18 Nov
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 23:45
Yazar     |    Comments Off on kasım, on sekiz

kasım, on sekiz

çok yazasım var.. o kadar fazla ki yazamıyorum bile. kasım ayı tuhaf, içinde benim doğum günümü barındırmasının yanında “sweet november”ın da yadsınamaz etkisiyle insanların anlam yüklemeye çalıştıkları bir ay, boşverin yapmayın bunu.

yıl aralıkta bitiyor belki ama aslında kasım ayı son ay. yaprakların sararıp dallarından koptuğu, soğukların başladığı, yılın bittiği benimse doğduğum ay güzel kasım. kasım’da yürümeyi seviyorum, soğuk oluyor, yapraklar etrafta, üşüyenler çıkmıyor, sadece tadını bilenler geziyor kasım’da. bu gizli sırrı bilenler keşfedebiliyor kasım’ın sokaklarını, kasım’ın gözükmeyen yüzünü. kopmak üzere olan turuncuya çalan ağacın yaprağını onlar görüyor, acelesi olmayanlar, etrafı dinleyenler biliyor.

Devamını Oku >>

16 Nov
2011
Kategori: gündelik    |    Saat: 19:14
Yazar     |    Comments Off on meşguliyet

meşguliyet

meşguliyeti hiçbir şey yapmamanın vermiş olduğu tembellik olarak revize ediyorum. zira bir insanın meşgul olması diye bir şey olamaz. ancak yapması gereken şeyleri yapmadığı için sıkışık olur, bu da meşguliyete yol açar. zamanı varken hiçbir şey yapmaz, gerekirse bulaşıkları yıkar, evi süpürür, kitaplığını düzeltir, ama ders çalışmaz, nerde bu notlar sormaz, bu sunumlar ne olacak diye düşünmez.

süre daraldıkça mesela 2-3 hafta kaldıkça yarın yaparım diye ertelemeye başlar bu sefer. ne de olsa yarınım ve sonraki günüm boş, hem daha hafta sonu var, ne gerek var şimdiden yapmaya. kendi içinde erteleyip tembelliği devam ettirerek meşgul olur kendince. bu arada hiç beklemediği bir gelişme ortaya çıkarsa işler iyice sara sarpar. olacak iş miydi?

şimdi burası benim özel alanım olduğu için biraz yakınmak, bağırmak ve rahatlamak istiyorum.

Devamını Oku >>

11 Nov
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 13:37
Yazar     |    Comments Off on kelimelerin anlatamadığı

kelimelerin anlatamadığı

bazen kelimeler yetmez anlatmaya, o zamanlarda duyguları ifade etmek zorlaşır. evet, tuhaf değil mi? hayır yapamıyorum.  o zaman şüphesiz ki susmak lazım gelir, ben de öyle yapıyorum.

unutmadan,

cemal süreyya şöyle buyurmuş;

bazen diyorum ki, “ne olacak söyle gitsin” sonra diyorum “söyleyince ne olacak, sus bitsin”

28 Oct
2011
Kategori: gündelik    |    Saat: 22:30
Yazar     |    Comments Off on tüketim toplumu

tüketim toplumu

hayır, eğer sınavda olsam ya da ödev hazırlıyor olsam yazardım tüketim toplumunun kapitalist sistemin devamlılığı için gerekli olduğunu. tüketim olmadan, sistemin işleyemeyeceğini. haliyle bunlardan bahsedecek değilim ama beni oldukça rahatsız eden bir durum var. evet, toplumun artık “tüketimi” farklı bir boyuta taşımış olması beni rahatsız eden. basitleştiriyoruz, sıradanlaştırıyoruz, tüketiyoruz ve kenara atıyoruz.

