16 May
2009
Kategori: spor    |    Saat: 20:41
Yazar     |    Comments Off on detroit pistons

detroit pistons

evet ne zamandır detroit dosyasını açacaktım, ha bugün ha yarın derken sezon bitti ben ancak yazabiliyorum. gerçi yazacak değildim fakat geçtiğimiz hafta efsane koç chuck dalyi kaybettiğimiz için ufakta olsa bi detroit yazısı şart olmuştu.

6 yıldır üst üste konferans finali gördükten sonra bu sene önce zar zor playoffa kalınıldı, sonra da beklenildiği üzere hayvani cleveland tarafından süpürüldü detroit. peki neden? sezon başında yapılan koç değişikliğiyle philips saunders gönderilmiş yerine tecrübesiz fakat detroiti iyi tanıyan yardımcı koç michael curry getirilmişti. bu, takımın patronu ve eski efsanevi oyuncusu joe dumarsın her zaman oynadığı kumarlarından birisiydi. ancak ne yazık ki son yıllarda olduğu gibi yine hüsranla sonuçlanacaktı bu değişiklik. evet detroit gibi yıllardır nbayi forse etmiş ve zirveye oynayan bir takım için çaylak bir koç getirmek ne kadar mantıklı bir hamle tartışılır. eğer takımında rasheed wallace gibi iri kıyım bir hayvan varsa bunu iki kez düşünmelisiniz.

aslında detroitin yıllardır süre gelen hanedanlığını sadece bu hamlenin sona erdirdiğini söylemek mümkün değil. hemen sezon başına dönelim, yaz döneminde takımda ki herkesi gönderebilirim diyen dumars takımda önemli bir değişiklik yapmamış ve zaten kalbur üstü olan uzun rotasyonuna tarihin en pasif 1 numaralarından kwame brownı eklemişti. gerçi nba tarihinin en iyi üç jenerasyonundan biri olan 2003te milicic seçen de kendisi değil miydi? daha sonra sezon başladıktan sonra stuckeyninde gelişimini göz önüne alarak billups denvera gönderildi ve beklenen süper star geldi. iverson. evet tartışmasız nbanin en büyük yıldızlarından birisi takıma katılmıştı. dumars bu kumarı oynayarak bir taşla birden fazla kuş vurmayı hedefledi. bunlar şüphesiz ki, stuckeynin oyun gelişiminin billupstan çok iversona benzemesi, sezon sonu bitecek kontratla beraber 2010 pazarı için açık yaratmak, yine yüzüksüz iversonın yapacağı patlamayla tekrar finallere yükselebilmek ve detroit seyircisine tekrar gerçek bir süper star izletmek olabilir. tüm otoritelere göre bu bir kumardı, çünkü bariz bir şekilde iverson ve detroitin oyun stilleri birbiriyle alakasızdı. detroit takım oyununu benimsemişken, iverson ise topu daima elinde isteyen bir yıldızdı. ama ortak bir amaç uğruna yani şampiyon olmak ve yüzük kazanmak için ortak bir payda da buluşabilirdi. belki 1-2 maç olmadı 1-2 hafta işler iyi gitti ancak sonunda detroitin lastikleri patladı ve durdurulamaz düşüşü başladı. bu dönemde kimin ilk beş çıkacağı konusunda da şiddetli tartışmalar yaşandı. stuckey benche geri döndü fakat iverson takımı iyi yönetemiyordu, daha sonra hamilton, iverson ve stuckeyli kısa ön alan denendi bu seferde savunmada zayıf kalındı. bu sefer hamilton hoşnut olmasa da benche çekildi takım için ve bu dönemde 30 sayı ortalama tutturdu. derken iverson sakatlandı ve stuckey ile hamilton ilk beş çıkmaya başladı ve bu dönemde detroit gerçekten iyi bir seri yakaladı düzelir görüntüsü verdi. michael curry kararını vermişti, iverson sakatlıktan döndükten sonra benchten oyuna girecekti. yaklaşık 1 aylık aradan sonra sahalara kenardan gelen iverson tabii ki bu durumu kabullenecek durumda değildi, 2 maç oynadıktan sonra sakatlığını bahane ederek sezonu kapadığını açıkladı. sonuç olarak iverson çaylak sezonundan bile kötü bir sezon geçirdi diyebiliriz. tabii ki bunda çaylak koç curryninde payının olduğunu vurgulamak gerekiyor, onun yerinde daha tecrübeli bir antrenör olsaydı eminim ki olaylar daha kolay halledilebilirdi.

evet dumarsın oynadığı bu kumar tamamen elinde patladı diyebiliriz. diğer yandan detroitin çöküşünün tek sebebi de curry ve iverson değil tabii ki. rasheedin artık kimseyi umursamaz tavırlarına disiplinli detroit takımını da alet ettiği su götürmez bir gerçek. düşünsenize bu takım kendi sahasında newyork ve minesotadan 40 sayı fark yiyebilir mi? taraftarlarda sezon boyu sabretseler de onlarda kaçınılmaz sonun geldiğinin farkındaydılar. son 5 sezondur palaceda kapalı gişe oynayan detroit sezon sonuna doğru bir miami maçında taraftarlarınca yalnız bırakıldı. aslında detroitin çöküşünün veya daha fazla zirvede kalamayışının sebeplerinden biri de dumarsın 2003te yaptığı draft felaketiydi, milicic şimdi ne yapıyordur acaba?

sonuç olarak bakarsak bu sezon sonunda iverson ve rasheedin kontratları sona eriyor, kwamenin de kontratı opsiyonunu kullanırsa ki kesin kullanacaktır ona bu parayı başka kimse vermez; gelecek sene bitecek. bu demek oluyor ki 2010da 2 süper star için salary capte yeterince boşluk olacak. bakalım dumars yine olmayan ülkeyi mi arayıp kumar mı oynayacak? yoksa doğru bildiğini yapıp takımın tekrar mı yapılandıracak. 2010da yaşanacak bir hayal kırıklığı dumarsı da koltuğundan edebilir çünkü dumars kumar konusunda, rasheede(04 şampiyonluğu) karşılık milicic ve iversonla 2-1 geride. bekleyelim görelim.

