Kategori: "kitap"
21 Aug
2011
Kategori: kitap    |    Saat: 15:27
Yazar     |    3 Yorum

birbirimize söyleyemediğimiz onca şey

ne de güzel ismi var değil mi marc levy’nin eserinin. adını duymak bile içinde sıcacık bir gülümsemeye yol açmıyor mu? açmıyorsa geri kalanını okumana gerek yok zaten bu yazının. ne çok şey vardır değil mi insanların birbirine söylemek isteyip de söyleyemediği… onların hikayesi bu. bazı bazı pişmanlıkların. çok uzatmaya gerek yok, bir baba ile kızının hikayesi, kızının hayatını yaşamının farklı yerlerinde nasıl değiştirdiğinin hikayesi. yani anthony ile juila’nın..

bazen olur ya, söylemek isteriz ama söyleyemeyiz, o zaman bakışlar anlatır çoğu şeyi, ya da eylemler. o “şeyler” ağzımızdan dökülmez, belki itiraf etmekte zorlanır insan. o zaman devreye vücut dili girer. bir bakış, ufak bir gülümseme; anlayana ne de çok şey anlatır aslında…

iki dostun hikayesi bu aynı zamanda.. birbirine karşılıksız bağlılığın, hep yanında olmanın, destek çıkmanın hikayesi. yani juila ile stanley’in…

dostluk neydi sahiden, kelimelere döküldüğü gibi “sormadan dinleyen, söylemeden anlayan mıydı” var mıydı gerçekten bunlardan hala yaşayan? cevabı bilinmeyen sorular bunlar.

aslında iki eski aşkın hikayesi bu. bir yanda gençlik ateşinin, yıllar sonrasında küllerinin hala taze kaldığı… umudu kesmemenin, ama beklemenin efsaneleştiği bir aşkın hikayesi.. yani julia ile tomas’ın hikayesi…

diğer yandan da bir hatanın, yanlışlığın, tezatlığın hikayesi. yani julia ile mark’ın…

18 saat geçirdiğim basel havalimanını çekilir kılan kitap “birbirimize söyleyemediğimiz onca şey”. eğer o olmasaydı nasıl geçerdi o saatler bilemiyorum, 250 sayfa kadarını basel’de okuyup, kah uyuyup, kah ara vermiştim. şüphesiz gece uzundu. son kalan 50 sayfasını da barcelona kesin dönüşü, uçak trabzon havalimanına tekerleklerini kondurmadan hemen önce bitirmiş, yüzümde bir gülümseme belirmişti.

kitap boyu bir takım şeyler düşünüp duruyorsunuz, acaba şöyle mi olur yoksa böyle mi diye bir takım hesaplamalar yapmamak kaçınılmaz. 290. sayfayı bitirdiğimde, ilk tepki kocaman bir “biliyordum evet” oldu, dahası bir sürü mutluluk hormonu salgıladı vücudum, çünkü mutluluk güzeldi. son kalan 3-4 sayfanın 290. sayfa paralelinde geçmemesi olanaksızdı. mutlu sonlar güzeldir ya, evet. en azından beklediğine değer.

romanlarını okuduğum için şanslıyım marc levy’nin. ve şimdi kapağında kız kulesinin olduğu son romanının türkçe’ye çevrilmesini beklemekten başka bir şey gelmiyor elden.

7 Aug
2010
Kategori: film, kitap    |    Saat: 20:08
Yazar     |    2 Yorum

time traveler’s wife

yanağımdan hafiften sürülen gözyaşları kurudu artık kendimi daha rahat ve mutlu hissediyorum, içimde sanki bir şeyleri başarmış olmanın mutluluğu var. neredeyse bir yıl oluyor “zaman yolcusunun karısı” adlı eserle tanışalı. abimin harddiskinden film seçerken takılmıştı adı gözüme, geleceğe dönüşle büyüyen bir çocuk olarak içinde zaman yolculuğu geçen bir eserin gözüme takılmaması garip kaçardı zaten. acaba ne ki bu diyerek açıp ortalardan bi yere daldığımda karşımda da eric banayı bulunca dur hele bu neymiş diye hemen internete göz attım. iyi ki de yapmışım yoksa romandan çevirildiğini öğrenemeyip bi çırpıda izleyip büyüsünü bozabilirdim, işte böyle hatta yeterince üzgün bir dönemde audrey nifenneggerın eseriyle ki aynı dönem marc levyi de bana tanıştıran dönemdir, zor bir dönem olmalı, hehe. roman olduğunu öğrendiğim an filmi kayıt edip romanı okuduktan sonra izlemeye karar verdim.

