giderken ben
ankara’dan, arkamda ne bıraktığım konusunda herhangi bir fikrim yok. fakat içimi garip mi desem kötü mü desem bunların karışımı bi his kaplamış durumda.. nasıl söylesem? söyleyemiyorum işte, sanki gidiyorum ve bir daha dönemeyecek gibi hissediyorum hani insan korkar ya bıraktığı gibi bulamamayı… ya geride kalanlar dönünce artık geride bıraktıklarım olmayacaksa? iyi de bundan banane diyesim geliyor ama diyemiyorum yine de.. işte böyle boktan bir his var, dönünce gördüklerim; giderken bıraktıklarım olmayacak sanki…
ne tuhaf ankara’dan uzaklaşırken üzülüyorum ilk kez belki de, gitmek istemiyorum, bu sabah hiç uyanmak istemedim, sabah olmasın istedim. ama oldu, bu sefer yataktan kalkmak istemedim, eşyalarım hep dağınık kalsın, masamın üzerini toplamıyım istedim, bavulumu çıkarmak istemedim hiç… ama hepsi oldu bunların..
utanmasam ağlayacam nedir bu hal? nedir ya.
yaşıyorum mu? yaşamıyorum mu bilemedim.
babam ve oğlum
nedense göz önünde olan filmlere karşı hep bir önyargım olmuştur, dedim ya bilmiyorum nedenini.. babam ve oğlum vizyona girdiğinde kıyamet koparken ben izlememiştim mesela. aynı şekilde gorayı da sinemada izlemedim, keza recep ivedik ve arog gibi milyonları çekmiş filmlerden uzak durdum.
hazırlıktaydım babam ve oğlumu ilk izlediğimde yanı iki yıl önceye denk geliyor bu zaman, neden orada olduğumu bilmediğim fakat daha sonraları anlam vermeye başladığım bir arkaşımın evinde izlemiştim babam ve oğlumu.. pek etkilendiğimi söyleyemem çünkü gayet salak bi kız vardı ortamda, sürekli ben bunu sinemada izledim hiç ağlamadım (iyi bok yedin!) ya ben böyleyim işte ağlayamıyorum (nolur ağla!) diyip durmuştu. bize ne lan senin naaptığından sus iki dakika da film izleyelim hıyar. bide şurda şöyle olacak felan demez mi filmin içine etmişti resmen.
açılış sahnesinde şimdilerde fırtına estiren tuğba büyüküstün karnı burnunda çarptı gözüme. hemen şey geldi aklıma, geçenlerde tuğba ile ilgili bi haber çıktığında babam ve oğlumda da oynayan demişlerdi, bi arkadaşım hang rolde oynamıştı ki diye sorunca, ben fikret kuşganın karısı demiştim, hani hamileydi ölüyodu ya şeklinde, o da yok ya o pelin batuydu (yuh sallamanın bu kadarı) demiştir, hmm o zaman öyledir demiştim. şimi gördüm ki doğru hatırlıyormuşum.
oyunculuklara değinmiyorum bile haddim değil, hümeyrayı, çetin tekindoru, fikret kuşganı eleştirmek; özellikle binnur kaya ve yetkin dikinciler için ayrı bir parante açmak gerekir, bi insan bi rolun hakkını bu kadar mı iyi verir yani, anlatılmaz.. izlenir.