8 May
2009
Kategori: hayat    |    Saat: 17:05
Yazar     |    Comments Off on arkadaştan ayrılmak

arkadaştan ayrılmak

hayatta en acısıdır arkadaştan ayrılmak onu kaybetmek, yeri geldiğinde sevgiliden ayrılmaktan çok kor adama. sevgiliden ayrılmayı çok gördüm de arkadaştan ayrılmak şu günlerde çalınıyor kulağıma, ne acı ki gözlerimle görüyorum her bir karesini, içim acıyor anlatamıyorum derdimi. hepsi üst üste geliyor. hayatımın en belirsiz, mutsuz, karmaşık ve gerizekalı döneminde en ihtiyacım olduğu anda birer birer uzaklaşıyorlar. hele öncesi yok mu? her şeyin artık kabullenildiği an, gözler donuk; sözler soğuk… beraber geçen günleri, ayları, yılları; kısaca yaşanmışlıkları düşündükçe acısı daha da katlanıyor. insanın içesi geliyor fakat içecek birilerini de bulamıyor. arkadaştan ayrılmak denilen şey adamı sudan çıkmış balıktan beter eder. içine düşülen boşluk ne benzer sevdiğinden siktir yemenin efkarına, sınıfta kalmanın üzüntüsüne… konuşturmaz… anlatılmaz ancak yazılmaya çalışılır, o da becerilmez…

6 May
2009
Kategori: hayat    |    Saat: 03:55
Yazar     |    Comments Off on hayata dair

hayata dair

i could stay awake just to hear you breathing!
watch you smile and you are sleeping
while you’re far away and dreaming
i could spend my life in this sweet surrender
i could stay lost in this moment forever
well, every moment spent with you
is a moment i treasure

well, i just wanna be with you
right here with you, just like this
i just wanna hold you close
feel your heart so close to mine
and just stay here in this moment
for all the rest of time…

“ulan” ya ne diye girdim bak ne yazdım. ne olursa olsun bu benim suçum sayılmaz. evet evet tek suçlu şarkılar. tamam peki şarkıları geçelim. insanın hayatında bazı anlar olur ya hani hiç bitmesini istemez, ama sonunda da her zaman biter. o anlarda nasıl huzur kaplıdır insanın içi değil mi? dertmiş, tasaymış varsa bile umrunda değildir insanın. ama hayatta o kadar gariptir ki o bitmesini istemediğin an her zaman biter. bazen mutlu bazen de mutsuz, acı verici. ama dedik ya hayat bu diye, her zaman oyununu oynar ve genelde bu anlar hep acıyla yerini alır insanın hafızasında. içi sızladığında, gözleri daldığında, yalnız kaldığında hep o sızı çıkar ortaya, namussuz hayat zaten hep tek başınayken, yalnızken yakalar seni. hayatta binlerce düşünülmesi gereken şey varken olmaz, yapamazsın.

“o değilde ne diyorum yahu ben yine? ben nerdeyim, siz kimsiniz, burası neresi? ışıkları kim söndürdü? doktor bey duyuyor musunuz? size söylüyorum. dur nereye. ah bu akrepler. tamam geçti.”

24 Apr
2009
Kategori: dizi    |    Saat: 19:35
Yazar     |    Comments Off on prison break kaldığı yerden

prison break kaldığı yerden

evet farkındayım buraya eskisi kadar vakit ayıramıyorum, halbu ki yazacak ne çok şey var değil mi? vaktim yok belki dicem ama, ondan bol bi şey yok hayatımda, neyse hayatta bunlar var. zaten farkındayım okur kitlemin -ki öyle bir kitle olup olmadığı soru işareti- azaldığının neyse yahu muhim değil, insanlar kendileri pişirip kendileri yiyebiliyorsa o halde bende kendim yazıp kendim okuyabilirim değil mi? boşver ya konuya odaklanalım biz.

evet 8 hafta mı olmuştu ara vereli prison break? evet 8 diye hatırlıyorum fakat bana çok daha uzun gibi geldi sanki, herhalde tam adrenalinin ortasında ara vermelerinden kaynaklanıyor. eğer herhangi bir değişiklik olmadıysa 6 bölüm sonra bitecek zaten. bence pasif geçen 3. sezondan sonra 4. sezon tam gaz başlamıştı, muhtemelen dizinin bu sezon sona erecek olması 3. sezonla başlayan azalan rating değerleri, 4. sezonla yükseldiyse de ilk iki sezon kadar tavan yapmayınca yapımcılar bu kararı almış. evet prison break 17. bölümüyle bu hafta geri döndü. zaten ancak dün izleyebildim, malum elektrikler yoktu!

kısaca ilk 16 bölümde akılda kalanları irdeleyelim. sezon başında iç güvenlikten don self, kaçaklarımıza hayatlarını yeniden kazanmaları için scylla denen cihazı companyden ele geçirmelerini istiyordu, önce tek kart zannedilen scyllaya daha sonra 6 kart ile ulaşıldığı anlaşıldı bölümler geçtikçe. ve scyllanın sanılanın aksine devlete karşı olan tüm abzurdlerin listesi olmadığı anlaşıldı. companynin nasıl bir şirket olduğu, scyllanın nasıl ele geçirilebileceği işlendi. micheal bir yandan hastalığını diğer yandan dehasını izledik. brad abimizin aslında ne kadar delikanlı olduğunu öğrendik. mahone öcünü alırken hiç acımadık o aygıra, az bile itoğluna. t-bag’in diğer yüzünü gördük… her şey sona erdi derken don self’in ibneliği her şeyi bok etti başa döndürdü dedik. bu sefer olay dolandırılanların self’ten öclerini almaya dönüyordu ki, self de kaptırdı scyllayı. kaderin cilvesine bakın ki scyllasını geri isteyen company self ve kazıklanan ekibi scyllayı geri almaları için aynı ekipte buluşturdu. tabi aşıkları da izlemeyi ihmal etmedik, sarah ile micheal bi türlü istedikleri tekne yolculuğuna çıkamıyorlar, halbu ki ne kadar yaklaşmışlardı değil mi? her şey birbirine girdi derken ortaya michael ve burrowsun öldü sanılan annesi çıktı companynin bir ajanı olarak her şey boka sardı ve ara verdi dizi. evet bu kısır paragrafla geride kalan 16 bölümü tamamen özetlememiz imkansız ama genel olarak böyle geçti.