bu süreç o kadar hızlı oluyor ki takip etmesi bile zor, bir şeyi ya da bir kimseyi popülerleştirip tekrar silmek o kadar basit ki artık. feysbık bir şirket, ürünleri ne peki? pek tabi insanlar. o ağ içine o kadar girilmiş durumda ki artık doğallıktan eser yok. herkes bir şeyleri tüketme, basitleştirme ve yeni hedefler bulma derdinde. bir film, bir kitap, bir şarkı, bir şarkıcı neyse artık, kısacası tüketilmek üzere sunulan “ürün” bunun adı. ben anlayamıyorum bu süreci, yalnız mıyım bilmiyorum ama çok rahatsız edici. insanların ne düşündüğünü tahmin edemiyorum. yalnız bu tüketim süreci aslında, “”ürünse” bu sunulanlar”, onları basitleştirmeye, sıradanlaştırmaya ve hakettikleri değeri alamamalarına sebep oluyor bence.

Devamını Oku >>

21 Oct
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 01:06
Yazar     |    Comments Off on büyümek üzerine

büyümek üzerine

küçük bir çocuk, ilkokula gidiyor, ya da ilköğretim. lise bile olabilir. elinde çok sevdiği futbol topu, herhangi bir gün, ayağında yüzlerce gol attığı halısaha ayakkabısı. yaz ayı belki, sabahın ilk ışıkları. sonbahar da olabilir, akşam saatleri. kış, hava soğuk, aynı çocuk yine elinde futbol topu, üzerinde forması. yanında arkadaşları futbol oynuyorlar. tellerle çevrili bir saha burası, hepsi o sahanın her bir köşesini biliyor. yağmur yağınca nasıl olacağını, sıcakta nasıl yaktığını. o direklerin lacivert beyaz çizgili olduğu günleri de, beyaza boyandığını da ve yeşile boyandığını da biliyor. 1996 yılında o direklere artan euro 1996 çıkartmalarını yapıştırmış, 1996 avrupa şampiyonasını “kendi sahalarına” taşımıştı. o tarihlerde shearer oluyordu, bazen de sammer. o turuncu/sarı kafalı alman futbolcusu favorisiydi, ilk izlediği şampiyona sonrası 6 numaraya olan sevgiside sammer’in eseriydi. euro 1996 çıkartma albümünü bir çek futbolcu hariç tamamlamıştı, ama daha sonra o ve diğer albümlerin ne olduğunu hatırlamıyor, annesi atmıştır belki, olağanca gereksiz şey varken hep günün birinde geri dönüp arayacağımız şeyler atılır nedense. sonraları shevchenko oldu, bazen de nistelrooy…

o çocuk ve arkadaşları günün çoğu zamanını o sahada geçirirlerdi, kauçuk olduğunu da yapay çim yapıldığını da bilirler. bir hayat hikayesi vardır o sahada, turnuvalara, maçlara sahne olmuştur. o küçük çocuklar oynarken arkadaşları üzülmesin diye kötü oynayanları da alırlardı aralarına. ve mutlaka içlerinden biri tellerin dışına atardı topu maçın en heyecanlı yerinde. belki son dakikalarda atılmıştır top tellerden dışarı, 3 dakika sonra sahaya girmek için bekleyen “büyük”ler ısınıyordur yandaki taşlıkta. ya da alakasız bir yaz sıcağında gider top. hiç kimse almak istemez o giden topu. yazılı olmayan bir kanun vardır belki “atan alır oğlum” diye ama asıl yazılı olmayan “en mal oynayan topu alır”dır. her zaman öyle olur, bir golcü gidip asla top almaz saha dışından. o güzel bir hikayedir. şans yanındadır bazen bu çocukların, etraftan biri geçiyordur, “abi” “abla” “amca” olur çoğu zaman bir iki dakikalığına bunlar. bazılarının yakınına gider hemen atarlar, uzakta olup giden az çıkar, ama uzaktaki topu gidip çocuklara atan her zaman tezahüratla uğurlanır. teşekkürler sesi yankılanır, tuttuğun altın olsun abi sözüyle beraber. o küçük çocukları mutlu eden de bir daha hayatı boyunca mutsuz olmaz zaten. bazen ablalar topu atamaz tellerin üzerinden, çocuklar güler, ama vazgeçmez tekrar denerler, denemeleri yeterdir çocukları mutlu etmeleri için zaten. bu anlarda yandan geçen bir “abi” yardım eder “abla”ya, kimbilir belki sonra birbirlerine aşık olur bu “abla” ile “abi” çocukları mutlu etmekten daha değerli ne olabilir ki aşktan başka?

