20 Mar
2009
Kategori: hayat    |    Saat: 10:52
Yazar     |    Comments Off on durum budur

durum budur

bu sitede ki tüm kişi, kurum ve kuruluşlar ütopiktir. şakaların arkasında gerçeklik payı yoktur ve komikliği garanti edilmemektedir. yazılanlar gerçek olabileceği gibi olmayadabilir. olmayan ülke diye bir yer yoktur. ajdar popstar değildir. zamanla geçer diyene bi siktir git diye cevap verin. etrafınız gülüyorsa demek ki komik bir şey vardır ama siz göremiyorsunuzdur. üniversite zulümdür. üniversitede ki hocalar daha da zulümdür. asıl cinayet sebebi gereksiz derslerdir. unutmayın üniversiteyi 4 yılda bitiren hayatından 4 yıl, 5 yılda bitiren ise 1 yıl kaybeder. her pazartesi yeni bir hayata başlıyorum demek hayat boyunca kendinize söylemekten vazgeçmediğiniz en büyük yalandır. yalnızlık boşa kürek çekmektir. umutla baktığın hayatta her zaman seni hayal kırıklığına uğratacak birisi, birileri veya bir şey olacaktır. yağmurda ıslanmak kötü değildir. diğer insanların sizin hakkınızda ne düşündüğü ise önemli değildir. aşk denilen olgu olmasaydı emin olun hayat daha güzel olmazdı. sayısal lotonun size çıkmaması dünyanın sonu olmadığı gibi başlangıcı da değil. mezun olunca hemen iş sahibi olurum diye umutlanmayın, umut git gide yerini karanlığa bırakır. o hoca çok zor soruyormuş, kesin kalırsın diyen gerizekalılara aldırmayın. ya olmazsa diye üzülmekten vazgeçin. ya olursa diye beklemekten de vazgeçin. ben “an”ı yaşıyorum diyenlerden uzak durun, bırakın “an”ı yaşamaya devam etsinler. tek başınıza sinemaya gitmeyin. kendinizle konuşmalarınıza sınır getirin. küçük çocukların yanağını sıkın. içki kötü bir alışkanlıktır, sigara da öyle. üst üste 11 şişe bira içmeye çalışmayın keza 1 şişe vodkayı tek başına içmeye çalışmak da yalnızca gece boyu midenize kramplar girmesine sebep olur. tesadüflere inanmayın, kendinizi kandırmayın. annenizi sevin ve bunu ona söyleyin, kayıtsız şartsız her zaman her yerde yanınızda olan ve olacak olan tek kişi o dur. melih gökçek’e oy vermeyin. asıl önemlisi intihar etmek hiçbir şeyi çözmez…

ve unutmadan hayatın da hüznün de bir anlamı olmalı.

18 Mar
2009
Kategori: hikaye    |    Saat: 11:13
Yazar     |    1 Yorum

o da içimizden biriydi

yazarın notu:

bu eserde ki tüm kişi, kurum ve kuruluşlar tamamen hayal ürünü ve uydurmadır. zaman ilerledikçe asıl sorulması gereken soru aslında bu yazının bir eser olup olamayacağıdır. bu yazı tamamen bir anlık “gelme” sonucu yazarın yani benim bir şeyler karalama isteğinden doğmuştur. daha sonra sıkılıp akşama yazarım demesine rağmen ısrar edip en azından bir giriş yapmalıyım yoksa asla yazamam diye kendisine telkinde bulunup, bu telkine uyması sonucu başlamıştır. bitirileceğine dair bırakın bitirmeyi başlanacağına dair herhangi bir garantisi yoktur hayatta ki diğer her şeyde olduğu gibi… hikayesine gelince, o da içimizden biriydi ama belki de değildi. en azından hayat onu girdabına katıp götürmeden önce içimizden biriydi…

bölüm 1 : sabah

o sabah uyandığında başına geleceklerden habersizdi.

10 Mar
2009
Kategori: hayat    |    Saat: 20:42
Yazar     |    Comments Off on ara vermek

ara vermek

pshh, come on, tell you a secret!

yahu ben şu bir haftalık süreçte bilgisayarları kıskandığımı farkettim, durun hele dinleyin bi hak vereceksiniz belki de veya vermeyin bilmiyorum.

düşünsenize hayata istediğimiz zaman ara verip daha sonra yeniden başlasak kaçımız şu an olduğumuzdan daha mutlu olmazdık? veya hayatta hiç hatırlamak istemediğimiz bir şey yaşamadık mı? onu silip atabilsek daha mı kederli olurdu hayat?