evet gelelim 8 haftalık aradan sonra ki 17. bölüme; michealın annesi dedik, anası meğer yaşıyormuş ve company ajanıymış hatta ve dahası scyllayı bunlardan çalan onun ekibiymiş. ama generale yapılan suikast sonucu dikkatleri üzerine çekti. ayrıca kardeşinin ameliyatı karşılığında scyllayı geri getirmek için company ile anlaşan burrows, micheal’ın companynin elinden kaçmasıyla iyice isyan etti. unutmadan ekleyelim micheal’in beyin ameliyatını company yapmıştı. ileride ki bölümlerde burrows ile michael karşı karşıya gelebilir. diğer grupta scylla ile ilgili gelişmeler kaydedemeyince company tarafından sevdikleriyle tehdit edilince ipler iyice gerildi. diğer yandan annesiyle buluşan burrows ekipten 2 gün süre istedi, annesinin scyllaya sahip olduğunu ve companynin başına geçeceğini söyledi. tabi bu grupta inandırıcı bir etki bırakmadı. annesi burrowsa bir daha görüşemeyiz dediyse de burrows bir kez daha annesini görmeye gitti. -bu ne ya o kadar ara ver, atraksiyonlu bölümler çek sonra geri döndüğün bölüme bak neredeyse uykum gelecekti. hatta belki de ilk defa kaç dakika kalmış diye süreye baktım. gerçektende öyleydi ama sıradan bir bölüm gibi geçti diğer 16 bölüme bakınca hatta ve dahası 4. sezonun en silik bölümüydü diyebilirim. aslında diyemem çünkü bombayı her zaman ki gibi sona saklamış ibneler olana bakın siz.- fakat bağlantılarının ortaya çıkmasını istemeyen annesi burrowsu öldürün talimatı verdi. ulan yapılacak bu mu kadın! sen o kadar çocuklarından uzaklaş uzakta ki yalnız kadını oyna, bunu onlar için yaptığını anlatmaya çalış, sonra da adamlarına indirin de. anlamak güç ve zor bakalım gelecek bölümde namlunun ucunda ki burrowsun kaderi nolacak.

12 Apr
2009
Kategori: gündelik    |    Saat: 22:51
Yazar     |    1 Yorum

giden günlerim oldu

giden günlerim oldu
seni anmadım yola bakmadım hala
dile gelmeden düşlerim yalnızlığa
susmanda yeter ki son vermem için hayatıma
tüm güllerim soldu…

heytt tutmayın, dur bi dakika ben bunu demicektim, giden günlerin ardından şeysi olacaktı başlığım, n’apayım? müziğin ritmine bıraktım kendimi..ne komik şeyim ben öyle! o diilde bu yazının biteceğini herhangi bir şekilde garanti edemiyorum kendime, öyle bir hafta geçirdim ki, felaket yorucu yahu, ya bak işte o kadar yorgunum ki vereceğim örneğin filmin unuttum. yaşlanıyorum artık beyazlarımı saklayamıyorum artık, çözümü buldum neyse kendime saklıyorum bu abzurd çözümü esasen çözüm felan değildi zaten. 5 dakika sonrası (bu süreçte vermek istediği örneğin filmi aklına getirmeye çalışır getiremez, adamı düşünür aklına gelmez, hani geçen yıl arenanın kapağında da vardı der, ıııhh olmuyo, tamam buldum şu filmde oynamıştı, o filme gireyim, ordan adını sonra da filmolojisini çıkarırım der, imdbye girer tam o sırada adam da, film de oynadığı karakterde gelir aklına kapatır imdbyi.) makiniste ki trevor gibiyim lan ayakta uyuyorum ama uyuyamıyorum nasıl bi yorulmadır bu. neyse ya ne diorum ben. giden günlerin ardından, evet evet başlık bu olacaktı. şimdi şöyle bi geçmiş haftanın analizini yapsak hiç fena olmaz değil mi? olmaz olmaz, elimde bolca malzemem var, uzun zamandır da yazmıyorum her yerim gıcırdıyor (espri) paslanıcam yakında.

pazartesi nolduğunu hatırlamıyorum ama öncesi var, cuma günü! ulan sınavlar geliyo gidip ders çalışayım dedim kütüphanede ayıptır bu yapılan bana! 40 kişilik sıramı olur! ee naptım ben? tabii ki beklemedim, eve geldim film felan izledim, çalışmadım yani, neden çalışayım ki? öğrencilik felan 21. yüzyılda gereksiz şeyler bunlar.

dur bak hatırladım pazartesiyi, sınavlar diyodum ya, sınavlardan patlayacağını bilerek yaşamak çok berbat bi şey, bende muhtemelen 0 ila 10 arasında not alacağımı bildiğim için okula gidip bi dersi bırakma işlemlerimi başlattım, bakalım hayırlısı.

sevgili günlük, bak ne dicem sana! aa işte beklediğim sahne, günün birinde hep bunu demeyi hayal etmiştim, gitti içimde ki ukte. hep bu dayatılmadı mı ki bize yıllardır? dizilerde filmlerde, genç kız veya erkek ya yalnızlıktan ya da romantiklikten bi şeyler yazar günlüğüne, romantik versiyonu “sevgili günlük bugün çok mutluyum biliyo musun? bugün gözlerimi kapadım, o da kapadı, öle dudaklarımızı birbirine değdirdik!”  şeklindedir, gençlik işe, ulan ne güzel işte ne bok atıyosun çocuklara. bide garibim yalnız vardır, “ulan ya günlük böyle hayatın ağzına sıçım tamam mı lan”. aslansın yürü be! bide çok anarşist birileri vardır her filmde, “olm günlük lan bugün acaip şeyler oldu bi bilsen, ayşe vardı ya hani önümde oturan kız, otururken kalem koydum, kalem kıçına battı nasıl güldük bi bilsen”, orta okul 6. sınıf! neyse ya ne diyorum lan ben, ama başta dedim geberiyorum diye, aha da geberdim. gebermek demişken, ulan benim uluslararası falcım sarah vardı ya, karı mail atmış bırakmıyo yakamı, 21 nisanı bekle diyo hayatımın en şanslı/mutlu günü olacakmış, ulan sarah sözüm sana, bak dediklerin çıkmazsa sıkıştırırım seni tenhada, yer misin… yemez misin…

salı günü de kaçınılmaz son vardı işte, alperin politikıl sosyolojisi olarak söylediği aslen siyaset sosyolojisi olan sınav vardı, iki soruya da alakasız yanıtlar vererek başım dik bir şekilde terkettim sınıfı, terkettim de bi boka yaradı mı? nerden yarasın lan.

sevgili günlük! çarşamba günü çok değişik şeyler oldu, bak ne dicem dinle bi! yok lan nerden olsun, çarşamba günü 12312. matematik savaşı vardı, ne yazık ki yine yeni ve yeniden ağır hasar ve kan kaybıyla kapattım sınavı, son çare çıkarken soru kağıdımı o anda kalenin kapısı görünüme bürünmüş çöp tenekesine attım ama noldu kıçım göğe mi erdi? hayır.

