimi tarafımızca engellenerek çadırlara zarar vermemeleri için etraflarına taş dizdik. ama bizim planların tutmadığını zirve yapan ekip gelince anladık.
yağmura yakalanmadan, yine o doğa harikası manzara eşliğinde yukarı kavrun’a indik. hava saat 10’dan sonra bir önceki gün gibi açtı, yalnızca 1-2 saatliğine. biz yukarı kavrun’a inerken, zirve yapan ekip geri dönüş yolunda “geçit”e kadar gelmişlerdi, ve anlatılanlara göre o an başladı her şey. yağmur, etrafa düşen yıldırımlar, şimşekler. üstüne kamp alanına inildiğinde öküzlerin saldırgan tutumu. bunlar kısaca dağlarda görmek istemediğimiz hareketler, kınıyoruz. yağmurdan sırılsıklam olmuş bir şekilde yukarı kavrun’a vardıklarında en azından kötü bir şeyle karşılaşmadıklarına sevindik. çünkü fırtınalı havalarda yıldırım riski oldukça büyük(müş.) bir iki taş düşmesi ve yere kapaklanmaları da günün tebessümü oldu.
akşam üzeri yukarı kavrun’dan ayrılarak, ayder’e indik. kısa bir molayla sercan ağabey’in ısmarladığı enfes alabakları mideye indirerek günün yorgunluğunu çıkardık.. akşam eve geldiğimizde ise hava çoktan kararmıştı.
rota: kaçkarlar
alternatif bir tatil ihtiyacı duyuyor ve tatili sadece kumsalda yatıp güneşlenmek olarak görmüyorsanız kaçkarlar olabilecek en iyi alternatiflerden birisi. doğu karadenizin zirvesini oluşturan bu bölge yalnızca dağlarıyla değil bir çok anlamda sizleri “şehrin hayhayından” uzaklaştıracak ve dingin bir şekilde geri dönmenizi sağlayacaktır.
kaçkarlar giderken sadece “kaçkarlara” gitmekle kalmıyor, yol üzerinde “fırtına vadisinin” enfes doğasını izleme şansı buluyorsunuz. bunun yanında “çamlıhemşine” çıkarken yolda durup “laz böreği”nin tadına bakmanın ayrıcalığına sahip olmakla kalmıyor, buz gibi fırtına deresine kemerli köprüden ip sarkıtıp atlayan çocukların neşesine tanık oluyorsunuz.
bi süre sonra irtifa artıyor ve doğu karadenizin incilerinden “ayder yaylasına” ulaşıyorsunuz. burada her şeyden uzakta, hiçbir şeyi düşünmeden iyi zaman geçirmemek mümkün değil. o nefis temiz havası ve harika doğasıyla artık şehirin kirli dumanlarından, iki yüzlülüklerinden, dedikodularından çok uzaktasınız. orada duyduklarını kuşların cıvıltılarından ve akan şelalelerin gürültüsünden başka bir şey değil.
biraz daha yukarı çıkınca önce “aşağı” daha sonra “yukarı” kavron yaylalarına ulaşıyorsunuz, bunu yaparken kaçkarlar heybetiyle orada duruyor. arabanın gelebileceği son yer olan “yukarı” kavrondan sonra artık zirveye yaklaşık 8-10 saat sürecek yaya yolculuğu başlıyor. işte “o an” kendi hikayenizi yazmaya başlıyorsunuz. bir yanda doğa, diğer yanda siz. olabilecek en güzel yerlerden birindesiniz. “öküz yatağı” ve “buzul gölleri” gezinin yazmakla olmaz, gidip görmekle olur dediğimiz yerleri. orada olmalı ve yaşamalısınız. en iyi cümlenin bile tasvir edemeyeceği şeyler vardır. hemen konuyu değiştireyim, mesela sevgi. kimi zaman yüzdeki gülümseme, bazen midedeki kramplar, kiminde göz yaşı, bazısında birkaç satır… herkes için farklı ama yine herkes için benzer, en önemlisi yaşamaya değer.
biz de tüm bu hisleri “tekrar” yaşamak için yollara düşüyoruz.. her şey yolunda giderse pazar günü enerjimizi depolayarak ve birçok şeyden arınarak geri döneceğiz, daha sonra tekrar gitmek üzere. hafta sonu kendiniz için bir şey yapın, cumartesi erken kalkın, güzel bir kahvaltı yapın sevdiklerinizle, onları ve bisikletlerinizi alarak şehirden uzaklaşın. sonra mı? dinleyin sadece, dinlenin ve de.