baksanıza bilgisayarlar istenmedik bir sorunla karşılaşınca kendilerini resetleyebiliyorlar ve sonrası bembayaz yeni bir sayfa olarak çıkıyor karşımıza. ya da virüs girince veya hata verince gerekli dosyaları silince sorun ortadan kalkıyor. hafızasında tutmak istemediği bir şeyi sildikten sonra sanki o hiç var olmamışcasına devam ediyor çalışmaya. yaşananlardan ve sıkıntılardan bi haber…

düşünsenize bizim de böyle bir şansımız olsaydı eğer, hayat daha yaşanılır olur muydu gerçekten?

tamam kabul ediyorum, saçmaladım. zaten siz her zaman çok mantıklı konuşursunuz saçmalayan hep ben olurum.

hadi ama hayal gücünüzü kullanın. yahu düşünsene bi sabah kalkıyosun, camı açıyosun, güneş tepede ışıl ışıl, kuşlar cıvıldıyo mükemmel bir bahar günü, kulağına mp3 çalarını takıyosun hafif koşuyo çıkıyosun, giderken yolda ki çocuklarla top oynuyorsun durup 2 dakika. az ilerden gelen anne ile çocuğuna selam veriyosun, ufaklıktan bi makas alıp devam ediyosun, gözün yaşlı bi amcaya takılıyo karşı karşıya geçmeye çalışan, dur amcacım beraber geçelim diyip koluna giriyorsun. evet ya, tamam da bunun ne alakası var ki? ne bileyim ya içime doğdu, o diilde cezalandırıcı diye bi filmi vardı stallonenun hani bunu donduruyorlardı 20 yıl boyunca, uyandırmadan önce hafızasını değiştirmeye çalışıyorlardı ama pek başarılı oldukları söylenemez. yahu gün gelir de böyle bir şey olabilir mi acaba? gerçi bunu dilemek akılsızlık gibi geldi şimdi bana, yani böyle olursa insanların duyguları ölebilir. dimi böyle olasılık var. neyse yahu önemli değil, yağmurlu bir kış günü, kapalı bir hava, sabahın erken saatleri, çatık kaşlar, beyaz saçlar, kirli sakal, kirli kıyafetler, dağınık bir oda…

ah bu ben…

ya hangi insan evladı çekirdek yediği için dudağını keser? canım nasıl yanıyo yahu ağzımı açamıyorum doğru dürüst, tebrik ediyorum kendimi. aslında o diilde bi falcıya gitmişim şaka gibi, ses kaydı bile aldım. mauhauha dinlerken tekrar kendimi uğur dündar gibi hissettim “evet sayın seyirciler, fal baktığını iddia edip insanları kandırıp ağına düşüren falcının mekanına yalnızca selc tv girebildi ve az sonra şok edici şeylerin söylediği ses kayıtı yayında” yahu rtük izin verse yayınlardım bak.

24 Feb
2009
Kategori: hayat    |    Saat: 19:54
Yazar     |    Comments Off on about life

about life

went to school and i was very nervous
hello teacher tell me whats my lesson.
look right through me.
look right through me.

and i find it kind of funny.
i find it kind of sad.
the dreams in which i’m dying are the best i’ve ever had.

my tears are filling up my eyes.
no expression.
no expression.
hide my head i wanna drown my sorrow.
no tommorrow.
no tommorrow.

no one knew me!
no one knew me!

no one understand me!

the dreams in which i’m dying are the best i’ve ever had.

going nowhere!
going nowhere!

23 Feb
2009
Kategori: gündelik    |    Saat: 23:36
Yazar     |    Comments Off on pazar

pazar

ne gündü ama!

tabii pazar günü sabah saat 07.25te kalkarsan olacağı budur.

ya benim suçum felan değil 07.25 kalkmak, martıların suçu alla alla banane ya. o diilde kalktığımda olacaklardan tamamen habersizdim, gerçekten. bu aralar belgesellere merak saldım, boş buldukça izliyorum işte. sabahın o saatinde kalkınca yapacak herhangi bi şey bulunmuyo. ee hal böyle olunca bende michael mooreun oscarlı meşhur bowling for columbine belgeselini tekrar izleyeyim dedim, izledim de. neyse şimdi size belgeselin analizini yapacak değilim zaten bunun için çok yorgunum, ne yeri ne de zamanı!