yahu günlük perşembe günü acayip uykum vardı ama niye hatırlayamıyorum, hocanın yanına bile gidip bi şey sorduğumda ilk söylediği şey dün gece uyumadın mı oldu. “evet hocam sabaha kadar ders çalıştım inanmazsınız!” dur ama ya bunun dünü var daha, çarşambaya back to the future yapalım hemen. doktor, akım kapasitörü çalışıyor mu? tamam uçalım o zaman.

uçtuk. bunlar benim suçum değil, şu an bayığım ve bayılıyorum böyleyken bi şeyler yazmaya, bana ne! çarşamba günü savaşı kaybetmiş komutan gibi başım eğik döndüm odama, ulan var mı kolay pes etmek, biz kanuninin torunlarıyız bee diyerekten ders çalışmaya koyuldum, ilginçtir ki ders çalışmak için kendimi 4 saat motive ettim ama yalnızca 2 saat felan çalıştım, ama dedim ya 21. yüzyıldayız, ders de neymiş! işte 1. saati devirmiş tam gaz gidiyordum ki kaan yanaştı tüm olacaklardan habersiz, hadi dışarım çıkalım lan iki tur atarız diye, iyi dedim zaten biri bişe dese de kalksam diye bahane arıyorum, yemek de yeriz zaten gece uzun, akşamda maç var onu izleriz gelince gece uzun ders çalışırız sonra. bla bla, işte öğrenciliği bu yüzden çok seviyorum ya. neyse ben neden bilmiyorum böyle alakasız bi şıklık içine girdim, bilmiyorum ben demiyorum onlar öyle diyo, ceketimsi montum, kaşkolum felan, kaşkolu da niye taktıysam ama soğuktu ya, neyse hadi geçtim hepsini, uyumlu olmuşum felan fişman çıktık ötekilerin deyimiyle yediye! pizza hutın önündeyiz ne yesek diyoruz, “hadi sınırsız çakalım lan” “yok ya kfc takılalım sakin sakin” vb 10 cümle ardından 12 metre ileri sonra tekrar geri gelip pizza hutta sınırsıza karar verdik, henüz olacaklardan habersiz… neyse ben açılışı 3 dilim ile yaparken genç kaan çorba yedi, derken bu 3ler devam etti kaanında katılımıyla, ta ki 14 dilime 11 dilime kadar. artık üst sınıra gelmiş vaziyetteyiz, ama nasıl reziliz para yok içecek alamıyoruz 9ar lira pizzalara verecez 20 liradan 2 lira artıyo, maşallahı var pizza hutta bedava aldığı içeceği 3.5 liradan satınca, kavuşamadı sevdamız, neyse artık ölmeye çok yaklaştığımızda gücümüzü birleştirip bir su bir de bardak aldık! (kahkaha efekti) onu da bölüştük ama nasıl? ellerimi yıkamaya gidecem kaan pusuda suyu bitirecek direk! yer mi lan anadolu çocuğu! suyu içtim gitmeden! içtim de pişman oldum sonra, sen o kadar parana kıy pizza hutta su al, sonra suyu iç tuvalete git işe, olacak iş mi lan bu! (tamam farkındayım iğrencim, ama komik yahu güldük resmen) yaptığım hatayı farkettiğimde çok geçti. neyse artık o kadar yedik ki bi ara adam gelip  önümüzde ki servisleri kaldırdı, bi adet üstü boş masa ve biz kaldık, hadi lan bi tur daha çakalım diye gaza verip kalktık, ben 14 dilimle zirvede olmanın verdiği güven ile bi tabak makarna ve  1 dilim pizza aldım, kaan da mağlubiyeti kabul etmiş şekilde 2 dilim aldı, yani bu durumda son pizzalara gitmeden birinciliğim garantiydi! makarnamı bitirip artık doyumun son noktasına geldiğimde tek dilim pizzaya baktım, baktım, baktım. o an ondan bir dilim alsaydım, ifrata kaçmış olmanın psikolojik baskının yanı sıra midemin artık kaldıramayacağı bir ısırık almış olup her şeyi berbat edebilirdim, almadım ama her şey olduğunca kaldı. bu sırada kaan 2 dilimin birini bitirmiş ikincisine hazırlanıyordu, dostluk kazansın anlayışı çerçevesinde yemediğim dilimi kaana uzatarak beraberlik şansı tanıdım, bir yandan da hadi olm yaparsın şeklinde gazı veriyorum yavaş yavaş. ikinci dilimini yiyor ama sanki yemiyor, pizza bitmiyo bildiğin… artık o da doyum noktasına ulaştığı için kendisine tanıdığım beraberlik şansını kullanamadı, hayatta bunlar tabii ki üzülmemek gerek. hesabı ödeyip, bahşiş olarak son dilim pizzayı bırakıp çıktığımızda ölmek üzereydik. dışarı çıktığımızda farkettiğimiz şey ise iyice dumurdan dumura koşmamıza sebep oldu, göbekler maşallah şişmiş, nefes alamaz durumdayım, 1 saat evvel şık olan ceketin önü kapanmıyo, nasıl kırılıyoruz yolda, ama bildiğin kapanmıyo… (bolca salyalı kahkaha efekti). evet bu utançla yaşamak zorundayım. allahım bitsin bu gün bir an önce! bu arada ikimizde 20, yazıyla yirmi dilimi görecek kapasitede olduğumuza inanıyoruz fakat o gün karnımız aç değilken gittik, ben şahsen pizzayı bıraktım abi, olmaz yiyemem daha. dur bi dakika bu günü geleneksel pizza günü ilan ediyorum, evet evet seneye görüşürüz lan. 8 nisan 2010, geliyoruzzz.!

gün biter mi? nerden bitsin daha yeni başlıyor! kaan kız arkadaşına laptopunu götürcek, dolayısıyla eve sonra da onun yurduna gitmemiz lazım, haliyle bende gidiyorum, yürüyelim, nefes alalım, yediklerimizi sindirelim diye, ama ben bir yandan da perşembe gün ki 2 sınavımı, yazıyla iki sınavımı düşünüyorum neyse göbek ekvatordan gözüküyo, sindirsin diye bi kasa soda aldık, bittikçe açıyoruz (göbekli adam kahkaha efekti). nefes alamıyoruz yahu geberdik, laptopu bırakıp eve döndük, yığınık bi halde maçı açtık, izliyoruz, bari barça hemen 2-3 gol atsa zevki kaçsa da ders çalışayım diyorum saolsun kırmıyor ilk yarı da 4 tane sallıyor. kaanında sınavı var beni engelliyor olm ikinci yarıyı da izleyelim sonra çalışırız beraber diye (buna ikimizde inanmadık). neyse izledik biraz sonra ben artık çalışayım diye kaçtım, ama ne mümkün!