küçük denizin dedesine amca diye hitap ettiği sahne ve arkaasından hüseyin dedenin “neyeee amca deyon bana dedenim ya ben senin” şeklinde ki cevabı ve ufaklığa sarılışıyla ilk gözyaşları döküldü gözümden… ama nasıl samimi bir sahnedir o.. ufaklığın çekingenliği, korkusu, dedenin çektiği pişmanlık; içinde saklayamadığı özlemi, sevgiyi dışa vurması…
sonra duruldu göz yaşları, ta ki baba hüseyin ile oğul sadık arasında ki geçen konuşmaya kadar.. neydi o, olabilir mi öyle bir sahne? var mıdır bunu yaşayan? oğlunun büyüyemeyeceğini görmek, ilk kız arkadaşını, ilk kavgasını, karnesini… o yere yıkılış…
başladım ağlamaya ama nasıl ağlama bu, gözyaşı felan değil resmen hıçkıra hıçkıra ağlıyorum, durmak bilmiyorm artık peçeteler yetmiyo gözyaşlarımı silmeye gözlerimi havluyla kuruluyorum. filmin son bi saati sadece ağladım ya, arada sadece göz yaşlarımı silebiliyorum sonra salim ağlamaya başlıyo bende başlıyorum.
nasıl bir duygu patlaması yaşadım farkında değilim ama hayatımda bu denli uzun, sürekli ve yoğun ağladığımı hatırlamıyorum, çok birikmişim belli ki, bu film bendeki fitili ateşlemiş oldu herhade, o kadar ağladım ki, susadım resmen, ancak toparlayabiliyorum kendimi ya.. teşekkürler çağan ırmak.
hüseyin dede, onan bir oda ver, gidecek bir yeri yok…
iki bin dokuzu yaşarken
evet beklenen büyük an geldi. iki bin dokuza girdik nihayetinde, bir yılı daha geride bıraktık anlayacağınız, yeni yıla yeni umutlar, istekler ve hayallerle girdik birçoğumuz ya da sadece ben, orasını kestiremiyorum tam olarak. peki yeni yıldan ne istiyoruz? iyi notlar? iyi dostlar? yeni bir araba? eski bir araba? kız arkadaş? kız kardeş? uzar… herkesin kendince güzel his ve dilekleri olabilir, ki olmalıda zaten. şimdi gelelim benim iki bin dokuzuma, iki bin dokuzda beni neler bekliyor, hemen inceleyelim.
flaş flaş flaş…
az sonra…
biraz sonra..
şimdi,
bayılıyorum yahu şu anketlere, neden mi? bir iki soru dolduruyorsun şıp diye sana kim olduğunu, hayatta ki amacını söylüyo.. biliyorum şaka gibi ama asıl şaka gibi olan sonuçlara kendinize ait bir şeyler bulabilmeniz. hani bi söz vardır ya; şakaysa hiç komik değil, ciddiyse çok komik! diye… bende amaçsızca internette vakit öldürdüğüm bir gün bu testlerin ağına kaptırdım kendimi, ama öyle böyle değil; yok mutlu musunuz, nasıl bir dostsunuz, hangi şehirsiniz, son günlerin modası ıssız adama hitaben; ne kadar ıssızsınız, nasıl bir aşıksınız ve daha nicesi… üşenmedim çözdüm bi çoğunu ve dedim ya komik diye içlerinde kendimden bi şeyleri bulduklarım az değildi. zaman içinde ve zamanı geldikçe bunları da yazmayı umuyorum fakat şimdi gelelim asıl testimize, iki bin dokuzum nasıl geçecek!
Büyük Değişime Hazır Olun (sen iste yeter abi, dünden razıyım ki ben)
evet büyük bi değişime hazır olmalıymış, hazırız ama bakalım neymiş;
“Büyük bir değişime hazır olun. Bu yıl neredeyse bildiğiniz her şeyi unutacak hatta unutmak isteyecek ve bir çok şeye sıfırdan başlayacaksınız. Bu yl sizin için radikal kararlar yılı, aslında bu yazıyı sizden çok çevrenizdekiler okumalı çünkü sizdeki bu büyük ve radikal değişime kimse hazırlıklı değil ve siz bu yıl herksin ağzını açık bıraktaracak kadar köklü bir değişime gidiyorsunuz”
(bak ya merak ettim şimdi, bi sır versen olmaz mı? peki ya bi biskrem vesem? ıııhh yine mi yok? peki öyle olsun)
“O kadar sessiz ve kendi halinde bir iki bin sekiz geçirdiniz ki hayatınızda ki hiç kimse sizin bu deni ani bir maneva yapacağınızı akıllarından bile geçirmiyorlar”
(alla alla iyice kıllandım bak, nedir ki bu? valla katılıyorum öyle kendi halimde bir yıl geçirdim ki devirdiğim vodka şişelerinden boğaza üçüncü köprü yapılırdı, esprimide yaptım devam edelim.)