ee belgesel bitti ama saat hala 9.30 felan daha yapacak bir sürü şey var, ne var lan sallama? bilmem yok mu? her zaman bi şeyler bulunur. benimde aklıma bir şey gelmiyor. ya ama bak şu an bi şey geldi, bundan sonra lostu felan çektiğim gibi izlemicem abi, hafta sonuna saklıcam, yapacak bi şey olmayınca imdada yetişir en azından. gerçi ben böyle diyorum ama mutlaka dayanamaz izlerim, masum değilim! neyse gene konuyu dağıttım ya, sevmiyorum bu huyumu, diğer sevmediğim huyum da bazen insanları istemeden kırabiliyorum ya, ama vallahi billahi öyle bi şey yapıyorsam asıl amacım asla sizi kırmak değildir bakın bunu da açıklıyorum buradan;) ya ben paragraf değişiyorum yoksa bi türlü anlatamıcam istediklerimi, saçmaladıkça saçmalıyorum, durduramıcam kendimi. aslında sevipte sevmediğim bir huyum da bu, saçmalamayı ve gevezelik etmeyi çok seviyorum bazen…

evet izledim belgeseli saat 9.30 felan oldu ama yapacak hiç bi şey yok ve benim aklıma birden “neden yarını bekleyeyim yahu” sorusu takıldı. bu sorunun çıkış noktası tabii ki de bir gün önce zarada kendisiyle tanışma fırsatı bulduğum pantolon, birbirimizi görür görmez aramızda bir elektriklenme oldu ama maalesef benim bedenim 46 (aslında 36) bazende 34, yoktu, 48i denedim üzerime çok iyi oturdu ama beli büyük oldu biraz, 44 haliyle “tabiri caizse” tayt gibi oldu. gülücük. neyse acaba diğer mağazalarda 46 bedeni bulabilir miyim sorusu yankılandı kafamda, görevliye sordum, barkod numarasını yazıp verdi, biz arayamayız ama siz sorabilirsiniz dedi, iyi dedim boynumu eğdim ve aldım kartı. bu arada bi ceket vardı ki evlere şenlik yahu, ne güzeldi değil mi? harikaydı ya evet, keşke alsam onu, ama alsam giyer miyim ki ben? kariyerinde ceketle hiç işi olmayan adam ceket giyecek, çok ilginç, ama bilemiyorum beğenmedim değil bakarsın alırım… ya neyse geçelim şimdi bunları. neyse gözüm arkamda terk ettim kızılay zarayı ama aklım orda pazartesi tüm zara şubelerini dolaşıp bakıcam diye söz verdim kendime. evet bu sabahta yapacak bir işim olmadığı dank edince kafama neden yarını bekleyeyim ki dedim, hemen klişemi de söylüyorum; neden hayallerimizi erteliyoruz! hemen şimdi, beklemeden koşalım birbirimize! neyse böyle işte.

evet hal böyle olunca bize de sabahın köründe hazırlanıp yollara düşmek oldu saat 10u birazcık geçiyordu ben ilk durağım ankamalle gitmek için evden ayrıldığımda, çok ta anarşistim soğuğa karşı montumun önü felan açık. normalde taksiyle gidiyorum ankamalle bizim evden çok fazla yazmıyordu ama baktım hava da güneş var dedim ki beşevlere kadar yürüyeyim yahu hem açılırım nolcak ki dedim. öyle de yaptım beşevlere kadar bi güzel yürüdüm, sonra ankaray ile kızılaya oradan da metro ile ankamalle gittim. işte hikayenin geri kalan kısmı burada başlıyor. sen kalk sabahın bilmem kaçında ankamalle gel, çalışanlarla beraber dükkanı aç vs, pantolonun istediği bedeni kalmasın, ama durum şaka gibi birisi sanki benle oyun oynuyo ha! 38, 40, 42, 44 ve 48 bedenlerinin hepsi var, yalnızca 46 yok. bu nasıl şanstır ya sen kalk sabahın köründe gel, tek olmayan beden 46 olsun, reva mı bu şimdi bana? şimdi karuma gidicem sinir oldum bak, orda da yoksa panoraya gider miyim bilmiyorum ama atarım kendimi ata kuleden bak. bi pantalonu çok gördüler bana! mezar taşıma sevdiğine kavuşamadan göçtü yazsınlar!

hey kameralar bakın gördüm sizi bu bi şaka hadi gösterin dedim kendinizi, ama sonra fark ettim ki onlar güvenlik kamerası. neyse dedim hayatta bunlar var, burada yoksa karumda vardır nolacak yani, eninde sonunda benim olacak sonuçta! bende kendimi avutuyorum, ankamallde yoksa karumda kesin vardır, orda yoksa panorada vardır diye, umut lanettir diye kaç kere dedim kendime ama dinletemedim.

aslında bi ara 48i alsam mı diye düşündüm nolcak kemer veya askıyla gayette iyi dururdu, ama 48 alacaksam bile en azından 46yı da denemeliyim dedim ve kandırdım kendimi, yemek katında hafif kahvaltımsı bi şeyler atıştırıp karuma gitmek için metroyla kızılaya gittim.