10 dakika sonra içeriden ateşli bi telefon görüşmesi sonrası kaan geliyo. yahu sizleri anlamak mümkün değil ha, çocuk ödev yapsın diye laptopu veriyo, ilk bakılan şey msn konuşma geçmişi, korkulur, korkulur.. neyse detaylar önemsiz, fiii tarihinden kalma bir konuşma yüzünden atışıyorlar vs. bu arada matematiği benden kötü olan birileri hala var hayatta. yuppi.! bakıyorum kaan 12 dk sonra damlıyo odama, selçuk ben, benim oda da kalmıcam senle kalayım, burda uyucam diyo, minderlerde yatarım sorun olmaz diyo. gelde reddet, iyi gel olm hayırdır fln derken, kuruluyo benim yatağa. sonra başlıyo dürtmeye, “olm hadi içelim, moralim bozuldu”. olm ben içmiyorum 1 nisandan beri bak bi hafta oldu, ne güzel hayat! ne güzeli lan. yalnız mı içircen diye de duygu sömürüsü yapmaz mı it, neyse getiriyo biraları, anlatıyo bişeler bende bi yandan onu onaylıyorum, diğer yandan da öğrenci olmanın sorumluluklarını yerine getiriyorum! nese biraz bira biraz 21 anayasası baya bi takılıyoruz saolsun, gece kaçtı sızdığında bilmiyorum ama ben uyuduğumda güneş doğmuştu.

ee o halle sınava mı girilir? giriliyor işte, görücez bakalım biz mi sınava girmişiz, sınav mı bize!

perşembe günü iki hayvan sınavdan sonra ne mi yapılır! uyunur tabii ki de, geldim ve yığıldım! geceye geliyodu uyandığımda, aklıma geldi ki benim yarın uluslararası ilişkiler sınavım var, gecenin bi köründe başladık, ama bir konuğum var. evet evet kaan! gene benim odada, gene benim yatağımda, merul merul bakıyo, aynı senaryoyu tekrarlıyoruz, ama onun canı sağolsun, canını sıkmasın. gece boyu yarın ki sınav için birbirimiz gazlamayı ihmal etmiyoruz tabii ki. yine gecenin bilmem kaçında soruları bitiriyorum, bitik vaziyette bi de lost izliyorum ki tadından yenmiyo gene!

cuma günü sınavda tam bir felaketti, sen o kadar çalış, didin, et, sonra hiç bi soruya doğru dürüst cevap vereme, adalet mi lan bu! (aman ne çalışma) hoc da sağolsun, resmen kopyaya göz yumdu, fakat bilen kimse yok ki bize söyleyecek. o da öyle yalan oldu gitti be.

haftasonu ise, hiç işim yokmuş gibi (yoktu ki zaten?) bir dizi konferans ve seminerler dizisine katıldım, hatta sertifikam bile var, “kimlik küreselleşme ve terör” konulu, gayet mükemmel, bilgilendirici konular işlendi ve şunu farkettim ki benden bi bok olmaz, hiç bi halt bildiğim yok. neyse bu konuya girersek sabaha kadar çıkamayız, ama manik depresif, panik atak hüseyinden uzak durun lan, yeter lan sus. ama şunu da ekleyeyim, yahu vişne lekesi çıkar mı? yemek yeme, daha doğrusu, bi şeyler içme özürlüsü ben koca vişne suyunu resmen üzerime boşalttım, tişörtüm battı, pantolonum hafif sıyrıklarla kurtuldu, bana bi hal çare bulun, çıkarın o lekeleri!

o diilde az daha dayanırsam bitiricem sanırım ha gayret. tüm bu zorluklardan sonra pazar akşamı eve geldim, yani az önce, az önce dediğim bi 4 saat öncesi. artık vucüdüm söylediklerimi yerine getiremeyecek kadar yorulmuş vaziyette -zaten az sonra yarım bi hap atıp sabaha kadar deliksiz uyuycam- hatta geberir haldeyim. ulan, oda haftanın bana verdiği yorgunluk gibi dağınık, her yer kağıt, tişört, şort (malum yaz sezonunu açtık) dolu, ah ulan ahh dün gece iğne kutusunu yere düşürmüştüm nese yarın toplarım diye kaldırmamıştım, evet gayet normal bi şekilde ayağıma eşek iğnesi gibi bi iğne battı, kaderime isyan halde zıpladım daha beter girdi içeri, ah ulan siz yok mu! hepsini çöpe attım! bu arada banyo yapmam gerek ama nalet evde ne gaz var ne başka bişe, kimsenin salladığı yok, nereye kadar bu böyle devam edecek bilemiyorum, neyse suyu ketıl ile ısıtırız fakat sabun şampuan vb hiç bi halt yok ya, ve ben ayağımı kıpırdatamayacak kadar yorgunum, ne yapmalı ne yapmalı derken önce şansımı boş şampuan kutularında aradım mamafih sadece saçlarıma yetecek hammadde bulabildim, vücudumun geri kalanını yıkama şansım yoktu ki aklıma pril bulaşık deterjanı geldi! evet evet doğru duydunuz, her nasılsa henüz bitirilmemiş bir bulaşık detarjanı vardı evde, muhtemelen gaz olmadığı için yıkanmayan bulaşıklardan ötürü. neyse hayatımın anlamını çözmüş gibi sevinerek gittim prili aldım ve üzerime boşalttım, inanmayacaksınız o kadar güzel köpürdü ki! haha, hemde limon kokulu, ne diyosun sen! mis gibi mis.! (yorumsuz, anlamsız kahkaha efekti).  allahtan diş macunum vardı da dişlerimi de çamaşır suyuyla yıkamak zorunda kalmadım! (kahkaha efekti abi nolsun başka?).

işte böyleydi, giden günler yorucuydu ama napalım. ben daha iyisini yapana kadar en iyisi bu! 12 nisanmış bugün, this time last year ehem ehem, geçen sene bugün bu saatlerde istanbul’da ki ilk günümdü, vay be 1 yıl olmuş, ne istanbul’dun ama, bekle geliyorum bi aya kadar tekrar, daha çok işimiz var. zalimlere inat yaşasın hayat! ulan kadıköy sen adamı güldürürsün.

işte ben böyleyim, ne benle ne de bensiz.