kınıyorum
yazdıklarıma başlık bulamıyorum, olayın vehametini geçen farkettim. yazının başlığını “yalnızlık” koyduğumda daha önce 2 kere daha aynı şeyi yaptığımı gördüm. ama başlık atmak kolay iş mi ki? sayfalarca yazı yazalım ama bi başlıkta hepsini özet geçelim, yok öyle. çok bencilce olur. yalnız bi şey diyeyim mi durum düşündüğümden de daha kötü, çünkü “başlıksız” başlığında da bir çok yazım olduğu konusunda uyarıyor beni sitem. neyse burada benim sözüm geçer, uyarılara kulak asmayı düşünmüyorum.
bugünü, bu geceyi kınama gecesi olarak ilan ediyorum.
michael g. fox’un hastalığına çare bulamayan doktorları kınıyorum.
ironhide’ı öldüren yaşlı sentinel’i kınıyorum.
ne yapmamı söyleyen insanları kınıyorum!
tom’u üzen summer’ı kınıyorum!
ne yapmamamı söyleyen insanları kınıyorum!
şikecileri kınıyorum!
bana karşı adil davranmayan hayatı kınıyorum!
yüzüklerin efendisini okumayanları/izlemeyenleri/sevmeyenleri kınıyorum!
beatles dinlemeyenleri kınıyorum!
yaraladıkları için şarkıları kınıyorum!
düşündüm de kınıyorum bu yazı için uygun bi başlık olabilir belki. olmaz mı?
“kınıyorum”un iyi bir başlık olmadığını düşünenleri kınıyorum!
günahların takımı fenerbahçe
günahların takımı fenerbahçe diye bir pankart açılmıştı eskişehir-fenerbahçe maçının sonrasında trabzonspor’un kale arkası tribününde. sonrasında kıyamet kopmuş, trabzonspor para cezasıyla karşı karşıya kalmıştı.
bugün, fenerbahçeli ve eskişehirsporlu birçok kişi göz altında tutuluyor, kimisi mahkemeye sevkedildi bile. hayat garip, şenol hocamız adalet zamanı geldiğinde lazım olur demişti.
ortadaki iddialar yenilir yutulur cinsten değil, gerçi birkaç saat öncesine göre artık iddia olmaktan çıktı, gözaltındakiler 19 maçta şike ve teşvik iddiasıyla yargılanacak. olası senaryoların başında, trabzonspor’un hakettiği şampiyonluğu alması ve fenerbahçe’nin küme düşürülmesi var. deliller bunca ortadayken fenerbahçeliler kendilerine garip bir savunma mekanizması oluşturmuş durumda. kimisi sadece biz mi yaptık diyor, teknik direktörleri alex’in 28 golünü sorguluyor; zamanında trabzonspor’un penaltılarının irdelenmesini ister gibi, federasyona sesleniyor biz 104 yıllık camiayız bakın diye, bir de cüneyt abisine sesleniyor, federasyonu uyarıyor. emeklerimiz ne olacak diye hayıflanıyor. millet olarak en büyük sorunumuz bu sanırım, empati yapmaktan yoksunuz. karşı taraf peki? trabzonsporlu futbolcular, yöneticiler, en önemlisi yıllardır her şeyin farkında olup, adaletsizliklere artık dayanamayan taraftarlar? canına kıyanlar?
yıl 1996, küçük bir çocuğum daha. bir hafta öncesinde vanspor’a hem de avni aker’de 1-0 yenilmişiz, ktü sahil tesislerinde izliyoruz maçı. herhalde 10 gol bulabileceği bir maçtı trabzonspor’un, ama olmuyor işte. o günden aklımda kalan bir sahne var, kaleci metin mert’in yediği gol. gol tekrarı tüm hocalar “ama bacak” “bacak ya” şeklinde üzüntülerini dile getiriyorlar, netleştirecek olursam bizim o zamanlar magos olarak nitelediğimiz bacak arası gol bir gol yiyor mert.