“Ama siz iki bin dokuzda kendinizi öylesine güçlü hissedeceksiniz ki hedeflediğiniz noktaya ulaşana kadar yolunuzda dağ olsa, taş olsa yıkarak geçeceksiniz.”
(hiieeeyyyttt biz kanuninin torunuyuz beeee!)
“Bu enerjiyi olumlu bir yönde ve olumlu kararlarla pekiştirmenizi öneririz.”
(bunu düşüneceğime söz veremiyorum ama en azından deneyebilirim)
“Böylesi kuvvetli bir güç insanın ömründe nadir hissedeceği türden bir güçtür ve cesareti doğurur. Cesaret her ne kadar başarının birinci şartı olsa da peşinde bir takım riskleri de getirir. O yüzden cesaretinizin mantığınızın önüne geçmesine izin vermeyin”
(dayı naaptın ya, önce acayip gelecek diye gazlıyosun, sonra da mantıkla haraket et diyosun lan, sonunu düşünen kahraman olamaz abi, geçelim)
“Zaten sizde i bu değişim dış görünüşünüz bile yansıyacak kadar güçlü bir değişim olacak ve siz ne karar alırsanı alın uygulamadaki kararlığınızla diğerlerinin gözünde sağlam ve dik bir duruş sergileyeceksiniz. Bu nedenle iki bin dokuzda detaylara fazla takılmamanızı öneririz sadece genel hayat felsefenizden uzaklaşmadan olayları akışına bıraktın. Bu sene kuralları siz koyuyorsunuz.”
(yahu zaten akışında hayat, neyse dediğin gibi olsun, ama bak bi dediklerin çıkmasın iki bin dokuz, hayat boyu elim yakanda olur haberin olsun!)
iki bin dokuzu beklerken
sanki biz beklemesek gelmeyecek gibi? evet işte beklenen an geldi, iki bin dokuz dayandı kapıya. herkeslerde bir heyecan bir koşuşturmaca almış başını gidiyor. “ee ne iyi işte abi gitmesin mi? sen öküzsün diye herkes mi öküz olsun?” “evet ya haklısın pardon” neyse ne diyorum, böyle hediyeler almalar, yılbaşlarında dışarda randevuleşmeler felan, güzel şey yahu kim istemez ki zaten, sevdiği/sevdikleriyle bir yılbaşı geçirmek, eğlenmek, gülmek, daha fazla eğlenip, daha çok gülümsemek… ben isterdim valla, sizi bilemiyorum, eminim siz de istersinizdir, o yüzden çıkın gezin, gezdirin; gülün, güldürün, kıymet bilin lan gerizekalılık yapmayın, geceyi bok etmeyin sakın…
“aslında ne gerek var dışarıya çıkmaya? evde oturup rahat rahat oturmak varken dimi selçuk?” “evet abi sana nasıl katılıyorum bi bilsen anlatamam”. “ağlamaktan katılıyorum, gerçi gülmekten katılınır ki” neyse ya salaklaşmanın lüzmu yok, evet evdeyim, tekim felan nolcak, nedir yani?
hem ben zaten çıkamam ki olm?! benim sınavlarım başlıyo pazartesi, hemde hukuk var kırk almışım vizeden kalmam içten bile değil, o yüzden oturup ders çalışmalıyım ki, özellikle yılbaşı gibi diğer insanların ders çalışmadığı zamanlarda daha çok ders çalışarak arayıp kapatıp, vatana ve millete hayırlı bir evlat olucaz… evet hem çarşamba da boş, ne güzel iki koca gün boyunca ders çalışıcam ne mutlu lan bana, bu gözyaşları resmen sevinçten mutluluktan akıyor olm, üzülmüyor valla bak doğru söylüyorum..