3 Apr
2009
Kategori: dizi    |    Saat: 22:17
Yazar     |    1 Yorum

lost sezon 5 bölüm 10-11

5. sezonun başlamasıyla iyice hızlanan lost, son bölümlerinde iyice hızı arttırmış gidiyordu ki 11. bölümüyle (whatever happened, happened) diğer bölümlere nazaran frene basıp biraz daha eski bölümlerde ki gedikleri kapattı. öyle olması da kötü olmadı aslında. çünkü 10. bölümümde ki gidip 200 km ile viraja girip uçuruma yuvarlacakken bitirirsen bölümü ve 11. bölümde uçurumdan düşersen olmazdı, nitekim olmadı da. 5×10, 7, 8 ve 9. bölümde iyice yükselen adrenali bir üst seviyeye taşımıştı. ee o zaman 10. ve 11. bölüme biraz göz atalımda zaman geçsin. bolca spoylır, hatta tamamen spoylır içerir, izlemeyenler uzak dursun sonra ki paragraflardan.

10. bölümün final sahnesinde ufak ben’in sayid tarafından yere yığıldığını izlemiştik. hemen aklımıza ben ölecek mi soruları geldi? eğer ölürse gelecekte ki olaylar nasıl cerayan edecekti? yaptığı sadistliklerin sebebi acaba ölmeyip psikopatlaşmasımıydı? vb benzer sorularla kafayı yiyererek geçirdik bir koca haftayı. birde 10. bölümle beraber geri dönen 6’lının adaya kendilerince dönüş sebeplerini izlemeye başladık, 10. bölümü sayid’in gözünden izlediğimiz için sayid’in adaya dönüş sebebinin ufak ben’i ortadan kaldırması olarak görüyoruz. hemen belirtmekte fayda var sayid bunu adaya geldikten sonra farkediyor. bu arada birbiriyle o kadar bağlantılı şeyler var ki nedense yazmakta zorlanıyorum. evet tekrar ben’in vurulmasına gelelim o halde. evet vuruldu ben, ama ölmedi bir şekilde, zaten ölmesi de lost’un büyük yara almasına sebep olurdu (sayid tüüü senin sıfatına lan bi bebeyi öldüremedin, delikanlı diilsin olm). ben’in gelecekte ki sadist haline sayid’in sebep olduğunu düşündük 11. bölümü izlemeden. çünkü ben çok güvendiği birisi tarafından ihanete düşürülüp vuruluyordu, bundan sonra kendinden başkasına güvenmeyen ve insanları gözünü kırpmadan öldüren ben için bu senaryo aslında çok da mantıklı gözüküyordu. diyorduk ama bazı tutarsızlıklar vardı. kendisini vuran sayid’i ben, gelecekte neden tanımamıştı?

evet zurnanın son deliği geliyor şimdi, 11. bölümde kate ve sawyer ölmek üzere olan ben’i otherslara götürürler ve son çare  richard’a ona yardım edip edemeyeceklerini sorarlar. şimdi richard’ın büyülü sözlerine bakınca olayı gayet iyi anlıyoruz, neden sayid’i hatırlamadı? neden bir sadiste dönüştü vs. richard abimiz diyor ki, onu alırım ve iyileştiririm fakat vurulduğunu hatırlamayacak ve kendini her zaman bizden biriymiş gibi hissedecek (ibne senaristler sizi ayıp lan!) buradan anlıyoruz ki richard’ın yaptırdığı tedavi (henüz ne olduğunu bilmiyoruz) gelecekte ki ben’i doğuruyor. hem sayid’i hatırlamaması ve sadist birisine dönmesini açıklıyor, çünkü ben ondan sonra dharma üyesi değil, others! bu arada kankam richard’ı uyarıyor bi eleman ellie ve charles’a sormadan alma diye, charles muhtemelen charles widmore o zaman ki liderleri hatırlayın widmore ile locke’un konuşmasını widmore locke’a eskiden liderin kendisi olduğunu söylemişti. elli ise faraday’in annesi, yani gelecekte onları geçmişe yollamak için binmeleri gereken uçağı söyleyen kişi, of lan ne karışık ve güzel. richard abimiz tabi adamı umursamıyor. richard’a hayran olmamak elde değil, adam ne yaşlanıyor ne bişe, 50 yıl önce de 50 yıl sonra da aynı, bende senin gibi olucam richard abi!

evet ben olayını kapatıp iki bölümde olanlara devam edelim. jack-kate-sawyer 3lü aşk üçgeninde hatta buna juliet’i de ekleyip dörtgeninde desek doğru olur, yeni gelişmeler ve hayal kırıklıkları var.

jack ufak ben’i iyileştirmeyi reddettikten sonra kate’den iyi bir fırça yiyor. kate jack’e biliyor musun, yeni halini hiç sevmiyorum, eski halini severdim diyor. işte fırtınanın koptuğu an, jack buruk, acı çeker vaziyette; hayır kate, eski halimi de sevmezdin diyince bi üzülüyo, büzülüyo. zaten eski flörtü de sawyer’la yaşıyo, jackle iki kadeh içip dertleşesim geldi lan, hatch’den de dharma birası alır sabah kadar içerdik, ama olmadı.

yine adaya dönmelerinin sebepleri olduğundan ve herkesin adaya gelmesinin sebebini öğrenmeye başladığından bahsetmiştik. jack’te bundan bahsediyor ve adaya dönmemin bir sebebi var ve bunu henüz bilmiyorum. yine aynı bölümde kate’in bunu adaya dönmeden anladığını ve o yüzden adaya döndüğünü öğreniyoruz (claire’i bulmak, aaron’ı zaten claire’ın annesine bırakmıştı).

başka noluyodu ki unuttum bak? dur bir iki yorum yapalım bari. sayid’in beni vurması meselesi; anladık ki ben others tarafından tedavi edildiği için ileride sadistçe işler yapacak, yani onlardan biri olup dharma’yı katledecekler. o zaman burdan şunu anlıyoruz ki, bunun sebebi tamamen sayid. sayid ben’i öldürerek bu katliamın önüne geçmek istedi belki ama buna kendi sebep oldu, eğer ben’i vurmasa ben others tarafından iyileştirilmeyip, onlardan biri olmayacaktı. ama diğer yandan da faraday’in teorisine göre gelecekte herhangi bir değişikliğe yol açamazsınız. bu bağlamda sayid onu vurmasa ben yine bi ibnelik yapıp others’a katılacaktı. keza 3 yıl önce ormanda richard’a bunu söylemişti, richard ona beklemesi gerektiğini söylemişti. bir nevi kelebek etkisi diyebiliriz. geçmişe dönüp bir şeyin olmasın engellersek o şey farklı bir zamanda farklı bir şekilde tekrar olacaktır. bunun için asthon catcher’ın oynadığı harika film butterfly effect izlenebilir. hatta bunun daha sonra devamını filmlerini çektiler fakat ilki yanında iki filmde sönük kaldı.

hani locke nerde iki bölümdür ortalarda gözükmüyor derken, 11. bölümün final sahnesinde, ben’in baş ucunda çıktı karşımıza. kendisini öldüren ben’e yaşayanlar yurduna hoşgeldin diyerek afallamasına yol açtı. 12. bölümü merakla bekliyoruz.