ama henüz her şey bitmiş değil, fenerbahçe avni aker’e gelecek, ve beraberlik dahi bizim şampiyon olmamıza yetecek. küçüğüz demiştim ya statta değilim o yüzden. mahallenin çocuklarıyla dışardayız, bizim ilkokulun bahçesindeyiz işte.. bizim cora vardır, evleri okulun hemen karşısındaydı, hala orda oturuyorlar sanırım, bilmiyorum. dakikalar 30u gösterdiğinde balkona çıkıp haykırmıştı bize doğru. “apo attı”. apo dediğimiz bizim altın sol ayaklı sarışın abdullah ercan. 1-0 öne geçiyoruz. sevincimizi tarif edecek kelimeler sınırlı. ilk yarıyı 1-0 önde tamamlayıp evlerimize dağılıyoruz.
akşam evde hüzün var, babam mutsuz. ben olan bitenin çok farkında değilim gibi, ama deli gibi üzgünüm ben de. babam seneye biz şampiyon oluruz diyor. ben hatırlamıyorum, muhtemelen oynamaya devam ediyorum. küçük kalbim için o kadar heyecan, stres fazladır herhalde. ama benim gibi dayanamayanlar da var, henüz hayatının baharında bir “çocuk” ben artık yaşayamam diyip “kendisini asıyor” bir küçük fidan artık yaşamıyor o maçtan sonra…
yıllar sonra, ben büyüdükten sonra; televizyonlarda, şişko, beyaz saçlı.. puro içtiği bilinen bi adam çıkıyor. diyor ki 1996 şampiyonluğu tereyağından kıl çeker gibi trabzon’un elinden aldım. gururla anlatıyor o günleri yıllar sonra. yıllar geçmiş ya, hiçkimse de yahu sen nasıl böyle bir şey yaparsın bilader demiyor.
kendimi düşünüyorum, aklıma o yıllar geliyor.. heveslerim, heyecanlarım, sonrasında yaşadığım düş kırıklığı. meğer hepsi sadece futbol oynamayan bir kişi yüzünden gerçekleşmiş. sen benim yaşadığım hayal kırıklığına bakar mısın? sokaklarda vura vura öğrendiğim futbolun aslında ne kadar kirli olduğunu o gün öğreniyorum ben.
bu tarihten de yıllar sonra dili peltek bir adam çıkıyor takımını şampiyon yapan teknik direktörüne diyor ki “sen mi takımı şampiyon yaptın?” daha sonraları iyice güçlendiğinden olsa gerek “şampiyonluk sahada kazanılmıyor” diyecek kadar ileri gidiyor ve diyor ki “masa başında şampiyon olunur.” artık bizim bildiğimiz futboldan eser yok, her şey kirli, herkes pislik içinde. o senede zirveye oynuyoruz, tesadüfe bakın ki yine aynı takımla, bu sefer onların sahasında yine son haftalarda maçımız. bu sefer galip gelmemiz gerek. iyide başlıyoruz maça, ama sahada 2 takımın da formasını giymeyen buna rağmen sağa sola koşturan bir adam var. garipsiyoruz, çünkü verdiği kararlar sadece bir takımın lehinde. garip bir yönetim bu, mide bulandıranlardan. hatırladıkça bile tiksiniyorum. bir yanda sevinen taraftarlar var. diğer yanda başları öne eğik hakkının yenildiğini bile fakat elinden bir şey gelmeyen bir taraftar. öyle kötü bir his ki, kilometrelerce uzaktan gelmişsin, göz göre göre ortada doğru olmayan bir şeyin olduğunu anlıyorsun, biliyorsun ama yapacak hiçbir şeyin yok. o kadar kötü ki.
yıllar yine durmuyor, geçiyor tabii ki. tesadüfe bakın ki bu iki takım tekrar zirveye oynuyorlar. bu sefer biz öndeyiz. açık ara hem de. ancak devre arasında garip açıklamalar duyuyor türkiye. “o takımın penaltıları irdelenmeli” , “ikinci yarı tüm maçlarımızı kazanacağız, kimsenin şüphesi olmasın” ve daha fazlası. derken sezon sonu yine kıyamet kopuyor, iddialar her zaman olduğundan daha da çirkin. ama federasyon pek hevesli değil bu konuda. ancak bu sefer farklı bir şey oluyor, yeni yasayla beraber belki. bu yapılanlara artık göz yumulmuyor. soruşturmalar, gözaltıları derken, o hakkı yenilmiş insanlar için farklı bir alternatif çıkıyor ortaya. garip bir his bu, sabırsızlıkla ve merakla bekliyoruz sonuçlanmasını. tek istediğimiz hakettiğimiz, fazlası değil.
ne diyorduk?