varya az içiniz sızladıysa şu çocuğu arayın lan yılbaşını bir geçe.. diyin ki mutlu yıllar sana, bana ve hepimize, yeni yıl mutlu felan olsun diyin, belki tebessüm eder yüzcağızı…
benim hiç yılbaşım olmadı ki!
dıdıdıdıdıdıdı
– alo… evet ya biliyodum birilerinin arayacağını.. saol ya çok saol seninde …
– alooo olmm hasann nerdesin lan hadi geriye saycazz gelmedin halaa.
– tamam abii sayalım bende burdan katılayım.. hadi sayıyoz bak, 10.9.8.7…
– hasaaan sesin gelmiyo lan.
– ne hasanı yaa selçuk bennn
– kapat lan yanlış numara..
– abi bi daha 10dan saysaydık ya nolurr bak.
– dııııııııııııııııııııııııııı
susmak
içi titredi uyandığında, tek gözü kapalı duvarda ki saate baktı, 6.15i gösteriyordu.. sıkkın bir şekilde doğruldu, sonra gözlerini kapatıp tekrar yastığa koydu başını, olmuyor bi türlü uyuyamıyordu, az sonra sıkkınlığı daha da artarak kalktı yatağından pencereye yaklaştı, abajuru yukarı çekti, pencereyi açtı.
yeni doğan güneş nazlı nazlı yükselirken, yerlerin beyazlamış olduğunu gördü, kar yağıyordu.. karın yağmasını izledi bir mühlet, küçüklüğünü anımsadı bir tebessüm oldu yüzünde..
kar yağarken o uzak hayallere daldı.. göz alabildiğince uzağa.. bir süre sonra irkildi önünden geçen güvercinin gürültüsüyle..
pencereyi kapattı, yüzünü yıkamak için çıkarken tozlu kitaplığında ki bi defter çekti dikkatini, eline aldı sayfaları çevirdi yavaşça, ardından bir gülümseme.. vazgeçti yüzünü yıkamaktan, defteri de alarak yatağa geri döndü.. ilk sayfasını açıp okumaya başladı.. kimi yerde gözünden akan yaşları durduramadı, kimi zamanda akan yaşlarla gelen gülümsemeyi..
dinmeyen yağmur damlaları sanki gözlerimden akıyorlar… artık hangisi yağmur hangisi gözyaşı ayırt edemiyorum.. tükenmiş ve manası kalmamış bir yaşamın kopyasını yaşıyorum bu bedende. ne kadar sürecek bilmediğim bu yolculuk giderek yok ediyor beni
…her şeyin bittiğini sanmıştı. ama o sabah anladı ki belki de her şey yeni başlıyordu…
aklında ki belkilere yenilirsin. hayal kurarsın, uyanırsın… sonra mı? avazın çıktığı kadar susarsın…
işini doğru yapamayanlar
öğle saatleri planımı yapıyorum, tansaşa gidip abur cubur alıcam sonra eve gelip son umut dünyanın en gereksiz dersinin sınavına çalışıcam, gidiyorum dolduruyorum favori abur cuburlarımı ama bi kalabalık kı tansaş sorma gitsin, neden diye düşünüyorum, daha yılbaşına çok var ki? maaş günü mü acaba? sonra kasiyere soruyorum meğer çarşambaları indirim varmış sebze reyonunda, 12dk kuyrukta bekleyip kolum koptuktan sonra ödeme işlemlerini halledip çıkıyorum, artık tek yapmam eve sağ salim ulaşıp bol çikolatalı bi gün geçirmek, tabi ders çalışarak..