kızılaya geldiğimde baktım hava hala güneşli dedim nolacak şunun şurası iki dakikalık yok yahu tunalıya kadar yürüyüvereyim bitsin gitsin hemen. hem genel kültürümü de arttırdı bu olay, artık büyükelçiliklerin kızılaydan yukarıya doğru sıralanışlarını biliyorum! belki günün biri kim beş yüz milyar istere katılırım ve bu beş yüz milyarlık soru olur. bakın sayım mi? belçika, avusturya, abd, ispanya, italya, bulgaristan, ya unuttum hatta karıştırmışta olabilirim, yukarıda da fransa vardı. ayrıca yol üstünde celal bayar köşkü de varmış onu da görmüş oldum. evet bi 20-25 dakikamı almıştı yukarı yürümek, tunalıya geldiğimde hava parçalı mutluluklu, zeminde yer yer kar vardı, soğuktu haliyle çünkü tunalı kızılaya göre daha yüksek rakımlı. alın size coğrafya bilgisi de verdim daha nolsun!

tunalıya geldikten sonra hedefim olan karum zaraya doğru yola koyuldum, kuğulu parktan geçtim ama kuğulara yem felan atmadım. ve karşımda karum zara. hemen içeri girip erkek katına çıktım. erkek katına girer girmez çarptı gözüme hemen karıştırdım bedenleri; 48,44,40,38 ve beklenen beden 46, şak şak şak! hemen alıp deneme kabinlerine gittim.

işte komedinin başlangıcı! ulan olmuyor bu pantolon bana, hani 46 olurdu lan, benim nelere katlandım lan biliyo musun buralara gelen kadar, şaka mı yapıyosun bana? varya eğer orda 48 olmasaydı gerçekten atacaktım kendimi bi yerden aşağı, bu kadar olurdu yani! neyse baktım 46 olmadı, 48i denedim tekrar. yine gayet güzel oturdu ve geçen giydiğim kadar da bol gelmedi, zaten gelse de gelmese de alıcaktım yani. evet ben bunu alıyorum dedim ve aldım, gerçi henüz alamadım paça boyu 1-2 cm kadar kısalacak ancak salı günü alabilicem, o günde tüm gün okuldayım, çarşamba günü de öyle bi daha perşembeye kaldı napalım dayanıcaz!

mutlu mesut pantolonumu almış bir vaziyette ayrıldım karumdan, taksiye binip eve gelecektim ki yahu hazır gelmişim hava da hazır iyiyken şöyle biraz dolaşayım dedim tunalı da, halbu ki hiç de sevmem, neyse şöyle cadde boyu yürüdükten sonra, madem yürüyerek geldim, yürüyerek de dönerim nolacak diyerekten bestekardan kızılay istikametine yola koyuldum. koyuldum ama gözüme bi şey takıldı bunu söylemeden geçmeyeyim hazır aklıma gelmişken, kuğulu park tarafından tunalıya girişte polis ceza yazıyordu yanlış yere park edenlere.. neye bi 25 yaşlarında bi çocuğa da ceza yazmış, çocuk polise çıkıştı, “abi hemen de ceza yazıyosun biraz beklesene ya” şeklinde dikkatimi çekti 10 saniye felan bekledim onları izledim, polis burada park yasak felan dedi. çocuk ise abi ben 3. bölge amirinin yeğeniyim niye ceza yazıyosun dedi tekrar. 3. bölge amirinin yeğeniymiş, ya acayip sinirlendim varya, orda hayır sen orospu çocuğusun aslında demek bile isterdim. ne yani bilmem kaçıncı bölge amirinin yeğeni olunca kanunlar senin için geçersiz mi oluyo? ya hani şu ben bu ülkede yaşamak istemiyorum diyenler varya, çok kızıyordum aslında onlara. ama onların açısından da bakmak gerek olaylara. şimdi en küçük şeyde bile yok ben şunun hamili yakınıyım diye hayatı zindana çeviren dallamalar var bir sürü. bilmem ne yakınım olur diye magandalık yapan hıyarlar, bi yerlere gelmek için birilerinin adamı olmak gerekiyor, insan bazen gerçekten sıkılıp patlayacak noktaya gelebiliyor, o yüzden şu lanet ülkeyi düzene sokacak birisi yok mu diye haykırmak istiyorum, tamam ben geliyorum ama daha çok var o zamana ya.. neyse şimdi sinirlemiyim, ama sinirlenmemek elde değil mi ya? en sevmediğim şeyi yaptırdı adam, küfrettim ya, bak küfrettiğim için kendime de kızıyorum şimdi, ama adamın dediğine bakar mısın, yeğeniymiş… ulan aslına yeğende suç yok, dayı mıdır amca mıdır her kimse onda asıl suç, demek ki öyle söylemiş, bi şey olursa adımı ver diye. aslında o dayı da da suç yok suç onu oraya atayanlarda, aslında suç onların bile değil biliyor musunuz? suç bizde, yani onları oraya atanları seçenlerde!!!!!!!