ankaraya döner dönmez ilk işim bazı kitaplar sipariş etmek oldu gelen 10 yakın kitap arasında zaman yolcusunun karısı gözümde çok önemli bir yer tutuyordu, ancak sayfa sayısı yaklaşık 550 olduğu için önceliği marc levynin eserlerine vermiştim bu da zaman yolcusunun karısını 4-5 ay bekleteceğim anlamına geliyordu, öyle de oldu. demeden geçemeyeceğim sanırım okuduğum en uzun zamana yayılan kitap bu oldu, ciddi ciddi neredeyse 6 ay etti. sanırım şubat ayında izmire uçarken uçakta okumaya başlamıştım, dur ya? hayır hayır marc levynin bir kitabıydı o.. tamam hatırladım, tam da vizeler öncesiydi bu da mart sonu nisan başı oluyor sanırım. okumaya başlamıştım ancak haliyle vizeler sebebiyle ara verdim sonra vizeler geçti yine bir 100 sayfa kadar okumuştum, ama garip böyle kitapları okurken mutsuz olmam gerekiyor diğer türlü konsantre olamıyorum nedense.. bugünde son 150 sayfayı bitirmiş olmam çok manidar oldu! derken finaller geldi bizim kitap yine kaldı, dönem sona erdi yeteri kadar vakit ayıramadım sonra staj vs derken yine attık kendimizi buraya ve nihayetinde bugün itibariyle hem romanı okudum ardından da filmini izleyerek geçte olsa isteğime ulaştım, çokta mutlu oldum.

bu site tüm dünya internet -mhahah- kullanıcılarına açık olduğu için kitap ve filmden bahsederken mümkün olduğunca spoiler vermemeye çalışıcam ama okurken bilin ki spoiler içerebilir.. sözlükteki gibi spoiler alert koyacak değilim:) kitabın yazarın ilk ve tek eseri olduğundan bahsetmek gerek aslen ressam olan audrey kafasında kitabın son sahnesi canlandıktan sonra romanı yazmaya başladığını söylemiş ve yazmayı bitirmesi tam dört senesini almış. kitaba gelecek olursak romanı karakterlerin gözünden okuyoruz, açıkcası ilk defa böyle bir roman okudum ve biraz zorlandım diyebilirim ancak kurgusu harika, zaman yolculukları, birbirine bağlaması çok güzel olmuş.

–sonrası kitap ve filmle ilgili hayvani spoiler içermektedir, okumayı-izlemeyi düşünenler kaçınsın– aha alert de verdim:p bi daha baktım da hayvanilik bi yan yok ama yine de dikkat:p

aslında kitapla ilgili söylenebilecek çok şey yok, diyeceğim benim kadar ara vermeden bir solukta okunması daha iyi olabilir, karakterlerin durumunu çok iyi anlıyorsunuz, hele clarein.. ben birbirini seven insanları görmeyi çok seviyorum ve onların mutluluğuna onlar kadar seviniyorum, ah clare yerinde olmak ne kadar zordur.

filme gelecek olursam, kitabı okuyan biri olarak filmi eleştirme hakkım var, yine de her uyarlama filmlerde olduğu gibi en azından bir katliam yok filmde. aslında basit olarak şöyle diyebiliriz, film kitabın hızlı bir özeti olmuş, fena da olmamış. ama eksikliğini hissettiğimiz yerler de yok değil, mesela henrynin babasıyla olan ilişkisine çok çok kısa değinilmiş, gerçi dedik ya hızlı bir özet diye. bazı karakterler hiç yok örneğin romanda çok yer kaplayan ingrid, özellikle henrynin onunla son görüşmesinde yaşananlar romanın kırılma anlarındandı, ama yine diyorum ya hızlı bir özet gibi film tamamen henry ve clare odaklı gidiyor, sanırım o yüzden es geçilmiş. asıl eleştiriyi final sahnesi için söyleyebiliriz kitap finaliyle roman finali farklı ama ama film finali en azından kitapta geçiyor gibi.. yine çok duygusal bi final olsa da bence kitabın finali aynı sahneden sonra gösterilebilirdi, sonuçta kitabın ana konusu sevgi, sadakat bağlılık üzerine kurulmuş onca yıldan sonra hala gelmesini bekleyen bir clare var.. bilmiyorum ya bu halide yeterince etkileyici ama sonrasını da görseydik keşke bilemedim.