karnımın acıktığını hissediyorum çıktığımda, aslında aldığım abur cuburlar bana 1 ay yetecek miktarda fakat yemek diyince başka şeyler çekiyo canım, pide mi yesem diye düşünürken genç turkcell olayına gireyim abi öğrenciyim, hem geniş geniş yerim ne güzel diye kandırıp kendimi mcdonaldsın içine atıyorum, bu yazı da yerleri yok fakat yeri gelmişken söyleyeyim, fişi alırken iki liselimsi kız şifremi kullanmak istiyorlar, kırmıyorum gençleri tabii ki bi de centilmenim ki önce kestiğim fişi onlara veriyorum.. neyse buraya kadar herşey güzel. hastalıktan geberiyorum sesim ajdar gibi maşallahım var yani..
– iyi günler, mc chicken ve mc turko lütfen, evet etli.
– içeceklerin birisi sprite, diğeri de çilekli milkshake olabilir mi acaba?
– maalesef.
– neden ki fiyat farkını ödeyince alabiliyorduk
– malesef gençturkcellde veremiyoruz.
– o zaman birisi sprite, eee diğeri de sprite olsun, yalnız buz olmazsa sevinirim.
emreydi evet, kasiyerin adı emre 3 yıldız vardı yakasında, fakat fişimi alıp üzerine buzsuz yazınca aslında 5 yıldızlı iş yaptığını gördüm, çok ta hoşuma gitti, yaptığı işi sevmesi ve önem göstermesi çok önemliydi benim için.. hatta herşeyi halledip eve gelirken yol boyunca insanların yaptıkları işi sevmesi ve özen göstermesi ne kadar iyi bir şey diye nutuk çektim kendime.. valla mutlu bile oldum.. çünkü bu bünye zamanında iki menü alıp eve gittiğinde hamburgerlerin bi tanesinin eksik koyulduğunu görmüş abi..
herşey güzeldi.. emre işini seviyor, ben odamda yemeğimi yiyip az sonra ders çalışıcaktım, böylelikle üç saat sonra bir arkadaşımın çalışmadığım için beni azarlaması hiç gerçekleşmeyecekti..
ama dedim ya kader ağlarını örmüştü bi kere.. mutlu bi şekilde mc chicken açıldı, içine bilumum sos sıkılarak üzerine patetesler yerleştirildi.. pakete eğilinildi, içecek alındı..
o da nesi?
yahu emre bu içecek siyah be abicim, hem de ikisi birden…
ve araba duvara toslar
harbi hemde ne toslama, öyle böyle değil, iki koldan tüm gücüyle.. hem daha diğer iki kol belli değil, ucu açık belki de dört koldan deyimi gerçekleşicek, yahu ne kötü oldum, kötü değil aslında sinir oldum, sinirlenmedim de aslında ama canım sıkıldı bilmiyorum ya. ne güzel ite kaka gidiyordu sınavlar bi şekilde, kötü almamıştım araştırma ve atadan ama bugünkü açıklananlar yok mu? sanırım kafama dank etti, birinden 43, diğerinden 44 aldım, ne başarılıyım değil mi? ve sözde açıklananlardan birini maviyle çizmiştim aklımca, ee o zaman kırmızıyla çizdiğim siyaset açıklanınca nolcak? 20 mi alıcam ondan da.. of ya uğraş dur şimdi..
annem haklıymış ya, gitmeden oğlum sanki dersleri bu dönem astın gibi hissediyorum demişti, valla haklıymış yahu.. ya çalışmak lazım.. en azından finallerde ortalamanın üzerinde alıp 1den fazla ders bırakmamak lazım, yoksa iyice yalan olacak bu eğitim hayatı.. okuyoruz dedik ama bu resme okuyamıyoruz oldu.. şimdi ne var ki önümüzde? boş simtenin gereksiz dersi, ona çalışacağıma siyaset quizine çalışırım daha iyi ya..
neyse ben biraz dinlemeyim de daha sonra çalışırım, daha var..