bu sinirle daha fazla dolaşmayıp kızılaya yöneldim. tam bestekarın sonunda önüme 5 kız takıldı, yani önüme takıldı derken ben yavaş yürüdüğüm için beni geçtiler, herhalde arkamdan geliyorlardı, neyse kızların benle bi alakaları yok zaten, olamazda!:) sonra yanımdan geçerken haliyle gözüm takıldı, o da nesi, beşinin saçları da beyaz! yani beyaz derken o kadar sarı ki aslında beyaz gibi duruyo, yani böyle bir iki dakika bakabilen ancak anlar sarı olduklarını ben o kadar bakmadığım için anlayamadım haliyle sarışın olduklarını. ve bir topukları var ayakkabılarının mubarek eifel kulesi gibi lan, bi insan nasıl yürür o ayakkabılarla, insan olun be!. neyse buraya kadar benim için herhangi bir sorun yok, bundan sonra da yok aslında ama sorun yaklaşıyor git gide diğer insanlar için. etrafta ne kadar insan varsa gözleri bunların üstünde, yahu ben bile rahatsız oldum, öyle hayvan gibi bakılır mı lan krolar! millet arabayla geçerken yola değil kızlara bakıyor resmen. o diilde en çok güldüğümde bu kızlar karşıdan karşıya geçerken onlarla ters istikamete giden bi sevgiliydi. kız herhalde erkeğin bu kızlara baktığını gördü önce suratını astı ve sonra çocuğu öyle bi cimcikledi ki evlere şenlik! çok eğlendim çoook. gerçi kız az bile yaptı hıyara.

artık tekrar kızılaya dönmüştüm, ama önler açık tabi, bu yüzden baya üşümüşüm, o yüzden soğuktan korunmak ve biraz ısınmak için dost kitabevine sığındım, maşallah içerisi ana baba günü iğne atar birinin kıçına batıcak, o derece! şöyle bi kitaplara göz gezdirdim, gözüme aras ören diye bir yazarın, hayaller ve rastlantılar adlı kitabı takıldı, etkileyici bi kapağı vardı, çevirip arkasını okudum hoşuma gitti, telefonumu çıkarıp not ettim adını, ama önce yüz yıllık yalnızlığı okumam gerekiyor, daha sonra ata kemal şahinin ikinci kitabi ben olmanın varlığındayı okucam, demek oluyor ki bu kitap biraz daha beklicek, varsın beklesin işi ne?

vücudum yeteri sıcaklığa ulaşınca çıktım dosttan artık eve gitme vakti gelmişti, karşıdan karşıya geçmek için ışıklara geldim, bi şey fark ettim ki bu ankara insanı çok sabırsız, yahu kırmızı yanıyo arabalar vızır vızır işliyo adamlar beklemiyo ya, bide böyle onarlı gruplar halinde felan geçiyorlar, otobüsler felan bi gün duramayacak orada katliam olucak bakın demedi demeyin, bakın diyorum 1 dakika beklerseniz kırmızıda hiçbir yere geç kalmazsınız korkmayın. oraya da polisleri dikmişler ama maşallah kök salmışlar herhalde hiçbir şeyle ilgilendikleri yok.

neyse eve gitme vakti geldi demiştim, artık dolmuşlara gidiyordum ki yahu bugün her yere yürüme gittim, kızılaydan eve de yürüme giderim ne var ki diye gaza verdim kendimi. evet kandırdım ve kızılaydan ta bahçeliye yürüyerek geldim… ve eve girip yığılıp kaldım resmen.

şimdi düşünüyorum da nereleri yürüdüğümü, bahçeliden beşevler 1km desek, kızılay tunalı arasına 2 km layık görüyorum, tunalı kızılay tekrar dolambaçlı yollardan 2.5 km, aynı şekilde kızılay bahçelide bi 2 km vardır rahat. demek oluyor ki bugün neredeyse 10km yakın yol yürümüşüm hem belirtmekte fayda var kullandığım tüm merdivenlerin türü yürümeyendi. ne sağlıklı bi gün benim için, baksana yazı bile ne kadar uzadı ya… neyse bu konuda söylemek istediklerim bu kadar!

20 Feb
2009
Kategori: hayat    |    Saat: 12:24
Yazar     |    Comments Off on aşk ve sevgililer günü

aşk ve sevgililer günü

aşk ve sevgililer günü nam-ı diğer on dört şubat. aslında bu kadar birbiriyle ilintiliymiş gibi gözüküp de aslında alakasız olan başka iki kavram var mıdır? düşünün bakalım, bulursanız bana da haber verin olur mu?