üşengeçlik yapmayın önce kitabını okuyun daha sonra filmini izleyin. çünkü önce filmini izleyip sonra kitabı da okuyayım derseniz bir sürü soruya kafanızda cevap bulmuş olur sürükleyiciliğini kaybedersiniz…önce kitabı okuyun daha sonra da filmi izleyin, izlerken mutlu olun, heyecanlanın..sonra da iyi ki varsın selçuk diyin, hehe:p

size garanti sonunda birkaç damla masum gözyaşı da benden hediye.

13 Mar
2010
Kategori: kitap    |    Saat: 12:58
Yazar     |    Comments Off on bir gün buluşacağız, belki gelecek sefere

bir gün buluşacağız, belki gelecek sefere

şu an ne yazacağım hiç bilmiyorum çünkü şu satırları yazarken bir yandan da farid farjad dinliyorum, durumum o kadar acıklı. bir yandan da kendime kızıyorum aslında neden bu kadar uzun zamandır bekliyor muşum diye. evet kabul ediyorum hepsi benim hatam, o yüzden size diyorum ki sakın kitabı elinize aldığınızda bırakmayın sonra başlayın ve bitirin topu topu 200 sayfa  zaten, işte diyorum ya yaptığımı yapma dediğimi yap!

bense 2 hafta önce izmir’e giderken başlamıştım okumaya, daha sonra istanbuldan ankaraya dönerken de bakma fırsatım olmuştu ama istanbul’da rahatsızlandığım için pek fazla okuyamamıştım, zaten okusaydım çoktan biterdi değil mi, sonrasında bir süre başucumda bekledikten sonra herhalde bi hafta önce felan alıp devamını da okumaya koyulup yarısına kadar gelmiştim, aslında kitabın az çok hikayesi belli gibi duruyordu ama öyle olunca da çok klasiğe kaçardı ve bende merak uyandırmadı daha fazla bıraktım öylece kenara… neden çünkü garip değil ki, evliliği yaklaşan ve bundan korkan bi adamın ilk fırsatı bulduğunda başka bir şehre gidip başka bir kadına aşık olması ve ilişkisinin bozulması, ne kadar yabancı gelebilir ki? veya farklı. ama öyle değilmiş, az önce anladım.

sanıyorum bunun etkisinde marc levy’nin kitabın ilk bölümünde fazla sır vermemesinden kaynaklıyor, sadece o yaşlı teyzenin söyledikleri aklımızda yer ediyor, aynı jonathan’a olduğu gibi. kalan bölümler ise herkesin hayatından kesitler sunuyor gibi. ama ya londra’ya gittikten sonra değişenler? aslında bizim hikayemiz londra’da başlıyor da diyebiliriz. clara’yla olan ilişkisi, birbirlerinden aldıkları elektirik, kafayı kurcalıyor, arka planda da levy hikayenin temeline koyduğu eseri müthiş şekilde veriyor okuyucuya, takdir etmemek mümkün değil, aralarındaki bağlantıları.. okuyucu kendisinin karşısında klasik aşk hikayesi beklerken ortaya çıkan sevginin boyutunu görünce gözlerden bir iki damla yaş gelmesi bile olası..artık yaşadığımız toplumlarda bunlar çok uzak şeyler, bana sevginin ne denli kutsal bir bağ olduğunu bir kez daha gösterdi levy, birbirine olan bağlılığın, kimi zaman ayrılık getirecek olsa bile sevginin ölümsüzlüğünün, gerekirse hayatından vazgeçmenin.. umutsuzluğun umudunu.. clara’yla olan ilişkilerini birbirlerini keşfetmeleri.. peter’ın tam yerinde olayın akışını ne denli değiştirdiği o kadar güzel ki. şuna dikkat ediyorum, marc levy’nin romanlarında her zaman kayıtsız şartsız arkadaşının yanında olan ve ona destek olan bir dost var ki hayatta çok azımız sahibiz öyle insanlara, evet çok şanslı bir azınlık sahip öyle değerli insanlara… ve biliyor musunuz bunların hepsini kitabın son 75 sayfasında bulabiliyorsunuz, mükemmel bir kitap yazabilirsiniz, hiç değinilmemiş bir konuda sayfalarca yazıp beğeni toplayabilirsiniz fakat o kadar az yerde bu kadar çok duyguyu okuyucuya verebiliyorsanız, önünüzde saygıyla eğilmekten başka bir şey gelmiyor benim aklıma, teşekkür ediyorum. son olarak şunu da ekleyim; evet aşkı anlatırken farklı bir yol çizmiş levy dikkatli okumanızda fayda çok çünkü yarı fantastik bağlantılar kafanızı karıştırabilir, kim kimdi, hangi tarihteydi gibi sorularla kafanızı karıştırıp asıl konudan uzaklaşabilirsiniz o yüzden ara vermeden okumanızı şiddetle öneriyorum