bayram tatili
ne tatildi ama! hatta ne ne tatili, devam ediyor bitmedi ki. yazamıyodum bi süredir, bi kitapta okuduğum bi satır geldi aklıma şimdi bunları yazarken, sanırım şey diyodu; yazamıyorum çünkü yaşamıyorum mu yoksa yaşayamıyorum mu ne öyle bişeydi işte. aslında anlatacak yazacak çok şey geçti bu bayram tatilinde, mesela hala aklıma geldikçe güldüğüm bi çok şey var, ama hiç yazasım gelmedi nedense.. mesela daha dün köyde 25cm kar altında babam arabanın tamponunu çatlattı, varya ben yapsam herhalde keserdi beni, kendi yaptı ya olsun felan diyo şimdi, hemde o kadar bağardık dedemle hooop diye, duymadı gitti serender mi ne o? evin önünde ki ona çarptı işte, ama acayip kar vardı yahu, dedemle babannemin dayısını ziyarete giderken o patikadan inerken kaymasına ne güldüm ama, uzun zamandır öyle içten ve derin bi kahkaha atmamıştım ya.. ama allahtan yakaladım da yuvarlanmadı.. allah göstermesin kötü bişe olabilirdi.. babannemin dayısı demişken ilk defa gördüm kendisini, 90küsür yaşlarında babamla dedem binbaşı diye hitap edince eskiden asker olduğu çıkarımını yaptım kendi kendime, odası atatürk resimlerinden geçilmiyor, atatürkü görmüş etmiş, emrinde savaşmış belki de.. ama hasta, gerçekten çok kötü gözüküyodu, aslında beni üzen yalnız olmasıydı, kızları, oğulları, torunları hiç biri bakmıyodu, bi başına hasta hasta yaşamaya devam ediyor, üzüldüm bu insanların içinde bulundukları duruma, üzüldüm derken dayının durumuna değil, oğullarına, kızlarına üzüldüm, üzülmedim hatta acıdım onlara, kendilerini yetiştiren insana yaptıkları bu vefasızlığı umarım en ağır şekilde öderler.. gerçekten bunu canı yürekten geçirdim..
bir de maça gittim ben, bizim kocaeli maçına, çok da sevdiğim bi arkadaşımla beraber, eğlendik, güldük, eleştirdik ve kazandık, ama demeden geçemeyeceğim yahu umut benden ne farkın var arkadaşım? kaçırdığın gollerin hepsini bende kaçırırım, hatta bazılarını atacağıma bile inanıyorum, biraz düzgün oynasan nolur ki?
birde genç fatih büyümüş baya ya, konuşmaya felan başlamış yavaştan.. fatih dediğim halamın ufak oğlu, aslında tek oğlu, hatta tek çocuğu:) yeğenim, yok yok yeğen değil yahu, yeğen olması için benim dayı veya amca olmam gerek herhalde, o zaman kuzenim oluyo fakat daha çok ufak ben onu kuzen kisvesine bürünmüş yeğen olarak nitelendireyim o zaman, böyle konuşmaya başlamış ya nası şeker, nası afacan saldırıyo etrafa, durdurak yok yahu.. bi video kaset vardı ben, abim, küçük ve bi büyük halamın olduğu.. herhalde bi 15-16 yıllık, böyle beni dizginlemeye çalışıyolar ama yok durduramıyorlar nası saldırıyorum hopluyorum zıplıyorum.. galiba kendimi gördüm ufaklıkta.. ayy bu akanlar göz yaşı mı ne? dur ya yalan atma..
bugün yine yollara düşüyoruz, havada açmıştı halbu ki 2 gündür yağan yağmurdan sonra.. varsın açsın ya yine geliriz olmaz mı? olur tabi neden olmasın.
kaçmak
elinde çantasıyla kapıyı zorlayarak açmaya çalıştı, ikinci denemesinde içeri girebildi. yorulmuştu işte her zaman ki gibi ve canı diğer günlere nazaran daha sıkkındı, içeri girdiğinde gülerek kimse var mı dedi? bu dediğine daha sonra tekrar güldü, kendiyle dalga geçmeyi, sadece kendi anlayabileceği şeylere gülmeyi seviyordu, bu yüzdendi ki çoğu zaman durup dururken güldüğünde çevresi anlam veremiyordu, işte buna içten içe daha fazla sırıtıyordu..