şimdi aşk diyince akla ne gelir? bol gülümseme, sıcaklık, daha fazla gülümseme, sevgi, saygı, sadakat, destek, içtenlik, karşılıklı anlayış, karşılıklı anlayışsızlık, utanma, çekinme, kıskanma, korkma, deli cesareti, sarhoşluk, uzak durmak, reddedilmek, kabul görmek, mutluluk, paylaşım, birlik, beraberlik bir sürü şey geliyor değil mi? ya da delilik bile olabilir. çünkü insanın gözünü tamamen karartan ve başka hiçbir şey düşündürtmeyen ne olabilir bu hayatta. yani aşk kelimesi icat edilmeseydi acaba insanlar bu duygularını nasıl ifade edebilirlerdi, ki aşk bile bazı zamanlarda yetersiz kalabilir, o zaman da gözler imdada yetişir… evet gözler, onlar yok mu? aslında her şey onlarda saklıdır. değil midir?

yani kişi aşıksa gerisi teferruhattır diyebiliriz. ama bir de on dört şubat var, adına da sevgililer günü deniyor. kökeni hristiyanların kutladığı “st valentine’s day”e dayanıyor. hatta dayanmıyor direk kendisi. bu hristiyanların dini bir bayramı tıpkı noel gibi. hikayesi ise roma’da yaşayan valentinin sevdiği kişi tarafından reddedilip intihar etmesi ile başlıyor. vasiyeti ise ilginçtir, “kalbimi sevgilime gönderin” bu tarihten itibaren yayılıp tüm dünyada kutlanmaya başlamıştır. hikayeye baktığımızda üzülmemek mümkün değil, keşke herkes sevdiğine kavuşabilse değil mi? bak burda aklıma murat erşahinin kitabında okuduğum bir cümle geldi, hemen arz edeyim.

“hayatta en çok sevdiğinizin sizi sevmemesi. illa sizi sevmesi gerekmiyor tabii; ama düşünün bir; o da sizi sevse  her şey kolaylaşırdı değil mi? trajedi budur işte.”

evet gerçekten trajik zaten hayat dediğin trajedidir. ama bazen olmaz, elinizden bir şey gelmez, ama yine de sevebilirsiniz çünkü bu yalnızca sizin elinizdedir. valentinde keşke öyle yapsaymış, sonuç itibariyle bir hayata son vermek ne açından olursa olsun hiç hoş değil. ne diyodum, konuyu dağıttım bak.

şimdi benim anlamadığım, aslında anladığım fakat anlam veremediğim; aslında anlam da verip gereksiz bulduğum, samimi olacak olursam gereksiz bulmadığım fakat bir şeylerin yanlış olduğunu hissettiğim olaya gelelim.

bakın bugün sevgililer günü yani on dört şubat. bugün birbirinizi daha çok sevin, hediyeler alın birbirinize, yemeğe çıkarın sevdiğinizi… bugünü çok mutlu geçirin. tamam kabul ama neden? diğer günlerden farklı kılan nedir bizim için? neden diğer günlerden farklı olsun ki? tamam her gün birbirinizi bazı özel günler kadar sevemeyebilirsiniz buna hak veriyorum ki ben severim orası ayrı. ama bu gün neden on dört şubat olsun, neden dokuz mayıs veya on mart değil? yani sırf birileri bugün sevgililer günü, aşkın, sevginin, mutluluğun günü dediği için o gün bizim için öyle mi olucak? yahu hiç dünyada ki bir milyar insan için aynı sevgililer günü mü olur? birbirinize daha sıkı sarılacak onlarca gün varken tüm şirinlikleri on dört şubatta yapılmasına anlam veremiyorum, her yer kırmızılarla süslenmiş, kalplerden geçilmiyor. aman ne büyük iş! yahu sizin sevgililer gününüz on dört şubat değildir ki. onu ilk gördüğünüz, ilk göz göze geldiğiniz, ilk elini tuttuğunuz, ilk ona onu sevdiğinizi söylediğiniz, arkadaşlığınızın başladığı, evliğinizin başladığı, ilk öpücük, ilk sarılma, ilk beraber göz yaşı dökmenizdir sizin sevgililer gününüz. acaba şu hayatta sevgililer gününü hatırlayıp, evlilik yıldönümünü unutan yok mudur? kesinlikle vardır. çünkü sevgililer gününü sizin hatırlamanız gerekmiyor, sizin yerinize hatırlatıyorlar zaten, ve büyü orada kayboluyor işte. eğer sevgililer gününde hediye alıyorsanız, aslında hediyeyi siz almıyorsunuz, onlar alıyor… yemeğe çıkıyorsanız, siz çıkarmıyorsunuz evet onlar… yemeği bile siz seçmiyorsunuz onlar seçiyor, hangi müziği dinleyeceğinizi de onlar seçiyor. çok garip değil mi? ve biz bunun farkına varamıyoruz… yılın o günü nedense birbirimizi ne kadar çok seviyoruz değil mi, hadi hediyeler alalım, bugün birbirimizi daha çok sevelim diyen milyonlarcası var. ama bunun yanında bunu yapıp aslında bunların yapılması gereken özel günleri unutan… benim anlam veremediğim şu belki de, neden birbirimizi bu kadar çok sevdiğimizi belli etmemiz için on şubat beklenir. yani içinizden güzel bir süpriz yapmak gelse şubat ayında, on dört şubat beklenir. bu mudur sevgi, aşk?