bu çocuk, o çocuklar hepsi tel örgülerin sahada kalan kısmındadır, “abi topumuz kaçtı, atar mısın?” cümlesinin kahramanıdır her biri, bazen “amca” olur bazen “abla”. “teyze” olduğu nadirdir. bir gurur, bir başucu cümlesidir çocuklar için. top geri geldiğinde, gururlu ve mutludur çocuklar, özellikle en yüksek sesle bağırıp “abi”nin dikkatini çeken çocuk daha da… çocuklar o tellerle çevrili saha içinde mutludurlar, sanki bağımsız bir ülkeymişçesine, orada kuralları kendileri koyar, kararları kendileri verirler. kimi zaman “abiler” “ablalar” izler, mutlu olurlar. ama değişmeyen tek şey sahanın içinde olmalarıdır…

başka bir şehir, çocuğun büyüdüğü yeşilliklerin olmadığı, kışları soğuk, yazları çok sıcak geçen. yirmi beş yaşına 27 gün kalmış bir “çocuk”! yürüyor sokakta, elinde yüksek lisans için okuması gereken oldukça fazla sayıda makale ile eve yetişme telaşında, yürüdüğü sokakta bir lise var, bahçesinin etrafı çevrili.

“abi bakar mısın” diyen birkaç ses duyuyor, önemsemeden yürüyor, bir kez daha daha fazla kişi “abi bakar mısın” diyorlar, etrafına bakıyor, sadece kendisi var. ama hayır o’na söylüyor olamazlar, kafasını kaldırıyor, ona söylüyorlar. “abi topumuz kaçtı, atabilir misin, lütfennn” erkekli kızlı 5-6 kişi bahçesi çevrili sahadan sesleniyorlar. duruyor, içeri gidip “saha” dışına çıkan topu alıyor ve çocukların istediğini yapıyor, eğlencelerini onlara geri veriyor. gülümsüyor, arkasını dönüp giderken “abi teşekkürler, tuttuğun altın olsun, allah ne muradın varsa versin” sözlerini işitiyor.

bir çocuk, eskiden saha içindeydi, artık değil. yıllarca yaşadığı sahnede artık rolü değişti. topu “isteyen” değil, topu “atan” oldu o.

15 Oct
2011
Kategori: film    |    Saat: 23:22
Yazar     |    Comments Off on midnight in paris

midnight in paris

bazı filmler vardır, izlemezsin. bazılarını izlersin. bazılarını iki kez izlersin. bazısını izlersin, arkadaşlarınla tartışırsın. bazılarını da izlemen yetmez, arkadaşlarına anlatırsın, o da yetmez, bir iki kelam bir şey söylemek gerekir. dönüp baktığın zaman hatırlayabilmek için belki, belki de diğerlerinden farklı olduğu için. “midnight in paris” de saydığım özelliklerden birisini taşıyor. sadece izlemek yetmez, ortaya bir şeyler koymak gerekir. bu arada bu yazı şüphesiz ki spoiler içerir.

bir cümle kurmak istiyorum bu filmi kabaca anlatması için. “izlerken mutlu olduğunuz film”? şüphesiz ki doğru. ya da şey diyelim “bir kez daha izlemek isteyeceğiz bir film” bu da olur evet. neyse daha fazla denemeyelim, bu filmin bana hissettirdiklerini izah edecek kelimeleri seçmek oldukça zor. böyle anlamsız gülümsemelere yol açıyor bu film, inanın.