çantasını bıraktı, paltosunu astı; botlarını çıkarmaya çalıştı, çıkaramadı, sinirlendi, uğraşmak istemedi onlarla, sağa sola vurdu çıksınlar diye, yine olmadı, çekti, uğraştı çıkardığını holün bi tarafına diğerini diğer tarafına fırlattı, her şey yetmiyormuş gibi bu saçma uğraş canını sıktı, odasına girdi, kravatını gevşetti, üzerini çıkarmadan yatağa yattı ve yorganı üzerine çekti ve gözlerini kapattı, önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağ, sol, sağ..
yarın vermesi gereken brifinge çalışmalıydı, ama o hiçbir şey istemiyordu uyumanın dışında.. odanın içinde boğulduğunu hissetti, uzak hissetti kendini.. yalan bir yaşamın kopyasıydı sanki yaşadıkları, bitmeyecek bir yolculuk gibi.. zamanı gelmişti.
telefonunu eline aldı, bakmadan bi numara tuşladı.
– iyi günler …
– en erken nereye?
– …
– evet uygun
…
…
…
üzerinde ki oldukları gibi yerde bırakıp sırt çantasına işine yarayabilecek bir şeyler doldurdu, kotunu ve tişörtünü giydi.
çıkıyordu ki kapıdan telefonu çaldı, cebine uzandı eli, telefonu aldı ve kimin aradığına bakmadan karşı duvara fırlattı telefonunu, anahtarı da evin içine atıp sertçe çekti kapıyı arkasından…
…
gözünü açtığında saat yediyi biraz geçiyordu, kalktı yataktan pencereye yöneldi, perdeyi araladı; karşısında nazlı nazlı yükselen güneşi gördü…
lavaboya gittiğinde göz göze geldi kendisiyle. kırklı yaşların yüzüne armağanı çizgilere baktı, gözlerini kaçırdığında, bi damla göz yaşı süzüldü gözlerinden yanaklarına, çenesinden zemine…
– kimi kandırıyorsun?
– neyden kaçıyorsun?
o bunları yaşarken, otelin müzik yayınında çalan parça gülümsetti gözü yaşlı yüzünü..
“how can i be lost, if i’ve got nowhere to go”
kaçmak
derin bir nefes çekti sigarasından, o kadar büyük zevkle içine doldurdu ki dumanı başka bi yerdeydi sanki.. sokakta ki insanlara baktı, koşuşturmalarına, aceleleri olmalarını seyretti. bir yerlere yetişmeleri gerektiklerini anladı, farklı hayatlar serildi gözüne, gördü o da.. kokoşlar, psikopatlar, krolar, hanzolar.. durdu ve seyretti diğer insanları, kafasını kaldırdı bi damla yağmur düştü alnına. .. bi nefes daha çekti, mırıldanmaya başladı “i know when i die, you’ll be on my mind..” esen sert sonbahar rüzgarı üşüttü içini ama aldırmadı şakır şakır yağmaya başlayan yağmura, kaçmadı ıslandı, kollarını açtı sarıldı yağmura, yağdıkça üzerine yağmur uzaklaştı.. sanki üzerine düşen her damla onu… hiç bırakmak istemedi yağmuru.. ama kesildi yağmur.. paltosunun yakasını kaldırdı, sigarasını yere atıp botuyla ezdi.. ileri doğru baktı yürümeye başladı adım atacak yerin olmadığı boş sokakta, giderken herkes