2 Apr
2009
Kategori: hayat    |    Saat: 21:17
Yazar     |    1 Yorum

ego

ego dedik ama bu bildiğimiz ankara’nın alamet-i harikası otobüsleri değil yahu bildiğimiz insanın içinde ki diğer insan, hayatın her alanında ortaya çıkan, kimi zaman ona yön veren, sesini dinlettiren, kararlar aldıran, yanlışlar yaptıran şey. ah bu şeyler olmasa nasıl cümle kurardık biz?

ego, aklımıza gelebilecek tahmin edebileceğimiz en kötü güven dolandırıcısıdır. çünkü onu göremezsiniz. en büyük ve tek numarası “ben senim”dir. yani onu farketmeniz çok zordur hatta imkansızdır. zaten en büyük sorun, egonun bakacağınız son yerde saklanmasıdır, yani içinizde, kendi içinde. düşüncelerini, sizinkiymiş gibi saklar, onun duyguları, sizin duygularınızmış gibi. sonu siz zannedersiniz, ki bu sonun başlangıcı olabilir sizin için. insanların egolarını koruma ihtiyacı sınır tanımaz. hatta insanlar ego değeri dedikleri şeyi (ah şu şey) korumak için yalan söyler, hırsızlık yapar belki adam bile öldürebilir, ne gerekirse yaparlar. insanların egoları tavan yapmışken, aslında zihinsel olarak hapiste olduklarını farketmezler. yani bir ego olduğunu bilmezler. kısaca aradaki farkı bilmezler. başta zihin için kabullenmesi zordur. kendinden öte, daha değerli, içindeki gerçeği daha iyi ayırt eden bir şey olduğunu kabullenemez. dinde, ego şeytandır hatta. ve tabii kimse egonun ne kadar zeki olduğunu anlamaz. bu hayali dış düşmanı yaratırken genelde kendimiz için bir düşman yaratırız. sonra o, ego için gerçek bir tehlikeye dönüşür. ama aslında onu da ego yaratmıştır. kafanızdaki ses ne derse desin, dış düşman diye bir şey yoktur. düşmana dair tüm fikirleriniz egonun düşman olarak yansımasıdır. bu bağlamda dış düşmanlarımızın hepsini kendimizin yarattığını görürsünüz, bu da insan için yıkım noktası olabilir. en büyük düşmanınız kendi fikirleriniz, kendi cehaletinizdir. tek cümleyle, kendi egonuzdur.

1 Apr
2009
Kategori: gündelik    |    Saat: 01:48
Yazar     |    Comments Off on yeni bir ay

yeni bir ay

bayılıyorum yeni aylara, hele bir de hafta başına geliyorsa tadından yenmiyor. hemen yeni planlar, programlar yapılıyor. biliyosun işte çalışma programları, zayıflama programlarından felan bahsediyorum. zaten bi şeylerin gerçekleşmesi için hep hafta başlarını veya ay başlarını bekleriz, bazen abartıp yeni yılı beklemiyor da değiliz. veya benim yaptığım çalışmak için gelecek dönemi beklemek gibi. bu aslında hayatımız boyunca kendimize söylediğimiz en masum yalan, öyle ki hayatımız boyunca bunu her yaşımızda yapmaya devam edeceğiz. ayten kilo mu aldın ne? evet şekerim hafta başı spora yazılıyorum beni bir daha göbekli göremeyeceksiniz. işte bugün son her şeyi yiyiyorum ki sonra canım çekmesin! böyle cümleleri ne sık duyuyoruz değil mi? ya da olm lan sınavlar başlıcak ne bok yicez çalışmadık hiç? boşver lan var daha hafta başı çalışmaya başlasak kurtarırız herhalde. evet ya haklısın o zaman bu gece gel de iki tek atalım abi ne zamandır içmiyoruz. tamam görüşürüz. şu öğrencilik yok mu? tamam kabul ediyorum bazen bu yeni hafta/ay/yıl konusunda çok klişeleşebiliyoruz bilmiyorum ama yok yahu biliyorum. böyle olmamalı bence. biz kendimizi aa yeni bir ay başlıyor yeni bir şey yapmalıyım diye kastırdıkça muhtemelen doğallığımızı da kaybediyoruz. hatta muhtemelen değil kesinlikle kaybediyoruz. düşünün bir insanın bi şey yapası gelir, en saçma örneğinden (yaşadığım için rahatlıkla söylüyorum) tatile gidesi gelir insanın. ama  o kadar çok ki anlatılmaz, bir an önce uzaklaşıp kafasını dinlemesi gerekir. ama artık hayattan mı kendinden mi korkar bilinmez ya dur biraz bekliyim yeni ay geliyo vs diye bi süre kandırır kendini ve kendini kandırdığı sürenin sonuna gelince elinde kalan tek şey istediği şeyi zamanında yapamamanın verdiği hayal kırıklığıdır. aslında bu kadar spesifik bir örnek vermeye de gerek yoktu. mesela benim şimdi canım kokoreç yemek istiyo, hem de deli gibi, içtiken sonra hep karnım acıkmıştır zaten ve muhtemelen bu yazıyı yazdıktan sonra gidip yiyeceğim yani eğer kendimi avutup ne işin var demezsem. ya evet neden böyle davranıyoruz ki neden isteklerimizi, istediğimiz an gerçekleştirmeyip hayallerimizi erteliyoruz? bu sanırım benim de nefret etmeme rağmen çoğu zaman yaptığım veya yapmak zorunda kaldığım bi davranış, ama hiç hoş değil, değil mi? ne zamandır bi şeyler yazamıyodum sınavlarda yaklaştı ve henüz bir hazırlığım yok, o konuya da değinmek lazım aslında ama durun hele gidip kokereç çakayım bi tane. malum bugün 1 nisan ve yeni bir ay başladı. nice planımız, arzumuz ve hayalimiz var. i’ve a dream yahu, ötesi var mı?