hali hazırda paris’te çekilen bir  filmin kötü olma olasılığı çok az iken, senarist ve yönetmeninin woody allen olduğunu söylesem bu ihtimali ortadan kaldırmış olmaz mıyım? büyük üstadın bu son eseri, tek anlamıyla kusursuz, hiçbir sahnesi rahatsız etmiyor, aksine büyüleyici bir şekilde hayranlıkla allen’ın hayal gücünün ne kadar farklı olduğunun sırlarını veriyor. sonlara yaklaşırken film, hiç bitmesin istiyorsunuz. evet hiç bitmesin.

film temel olarak amerikalı yazar gil’in üzerine kurulu. evlenmek üzere olduğu, ruh ikizi olmayan nişanlısıyla paris’te geçirdiği zamanı izliyoruz, ve tabii ki kadının şaşalı ve itici ailesinin. diğer yandan gil benim gibi yağmurda yürümeyi seven birisi, kim sevmez ki yağmurda yürümeyi? sıkıldığı bir akşam yürüyüşü sonrası gil kendisini paris’in hiçte beklemediği bir yerinde buluyor. sonraki akşamlarda hep hayranlık duyduğu paris’i keşfetmeye devam ediyor. eh sıfır tüyo vererek bundan iyi anlatamazdım.

midnight in paris’i büyüleyici bulsam da birazcık da hayıflandım, üzüldüm, azcık da utandım aslında. gil’in hayatına giren sanatçıların hepsinin tanıyamamak üzdü beni. hemingway’ı, fitzgerald’ı ucundan kıyısından okumuş olsam da, hikayeye giren bütün sanatçıların, hayatlarını, eserlerini, fikirlerini bilmenin insana süper bir haz ve mutluluk vereceği kanısındaydım. aynı gil’in yaşadığı gibi, o şaşkınlık, saygı, ardından gelen hayranlık… tek kelimeyle “harika” olurdu. diğer türlü biraz daha yüzeysel kalıyor sanki, gil’in bize verdikleriyle yetinmek zorunda kalıyoruz ve bu hiç yeterli değil! bu yüzden daha fazla okumalı, daha fazla gezmeli, daha fazla dinlemeliyiz, yaşasın sanat! yaşasın paris!

paris gerçekten dünyanın en güzel şehirlerinden biri, inanın, paris’i ilk gördüğünüz zaman aklınıza gelecek ilk şeylerden biri, “iyi ki fransızlar bu şehri hitler’e teslim etmiş, böyle bir şehrin yok olması, insanlığın büyük bir kaybı olurdu” gerçi bunun için biraz tarih bilgisi de gerekiyor haliyle, ama gerçekten öyle. paris’in sembolleri filmde bolca kullanılmış, şimdi dillendirip tadını kaçırmaya gerek yok. finali benim için de güzel anı içeriyor.. final sahnesi, fransız kadının bana yüzüğü hediye ettiği köprüyle aynı sanırım, aslında tam emin değilim, çoğu köprü birbirinin aynısı zaten ama yakınlarda bi yer olmalı. ya da olmasa bile, ben öyle düşüneyim, kim problem yapar ki bunu?

sabaha kadar yazabilirim galiba bu film hakkında ama şimdilik bitiriyorum. sonuç olarak nostaljiyi sevenlerin yerlerine çakılı izleyecekleri bir film çıkmış ortaya. kaçırılmasının insana çok şey kaybettireceği kanısındayım. bırakın kaçırmayı, en az 2-3 kez izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. ilk izleyişinizde ağzınız açık kalacağı için, ikincisini daha sindirirek izleyip daha fazla tat alabilmeniz mümkün. o yüzden acele etmeden, tüketmeden, keyfini sürerek, kıymetini bilerek izleyin bu filmi. yanınızda sevdiğiniz birisi olursa da, o filmi ışıltılı gözlerle izlerken yanağına “seni çok seviyorum” öpücüğü kondurabilirsiniz pekala.