“adalet zengin bir hazinedir, günü gelince lazım olur.”
yalnızlık
artık eminim, özgür irade diye bir sey yok, inanıyorsanız bırakın. her sey onceden yazılmış biz sadece günleri dolduruyoruz o kadar, ne acı ama biliyor musun? sana sormadan ne yapacağın belli, her sey hazırlanmış, sadece senin bundan haberin yok, o kadar.
evet artık ağlamam gerekiyordu, konuşamıyorsan ağlayacaksın arkadas başka çaren yok çünkü. yanlış anlaşılmasın, ağlamak care değil ama icini boşaltıyor, hadi kısmen ilaç oluyor diyelim. ama biraz rahatlama getiriyor itiraf edelim. böyle hayatın icine sıcayim arkadas diye isyan etmek istesen de yine kendini frenlemelisin.
o değilde, karanlık odanda, yatağının en ucuna kıvrılip hıçkırıklara boguluyorsan ve elin telefona bile gıtmıyorsa yalnizsin iste arkadas. aramak istediğin numara yoksa veya henüz öyle biriyle tanisamamis bile olursun.. cogu zaman insan “sormadan dinleyecek, söylemeden anlayacak biri”ni arar ya.. arasın tabi kim aramaz, ya bulamazsa ne olacak..
yok dayanamicam lan böyle hayatın icine sıcayim arkadas yaaa.
mezuniyet ve sonrası
“sonrası” daha önemli belki ama önce mezuniyet.
– evet işte çıkış formum, kimlik kartım da burada.
– lütfen bekleyin.
– şuraya “aslını elden teslim aldım” yazıp imzalar mısınız?
– işte mezuniyet belgeniz, bunu kesinlikle kaybetmeyin, diplomanızı alırken bunu teslim edeceksiniz.
– öyle mi, bu kadar mı?
– evet.
bitti evet, aradan geçen beş sene sanki beş gün gibi taze, neredeyse her şeyi aklımın bir köşesinde. bir yanda beş para etmez insanları tanımak zorunda olsam da, dünya tatlısı bir sürü insan var artık hayatımda, kötüyü değil, kazandığım iyi dostlukları düşünerek mutlu olmam da sakınca yok, bak mesela artık pozitif bakıyorum hayata. ne günler yaşadık bu bozkır diyarında, nice mutluluklar, gözyaşları, hayal kırıklıkları, başarılar, başarısızlıklar.. artık hepsi sayfaları yazmaktan yıpranmış, eskimiş defterde kaldı. şimdi yeni bir sayfa açma zamanıdır.
mezuniyetten önce odtü’den gelen haberle biraz burkuldum itiraf edeyim, nasıl olmayım? sadece rakamla 1, yazıyla bir puanla master yapma şansını kaybettim. üstelik önce mülakata bekliyoruz diye mail atmalarına rağmen, insanlar daha dikkatli olmalılar bu konuda, tam sevinçmişken bir saat sonra gelen maille kusura bakmayın hata yapmışız demek ne kadar adil? neyse dediğim gibi odtü de artık eski defterimde kaldı, hayatımın bir diğer dönemine umutla ve mutlulukla bakmak istiyorum artık.
mezuniyet güzel ve eğlenceliydi, balonun olduğu kadar. o heyecan içinde “azıcık” burukluk olsa da içimde, dostlarımla olmanın değerine paha biçilemezdi. bir de burak hoca ortadoğuyu C vermeyeydi iyiydi ama ne yapalım. genel bi soğukluğum var, engelleyemediğim bi şey bu, elimde değil. sevgimi insanlara yansıtamayabiliyorum ama bütün arkadaşlarımı çok seviyorum, hepsinin yeri çok ayrı. onları tanıdığım için şanslı hissediyorum kendimi.
sonrası mı?
tuhaf ve tanımlayamadığım biçimde garip. sabah uyandığımda gülüyordum. ve en son ne zaman sabah kalktığımda güldüğümü hatırlamıyorum. aynı şey gün içinde de oluyor, engelleyemediğim şekilde gülme krizlerine giriyorum, tarif etmekte zorladığım ve uzun zamandır etrafımda olmayan bir his bu. merak ediyorum ne olacağını.