al işte sinirlendim, yazamıcam daha fazla. tamam sevgililer günü hoş bir gün olabilir, tabii ki beraber vakit geçirmek, ona onu ne kadar çok sevdiğinizi söylemek, ufak yüz gülümsetici bir hediye almak, hepsi çok güzel şeyler; fakat bunları neden on dört şubatla sınırlandırıyoruz ki? neden aşkın büyüsünü on dört şubatın karanlığında öldürmeye çalışıyoruz?

17 Feb
2009
Kategori: hayat    |    Saat: 20:21
Yazar     |    1 Yorum

son bir ağıt

dudaklarımın arasından çıkan dumanı sigara dumanı mı sanıyorsun?
içim yanıyor, yüreğim yanıyor, benim ateşimindir o duman.

alevlerimin içinde kül olan ruhumdur o duman.
yüzüme yüzüme çarpan gerçeklerin izlerinden son kalanlardır, yeni taze yaralardır.
yaşadığım her günde biraz daha artandır.
sokaklardaki seslerdir…
ölen çocuklardır, yaşarken gömülen kadınlardır, kurban olan erkeklerdir.
gözyaşlarımın yanağımdaki izidir.
ölümdür… karanlıktır… sondur…
betim ateşim, benim dumanımdır.
eriyip giden mumların hafif boğucu kokusudur.
beynimin içinde tekrarlanan ağrılardır, sancılardır.
acıdır o… üzüntüdür…
kendini kaybetmenin, sarhoş olmanın bile faydasız kaldığı zamandır.
savaşmayı sonuna kadar istemek ama bir yandan da kaçmayı düşünmektir.
isyanımın son sözüdür, idamımdan önce son bir istektir.
uğruna yaşanılacak bir sebep, uğruna ölünecek bir sevgidir.
o ki yoktan var eden, var olanı yok edendir.
karmaşanın kalbidir, karmaşanın nedenidir.
benim parçamdır o…
aşktır… aşık olmaktır…
ölümdür… karanlıktır… sondur…

benim ateşim, benim dumanımdır.

son bir ağıttır o…

15 Feb
2009
Kategori: site    |    Saat: 12:09
Yazar     |    Comments Off on kategoriler

kategoriler

evet farkındayım eski kategori şeması çok güzeldi, hatta mükemmeldi tamamen katılıyorum size. ama bazen değişim gerekli değil midir? hem hazır dizaynda değişmişken bunu da aradan çıkarayım dedim fena mı olmuş? tamam ama uzatmayın eskisi kadar nükteli, yüz gülümsetici ve mesaj verici değil biliyorum. ama eski kategorilerde bazı yazılar istemeden de olsa ucu açık kalıyodu. gerçi henüz bu kategorileri de tam düzenleyebilmiş değilim, mesela bunu hangi kategori altına yerleştireceğim ki? futbol mu? hiç sanmıyorum, gündelik desem? en iyisi mi site diye kategori koyup oraya kaldırayım başka yolu olmucak. hem eski kategorilendirme de filmlerin ve futbol maçlarının “seyredi.yorum” da olması bence hoş olmuyodu tamam ikiside seyirlik fakat ayrı şeyler neticesinde bu yüzden şimdi ki hali tam kategorileri yansıtacaktır diye düşünüyorum, şu an da sadece düşünebiliyorum, işe yarayıp yaramayacağını zaman gösterecek, çünkü daha kategorilendirilmemiş bir sürü yazı var.

ama eskileri de özlemeyeceğim değil ha. yaşamı.yorum kategorisiyle beraber az dertleşmedik ya ey gidi günler.. neyse gün gelir bakarsınız yine beraber oluruz, kim bilir..?