14 Oct
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 00:56
Yazar     |    Comments Off on o’na, diğerleri’ne ve sevmeye dair

o’na, diğerleri’ne ve sevmeye dair

sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; “o” diye bir şey yok, sonuna kadar okumanıza gerek yok yani, yorulmayın. yıllarca kendinize bir “o” çizmiş olabilirsiniz ama hepsi birer hikayeydi, geçti. bu arada bunun bir deneme olduğunu da belirtmek gerekir, deneme’nin ise ne olduğunu google’a “deneme” yazarak öğrenebilirsiniz, bunun için anne seviyesinde temel bilgisayar eğitiminizin olması yeterlidir. dahası, olaylar kurmacadan ibarettir. emin olamadığım tek şey şu an “closer”in çalıyor oluşu, aslında emin olamadığım onun çalıyor oluşu değil, çalıyor oluşunun yarattığı “şey” ile ortaya çıkanın ne olacağına emin olamamak. ne biçim cümleler böyle. bir şey daha farkettim, “closer” kadar tehlikeli şarkılar listenin daha alt sıralarındaymış, nereye gider bilemiyorum. sizden tek bir ricam var, artık içinde “şey” geçen kelimeleri birleşik yazmayın yahu. bakın bir daha uyarıyorum, içinde “şey” olan “her şey” ayrı yazılır.

hayaliniz nedir diye sorsalar, her iki buçuk kişiden ikisi “ortak payda” vurgusu yaparak, “anlaşabilinen” ortak zevkleri paylaşabildiğin “birisi” yorumunu getirir. öyle bir hal aldı ki, herkesin eline yazıp vermişler diye düşünebilirim. inanmakla da alakalı sanırım. mesela sizin favori şarkınızı mırıldayan birisine rastlarsınız ve hemen aklınıza “kader” denilen şey gelir, ya da sizin favori kitabınızı okuyan bir kız vardır ilerki bankta oturan. bu sırada kalbiniz beyninizin yapması gereken şeyleri yaparak, birbiriniz için yaratıldığınız fikrini size aşılar, aşıdan sonra ise kaçacak yer yoktur, kader ağlarını örmüştür ve o, o’dur. çünkü bu tesadüf olamaz kesinlikle. neden olsun ki? o kitabı okuyan ya da en sevdiğiniz şarkıyı bilen dünyada topu topu üç dört kişi vardır değil mi? ne sandıydın ya? bir yerde karşılaşırsanız artık birbiriniz için yaratıldığınız yalanına inanmayın lütfen, yok öyle bir şey, hem birbiriniz için yaratılmış olsanız neden orada karşılaşasınız ki? beraber gitmez miydiniz acaba? bilmem sanki öyle.

diğer yandan insanları sevmeye çalışmayın, aşk diye bir şey günümüz hayatında içi oldukça boş bir kavram oldu. biz bir anlamda kendimize aşık oluyoruz. ortada aşık olmaya çalışan ya da aşk arayan insanlar görüyorum. sanki etrafta bulunan, dükkandan 2 kg alabilecekmiş gibi, garip. bunun için denemeye de gerek yok, bulmuşsanız, biliyorsunuzdur zaten. unuttuğunuz şeyleri size hatırlatacak birileri belki.

çoğu zaman cevabını duymak istemediğimiz şeyleri sormayız, böylelikle o gerçekten kaçabilecekmiş gibi. insan kendini kandırarak uzun yıllar devam edebilir, örneklerini görüyoruz. ama sormak en doğrusu sanki. cevabı duymak öleceğini hissettirebilir, hissettirsin. siz de yeni bir şey yapın mesela, o zaman reenkarnasyona inanın.

bir de sevmek var değil mi? ya da aşk.

aslında siz birisini sevmezsiniz, bir şeyi seversiniz. sevmek için görmek gerekmez, zaten siz tanıyorsunuzdur onu. mesela, nelerden hoşlandığını biliyorsunuzdur, hangi müzikleri dinlediğini, ne tür kitaplar okuduğunu, giyim tarzının nasıl olduğunu. her şeyi biliyorsunuzdur, çünkü her şeyi siz yaratmışsınızdır. çoğunlukla sebesizce gülüşlerinizde bundan dolayıdır. siz onu hayatınızda görmemiş bile olsanız, o hep oradadır aslında. ve bu yüzden ilk görüşte aşk diye bir şey yoktur, çünkü siz ilk görüşte aşkınızı aslında yıllardır seviyorsunuzdur.