27 Mar
2009
Kategori: yemek    |    Saat: 14:22
Yazar     |    1 Yorum

hafta sonu eğlencesi

önünüzde uzun ve boş 3 gününüz olsa ne yapardınız sorusuna birden fazla cevap bulunabilir sanırım. hemen seçenekleri gözden geçirelim.

a- ders çalışırım
b- arkadaşlarımla plan yaparım
c- tatile çıkarım
d- hiç bişe yapmam
e- derste çalışmam tatile de çıkmam
f- oyalanacak bi şeyler bulurum
g- kitap okurum
h- derste çalışmam kitapta okumam
i- yıldızları sayarım

böyle uzatabiliriz sanırım. kısaca yapacak yeterince saçma ve yeterince mantıklı birçok alternatif mevcut. siz olsaydınız ne yapardınız? cevaplarınızı sms olarak gönderebilirsiniz. bu servisimiz faturalı hatlar için 1 sms, kontörlü hatlar için ise 2 kontör ile ücretlendirilecektir. bla bla..

madem önümde koca üç günüm var ve yapacak … dur bi dakika yahu aslında önümde kocaman 9 gün vardı benim hatta 10 neden daha önce akıl edip bi yerlere gitmedim ki? ah salak selçuk neden aklına 3 gün kala bi şeyler geliyo ki? neyse bir önce ki cümlemize dönelim… ve yapacak çok fazla şeyi olmayan ben, haftasonumu kendime yemek yaparak geçirmeyi uygun buldum…

evet bugün başlıyoruz hemde, malzemelerimizi aldık ve kendimize waffle yapıcazz. oleyyyy! hemen malzemelere geçelim;

100 gr margarinmalzemeler
150 gr un
150 gr şeker
150 ml süt
3 yumurta
1 çay kaşığı kabartma tozu
tuz
sıvı yağ
kol gücü (mikseri olmayan kendim için)
birazcık sabır
muz
çilek
çikolata
hindistan cevizi, fındık, fıstık

bu malzemeleri aşağı yukarı 15-20 tl arası temin edebilirsiniz. ben 7. cadde tansaşı kullandığım için fiyatlar biraz daha pahalı. şok tarzı marketlerden daha ucuza temin edebilirsiniz fakat çeşit açısından daha kısır olabilir. ayrıca bu fiyat sadece malzeme kadarını kapsamamakta. örneğin 1kgluk un aldım fakat yalnızca 150gr işime yarayacak. neyse ya önemli olan ne kadar tutup tutmadığı değil aldığınız zevktir, pintileşmeyin.

hadi yapım aşamasında görüşürüz.

saat 16.20 itibariyle,

yapım aşamasını geçtim, mideye indirme aşamasını da tamamlamış olmanın huzuru içinde yazıyorum yazının kalan kısmını.

evet tüm malzemelerimiz hazırdı. o zaman başlayalım, önce 100 gr margarinimizi tencerede eritip soğuması için kaldırıcaz, ama o da nesi? evde gaz yok, haliyle ocağın altını yakamıyoruz. eğer siz de benim gibi ailesinden uzak garip bir öğrenciyseniz üzülmeyin hemen çareyi söylüyorum, fırının elektrikli bölmesini çalıştıyoruz, margarini daha küçük bir tencereye koyup fırına yerleştiriyoruz. yaklaşık 7-8 dakika sonra margarinimiz erimiş halde çıkıyor. margarinimiz kenarda asıl işleme geçiyoruz.

unumuza ve kabartma tozumuza sütümüzü ekleyerek iyice karıştırıyoruz. malzemelerin iyice karıştığından emin olduktan sonra şekerimizi daha sonra da yumurtalarımızı kırıyoruz. bu esnada bir iki tutam tuz atarsak kimse bize kızmaz. daha sonra mikseri olmayanlar için kol gücü gerekiyor, malzemeler iyice karışana kadar karıştır karıştır karıştır… burada insiyatifi elimize alıp çok sulu olduğunu düşünürsek biraz daha un koyabiliriz. ardından soğumuş margarinimizi de döküp tekrar karıştırıyoruz ve mükemmel formülümüz hazır! 30 dakika kadar dinlendirdikten sonra waffle makinasının! nerden olsun, tost makinasının iki yüzeyini de birazcık yağlayıp (sıvı yağ) alt bölmesine karışımımızı göz kararı koyuyoruz ve içeri geçiyoruz yaklaşık 4 dakika sonra waffle’ın mükson haliemmel kokusu oldum ben diyip sizi çağırıyor.

tost makinasından çıkan waffleın üstüne artık hayal gücümüzü ve tüm iğrençliğimizi katarak çikolatadan, muza; çileğe her şeyi koyup afiyetle mideye indirmenin ve bi şeyler yaratmanın mutluluğunu paylaşıyoruz! tutmayın beni.

yahu hafta sonu eğlencesi dedik ama daha cumartesi olmadan bitti waffle keyfi! gerçi ne bitmesi daha akşama da yerim bir sürü malzeme kaldı! olleyy yaşasın yemekk yemek..

sen asıl pazarı bekle olm! kendimle romantik bi akşam yemeği yiyeceğim. mum bile olacak, görürsün bak inanma sen!

mönüde! cordon bleu ve 1892 bordeaux kırmızı şarap var. daha nolsun! müzik olarak jacques brel’den ne me quitte pas çalacak… oho sabırsızlanıyorum lan.

26 Mar
2009
Kategori: hayat    |    Saat: 19:13
Yazar     |    1 Yorum

gitmek mi kalmak mı?

gitmek mi zor kalkmak mı bilmiyorum. hayatta herşeyi yendim. kötülükleri, zor günleri, ölümleri, bir kendimi yenemedim. kendi kararsızlığımı, ne yapmalıyım bilmiyorum, bu kadar zor mu yaşamak, hayata dair karar vermek? özgür olmak istiyorum artık, bir kuş gibi kanat çırpıp uçmak başka diyarlara, ama yine yenilmekten korkuyorum. kendi kabuğuma çekiliyorum salyangoz misali, kafamı çıkarıp bakmaktan ezilmekten korkuyorum.

ey hayat itiraf ediyorum işte; senden korkuyorum…

yorgunum.

takvimlerden haberim yok artık. bugün günlerden neydi? hangi aydayız? savur hadi nereye savuracaksan bitsin artık bu çile. artık aynalar düşman oldu bana. baktığımda kendimi göremiyorum bile. gördüğümse kim bilmiyorum. bu yüz kime ait? bu bakışlar, bu sahte gülüşler… bu hayattan bıkmış beden… neden bu korkular… neden bu yalnızlık… neden bu kararsızlık…

çekip gitmek istiyorum ama bilmiyorum; gitmek mi zor? kalmak mı? ya da kalmak mı yoksa kaçmak mı?