13 Feb
2009
Kategori: film    |    Saat: 21:50
Yazar     |    1 Yorum

slumdog millionarie

tamam hint filmi dedik de öyle durup dururken o iğrenç sesleriyle şarkı söylemeye taklalar atmaya başlayan erkekimsi ve kadınımsılar yok. zaten yönetmeni de hintli felan değil, kendisi bizzat danny boyle olur. böyle değil lan boyle yanlış anlaşılmasın. zaten kendisini pek bi severim. beach ve 28 days later gibi sevdiğim iki filmi de o yönetmişti, ayrıca yine 28 weeks laterin prodüksiyonluğunu üstlenmişti ee zaten demeye gerek yok trainspotting gibi bir şaheserde kendisinindir, açıkcası tekrar bu kadar kaliteli bir film yapmak için baya bekledi trainspotting taa 96 yapımı bir film. neyse çekim ekibini yalayıp yuttuktan sonra filme gelelim.

filme ilk baktığımızda fakir ama gururlu gencin kim milyoner olmak ister yarışmasına katılımı ve kazandığı ödül var, daha doğrusu nasıl kazandığı son soruya kadar gelebildiği. hile yaptığı düşünülüp göz altına alınca hikayesiyle beraber sorular geliyor, o zaman anlıyoruz ki her soru hayatının belli dönemlerinde karşısına çıkmış ve arka planda bir aşk hikayesi var. aşk ama ne aşk, taaa küçük yaşlardan başlayıp geçen yıllara rağmen sönmeyen…

aşk dedim de bak aklıma ne geldi. yahu tüm şarkılarda, kitaplarda, filmlerde her yerde aşk var be gülüm. onu geçiyorum mutlulukta aşkın ne kadar katkısı varsa, mutsuzlukta da o kadar aşk var, değil mi? gülmekte olduğu kadar göz yaşında da aşk var, yok mu yalan mı söylüyorum? yani düşünüyorum da her şeyde bu aşk denilen, olgu mudur olay mıdır her ne haltsa o varya. eğer aşk olmasaydı ne kısır bi dünya olacaktı hiç düşündünüz mü? şimdi aklıma takıldı bak, acaba tanrımız dünyayı yarattığında bu aşk olgusunuda mı yarattı, yani nasıl bi şeydir bu? yoksa insanlar yaşadıkça mı ortaya çıktı bu bağlılık? sanırım buna kafa patlatsamda bi sonuca varamayacağım. ama öyle değil mi? nerde bi insan, bi hikaye var; başrol daima aşk değil mi? nedir bu üç harfli kelimeyi bu denli önemli kılan acaba?

neyse filme dönelim, film varoşlarda yetişen ve anneleri öldürülen jamal ve salim üzerine kurulu, ancak baskın karakter jamal. jamal annesini müslümanlara yapılan saldırıda kaybediyor ve latikayla bu esnada tanışıyorlar ulan daha ufacıklar ama aşık oluyorlar hemen:) aynı şekilde latika da varoşların çocuğu ve onun da ailesi öldürülüyor. film bundan sonra küçük latika ile jamalın yaşadığı aşkı derinlemesine inceliyo, öyle ki onları ayıran yıllar onları birbirinden uzaklaşıtırmıyo tüm yaşananlara rağmen sevgileri hep baki kalıyo, sonunda da mutlu sona ulaşıyo zaten. taa 10lu yaşlardan 20lere kadar. bu dönemde jamal ile salimin hayatta kalma mücadalesi, iki kardeşin birbirlerine olan bağlılıkları gösteriliyor. jamal en büyük kazığı kardeşinden yese de yine zamanı geldiğinde en büyük iyiliği ondan görüyor. diğer yandan filmi izlerken hiç yorulmuyorsunuz, acaba şimdi ne olacak diye pür dikkat kesiliyorsunuz. geçişler çok başarılı. zaten yok şöyle olsaymış yok bu niye böyle olmamış tarzı eleştiri yapacak değilim, haddim de değil.

filmde geçmişe yapılan vurgular çok hoş olmuş, mesela final sahnesinde ki soruyla, jamal ve salimin geçmişte yaptığı bir konuşma, yüz gülümsetici. kısaca izlenesi ve izlettirilesi bir film olduğunu düşünüyorum.

söylemeden geçmemeyim, hint filmi dedik böyle saçma danslar taklalar yok dedik ama dayanamamışlar film sonuna saçma sapan bi şeyler serpiştirmişler gene. ama olsun sonuçta hintliler yadırgamamak lazım.

ha bu arada tahminim oscarda aday olduğu en iyi film oscarı için the curious story of benjamin button ile yarışacaktır, brad pittli buttonı henüz izlemedim ama şimdiden tahminimi o küçücük çocuklar için slumdogtan yana kullanıyorum, nasıl güzel, doğal oyunculuktu o öyle, e genelde en iyi filmi alanların en iyi yönetmeni de aldığını varsayarsak boyleun, finchera karşı şanslı olduğunu söyleyebilirim.

12 Feb
2009
Kategori: hayat    |    Saat: 23:19
Yazar     |    Comments Off on ağlamak

ağlamak

bu gece bi şarkı dinledim ve çok hoşuma gitti.

“gözlerinden akmasa kalbinden akacak, dışarıya vurmasa içinde kanayacak.”

gerçekten de öyle olmaz mı bazen?