ben de bir söz verdim, biliyorsun. clara’yı rıhtımlarda yürümeye götüreceğim…gelecek sefere

12 Feb
2010
Kategori: kitap    |    Saat: 16:31
Yazar     |    Comments Off on sizi tekrar görmek

sizi tekrar görmek

evet sizi tekrar görmek, marc levy’nin keşke gerçek olsa romanının devamı olan kitap. bu ne ya neden böyle bi tanım kasma gereği duydum bilemiyorum. neyse kitaba geçmeden önce keşke gerçek olsa’nın filmi hakkında ik kelam edelim. filminin çekildiğini öğrendiğimde içimde bi mutluluk olmuştu ne de olsa insan okuduğu romanın görsel canlandırmasını merak eder, bundan doğal bir şey olamaz da izledikten sonra ortaya çıkan kötü şeyi görünce sevincimin boşa olduğunu gördüm. çünkü “just like heaven” adıyla çekilen film, kitap karşısında o kadar başarısız ve özensiz ki filmi izlerken resmen üzüldüm. hikaye çok soyut anlatılmış, hatta çoğu karaktere bir şekilde değinilmemiş bile. zaten hangi kitap uyarlaması gerçek okurları tatmin etmiştir ki bu etsin demekten alı koyamıyorum kendimi. o kadar abartı ki hatta kitabın yarısına filmde neredeyse değinilmiyor bile. ben ki yüzüklerin efendisini filminin tom bombadil’i es geçtiği için PJ’ye olanca küfürler sarfetmişim, bu filmi kim yönettiyse onu affetmem mümkün değil. diyeceğim kısaca şudur ki kitabı okuyanlar için just like heaven filmi hayal kırıklığından öte olamayacaktır. okumayanlar içinde klasik romantik-komedi kalıbında bi film olduğunu söyleyebilirim. haa bir de o var, allah aşkına kitapta komedi adına ne gördünüz de öyle yaptınız? neyse takılmamak lazım herhalde. bu arada hatırlatma fayda var acaba bu kitabında filmi çekilir mi yani devam eder mi diye? olanaksız çünkü ilk kitap ile filmin sonu aynı değil yani ilk filmde hikaye bir şekilde sona eriyor devam edecek bir şey kalmıyor. ama ya kitap öyle mi?

sizi tekrar görmek’i trabzon’a dönerken uçakta okumaya başladım. geldikten sonra hemen bitirip “gelecek sefere” ve “karanlıktaki adam”ı okuyacaktım sözüm ona, ama kısmet olmadı. öyle kaldı kenarda günler boyu ama hep aklımdaydı şunu okusam okusam diye iç geçiriyordum. zaten uçakta çok okuyamamıştım 40 sayfa felandı o yüzden tekrar elime aldığımda baştan başladım okumaya zaten topu topu 250 sayfa kadar çok uzun değil evet ve bitirdim nihayetinde. yine zevkli ve sürükleyici kendinden koparmayan acaba ne olacak diye soru işaretleriyle geçen güzel bir romandı. okurken kimi zaman yüzümde kocaman gülümsemeler varken kiminde de kahkahalar eksik olmadı.. aynı şekilde üzüldükte…