diğer yandan yok öyle birisi, hemen köşeyi dönerken çarpışacağınız… otobüs beklerken sevdiğiniz şarkıyı mırıldayarak önünüzden geçen. ya da siz arabayla geçerken başucu eserinizi durakta okuyan… sorun iplerin kimin elinde olduğu belki. düşünmekten vazgeçmeli.

zaten olan şeyleri anlayamazsınız, anlamaya da uğraşmayın. bu olanlar bir mantık dizisi halinde olmuyor. yani olanların anlamı olması gerekmiyor. yok da zaten.

inanmaktan söz açılmıştı. dünyanın en naif şeyi sanırım inanmak. orada her şey temiz çünkü. yineliyorum bak içinde “şey” olan “her şey” ayrı yazılır, bi daha tekrarlatma bana. hah evet, orada temizlik var, samimiyet var, gülümseme var. neden olmasın ki. 10 yaşının masumiyeti var inanmakta. yanaklardaki gamze var inanmakta. hadi inanalım o zaman, sizin şarkınızı mırıldanan aynı zamanda sizin başucu eserinizi okuyor olsun, komboya bakar mısın, kulağındaki kulaklıkta sizin şarkınız var, elindeki kitap da aynı şekilde sizin kitabınız. hadi biraz daha ciddileştirelim, bir parkta, yeşilin bol olduğu, ankara’da olmayanlardan, hatta türkiye’de olmayanlardan. montjuic olsun, ya da hyde park, olmadı central. büyük bir söğüt acı dibinde. siz de bisikletinizle geçip şahit olun bunlara. geçerken sırıtın, sonra dengeniz bozulsun, düşün. komik duruma düşün, diğer insanlar gülsün, ama o kafasını kaldırıp tebessüm etsin sadece. siz de üstünüzdeki toprağı silip ağır aksak ilerdeki banka oturup söylenin bu duruma. o istifini bozmasın, çünkü henüz okuduğu bölümü bitirmedi, henüz 6-7 sayfası daha var. sadece iyi olup olmadığınızı öğrenmek için iki kez göz ucuyla size baksın, ikinci göz ucunu yakalayıp karşılık verin. bölümü bitirdiğinde kitabını çantasına koyup ayağa kalksın, yanınızdan geçerken iyi misiniz diye sorsun. iyiyim, teşekkür ederim diyin. sadece ona değil aslında, uygar bir dünya adına herkese teşekkür edelim. pek bir şey kaybedeceğimizi düşünmüyorum. evet inanmak böyle bir şey sanki.

şarkı listem sona erdi galiba, çünkü ses gelmiyor artık. neden ya, keşke daha fazla şarkı koysaydım, bilemedim ne yapacağımı. neden bahsediyordum ben, fikri olan yok mu?

yalnız şöyle de bir şey varmış;

“günümüzde yalnızlığı ancak aşk ve dostluk doldurabilir. mutluluk, herkese nasip olmayan, uğrunda her gün savaşılması gereken bir şeydir. (bak şeyi ayrı yazmış, görüyosun dimi.) öyle sanıyorum ki, mutluluk karşımıza çıktığında, onu hakkını vererek yaşamalıyız”

inanmayanlara, inanmayı bırakanlara ve savaşmaktan, çaba sarfetmekten kaçanlara…

bunları artık inançsız bir adam yazdı ve yine suçu romanlara ve şarkılara atıp yeni bir sabaha uyanacak, bir gece önce bıraktığı yeri hatırlamayarak…

son çalan parça da “look what you’ve done” to me… imiş.

11 Oct
2011
Kategori: site    |    Saat: 21:12
Yazar     |    2 Yorum

yeni dizayn ve dördüncü sezon

dizayndan kasıt “theme” işte, aldım koydum bi tanesini, büyültecek bi durum yok yani, dizaynmış, peh. öyle dememek lazım ama ya yaklaşık 1.5 yıldır, belki de daha fazladır kullanıyordum uzaklara yürüyen adam temamı. ve blog yazmaya başladığımdan beri hep karanlıkta, gölgelerde yazdık. ilk defa daha açık renklerin hakim olduğu bir “theme” seçtim kendime. o depresif yazılar acaba o karanlıktan mı geliyordu bilemiyorum, en azından bunu test etme imkanı yakalayacağız. bu arada her türlü öneriye açığım, bak oraya iletiş şeysi koyduk, yazın gönderin nasıl olduğunu. benim alışmam için biraz daha süreye ihtiyacım var galiba. zira yıllardır karanlığa alışkın bu gözlerin bu beyazlığa alışması için biraz süreye ihtiyacı olmasından olağan bir şey olamaz.

bunlara ek olarak bir albüm çalışması gündeme getirebilirim, kaset çıkarmıcam lan heyecanlanma hemen, fotoğraf albümünden söz ediyorum, yakında değil belki ama gündeme aldım diyelim hadi.

ayrıca yeni sezonda! -heeh, biliyorsunuz dördüncü sezona girdik- lezzet keşifleri bölümü yapmayı planlıyorum, gerçi ben planladığım şeyi ne zaman yaptım ki? bilmiyorum, deneriz ya, oldukça zamanımız var nasılsa. nedir lezzet keşifleri bölümü peki? lezzetli olduğunu düşündüğümüz şeyleri yiyip, buraya değerlendirmesini yapacağız. önce ben waffle yaparak başlayabilirim. hafif geyik, hafif eğlenceli olacak haliyle, her şeyden öte, ucunda yemek var, daha nolsun ki? bu arada varsa eğer, değerli okuyuculardan da öneri almak isteyeceğim lezzet keşfi konusunda, ve kesinlikle geri bildirim. yahu 3 yılda 7300 hit almış site, ben her gün bir kere girsem, ki girmemişimdir, 365x3ten 1000 küsür ediyor, nerde bu 6000? evet bilinmeyen, tadılmayan şeyleri tatmak için yardıma ihtiyacım olacak.

bu arada yeni bir kitaplık sipariş ettim, nerden aldığımı kimseye söylemem, ama geldiğinde fotoğraflarını ekleyip, sizleri çatlatmayı ihmal e. -bi şey diyeyim mi? tam şu anda aklıma bi şey geldi ve eğlenceli, neden olmasın diyerek yazıma son noka koyuyorum-

aslında söyleyecek bir kaç şeyim daha vardı ya. hepinizi seviyorum.

7 Oct
2011
Kategori: gündelik    |    Saat: 21:04
Yazar     |    Comments Off on merhaba

merhaba

ya da selam, ilk intiba sözcükleri. bu arada intibak ilk türk romanı mıydı? öyle bir şeylerdi ya. bi anda aklıma geldi, lise 2, edebi metinler. ne günlerdi be! ben de yeni bir başlangıç yaptım sayılır, o yüzden merhaba doğru bir başlık oldu. bir süredir ortalıkta yok gibiydim, biraz karışıktı durumlar. hala da düzeldiği söylenemez ama yazacak zaman bulabildim en azından. blogumu açalı 3 yıl olmuş, bi saniye ya şu an farkettim bunu, geleneksel yaş günü yazımı yazmamışım bile, baksana ne kadar kopuğum. neyse geçti, seneye belki. diyeceğim şuydu ki, 3 yıldır karanlık bir blog burası, kimi zaman şekil değiştirsede değişmeyen tek şey karanlığıydı blogumun. bu süreçte ben değiştim galiba, çünkü artık karanlıktan aydınlığa çıksın istiyorum, birkaç gün, birkaç hafta belki. yeni bir dizayn ile devam edeceğim, eh tabii ki beni tatmin edecek bir şeyler olmalı, yoksa aynen kaldığımız yerden devam ederiz. sonrasında ise yazacak birçok şeyim olacak. bir nevi haberleri sunacağız işte, çok fazla merak edilecek bir şey yok aslında, sonuçta sıradan bir insanım. ne kadar ilginç olabilir ki?

11 Sep
2011
Kategori: gündelik    |    Saat: 22:03
Yazar     |    Comments Off on mülakat

mülakat

şüphesiz ki her fani günün birinde mülakat gerçeğini tadacaktır. evet ben de bir fani olarak tattım bu duyguyu. daha önce odtü’de tatmam gerekirken kendimi ankara üniversitesine saklamak zorunda bırakılarak. şimdi odtü günlerine dönerek yaramızı deşmeyelim ama çok hüzünlüydü bee. ciddiyim bak, bana yaptıkları çok kırıcıydı be, önce “hadi mülakata bekliyoruz” de sonra “dur hemşerim bi hata yaptık” de, olacak iş mi? “okuyoz biz ya” ayıp bi kere.

ankara üniversitesine gelince, odtü hüsranı sonrası geçen bir “belirsizlik” döneminin sonuydu gibi. geçen günler, çıkmayan duyurular, her gün girilen web siteleri. o gün gelecekti, ve geldi de. bu arada ingilizce’de “virgül ve and” beraber kullanılabiliyorken türkçe böyle bir şey yok galiba, yani az önce kullandığım cümle hatalı aslında, neyse konumuz o değil. evet, öncesinde geçen günler zordu, çünkü ne yapacağı belirsiz bir ben, destek çıkmak yerine, seyirci kalmayı bile beceremeyip beni yönlendirmeye çalışan bir baba. neyse kimsenin kötülüğümü düşündüğünü sanmıyorum, tamam bir kaç kişi çıkabilir, aslında baya kişi sayarım şimdi bak, ikinci neyse, babam herhalde bunlardan değil. yine de benimle çatışmak yerine, seyirci bile kalsa bu süreç çok daha sancısız geçerdi, eminim.

evet ankara üniversitesi demiştim, başvurusu çok kötüydü, kim okur ki zaten gölbaşı’nda? ben okumam. okuyan hazırlık öğrencilerine de kolay gelsin. tüm bölümler oraya taşınacak(mış) ben bi mülkiye’nin bir hukuk’un oraya taşınacağına ihtimal vermiyorum, en azından önümüzdeki 100 sene boyunca.

evet başvurudan sonra mülakat aşaması vardı son olarak. geçen hafta insan hakları ve uluslararası ilişkiler olmak üzere iki mülakata katılmış bulundum. birisi kısa, diğeri görece uzundu. birisinde biraz sıvamış olabilirim, ama diğeri görece daha iyiydi. bilmiyorum, bu saatten sonra konuşmanın pek yararı yok zaten, yarın veya sonraki gün ya da bir sonraki gün belli olacak ne yaptığımız. o zaman bir iki kelam edebilirim herhalde. gelecek çizgimiz yolundan saptı dediydim, tekrar çizgisine dönecek mi, yoksa yeni alternatif bir gelecek mi yaratacak kendisine bilemiyorum. keşke her şeyin başına dönüp olayları rayına sokabilirsem. açsam kollarımı dr. brown diye bağırsam, belki.

araya sıkıştırayım hemen. twitter’ımı kapattım, nedeni basit; insanların yazdıklarına tahammülüm kalmamıştı, ya az biraz sevdiğim insanlara küfredecektim, aslında ediyordum zaten. neyse kapattım ve gitti, gereksiz bir şeydi zaten. feysbıkı da kapatsam tam olacak ama hali hazırda fazla zaman geçirmesem de etkin iletişime yaradığını inkar edemem. bir de şu gerzek “check-in” nanesi olmasa. dur şimdi bu konuya girersem çıkamam, ama bir sürü laflar hazırladım, günü gelince edicem. sözlük olsa, blogum olsa daha eğlenceli olur. bu arada yeni, güzel, daha açık bir “theme” arıyorum, aylardır karanlıktayız, artık gün ışığını görme vakti. belki paylaşımlara fotolar, şakalar, komiklikler felan da ekleyebilirim böylelikle. çok yalnızım be blog!