sizi tekrar görmek’te arthur ile lauren’in yollarının tekrar kesiştiğini görüyoruz.. ama öyle kolay değil uzun zaman boyunca arthur’un yaptığı fedakarlıkları ve içine kapanıklığına tanık oluyor onunla beraber üzülüyoruz. paul’un her zamanki gibi arthur’u hayata döndürme çabalarına ve sıkı dostluğunu görüyoruz. yazar ilk romandaki bazı küçük karakterlere ikinci kitapta da yer vermiş. rolleri belki çok küçük ama kitabın gidişatında o kadar güzel bir rol oynuyorlar ki anlatamam. dedektifimizin hikayeye girdiği bölümün tümünü yüzümde kocaman bir tebessümle okudum, şahaneydi.. küçük raslantılar fevkalade hoşuma gitti. hele yine huysuz dedektifimizin acı hardal bölümü yok mu? işte orada kocaman bi kahkaha patlattım… acaba günün birinde böyle bir olay benim başıma da gelebilir mi diye düşünmeden edemedim:) hayır ama ben öyle bişey yapmam kattiyen!

ancak bu güzel sahnelerin yanında üzüntüye boğulduğumuz yerler de yok değildi. özellikle levy bu bölümlerde hayat ile ilgili inanılmaz tespiler sunmuş etkilenmemek mümkün mü acaba arthur’un annesiyle dertleşiyor gibi yaptığı bölümden? ona yaşadıklarını anlatırken söyledikleri ne kadar da iç sızlatıcı ama bir o kadar da hayatın içinde olan gerçekleri. ne diyeyim ki? uzun lafın kısası okurken zevk alacağınız okuduktan sonra da mutlu olacağınız bir kitap var karşınızda.

“bugün onsuz yaşıyor olsam da, bundan böyle asla yalnız olmayacağım, çünkü o bir yerlerde yaşamaya devam ediyor”

3 Jan
2010
Kategori: kitap    |    Saat: 21:29
Yazar     |    Comments Off on keşke gerçek olsa

keşke gerçek olsa

marc levy ile nasıl tanıştığımı hatırlayamıyorum, ama bi’ gün evime gelen kutunun içi kitaplarıyla doluydu. ilk okumak istediğimde şüphesiz keşke gerçek olsa idi. cidden hayatta ne kadar çok kullanıyoruz değil mi bunu? hatta bir de şu versiyonu var yaşadıklarımız zaten gerçek olamayacak kadar güzeldi… neyse bu muhabbet uzar.

kitaba ankara istanbul uçuşunda başlayıp dönüşte de devam etmiştim lakin ankara’ya geldiğimde hiç fırsat olmamıştı başucumda durmasına rağmen.. bu öğleden sonra yahşi batıyı gidip izleyeyim diyordum ama sonra çok üşendim kitap ilişti gözüme dedim ki dur bari şunu bitireyim hazır vakit varken, zaten neredeyse yarısını okumuştum öyle elime aldım ve bi çırpıda bitirdim.

öncelikle söyleyeyim evet sonunu tahmin ettim.. aslında tahmin etmek değil de varya sonu kesin böyle olur diye geçiriyordum içimden öyle de oldu. zaten mantıklı düşününce eğer olaylar o yönde gelişirse olacağı oydu zaten. (çok açık konuştum değil mi? bunu da yeni öğrendim bak aslında çok şey söyleyip aslında hiçbir şey söylememeyi. gerçi çaylağım henüz, daha iyi yapanlar aranırsa bulunabilir.) öte yandan gayet beğendim romanı, hatta son 15 sayfasına geldiğinde bir bölümde daha fazla okumak istemedim, çünkü o kadar güzel gidiyordu ki bozulmasın istedim bu büyü. resmen mideme kramp girdi ya.. ama neyse diyerek devam ettim ve bitirdim..

akıcıydı bence, olayları anlatışında kopukluk hiç yok, hele ki arthur’un yaşamış olduğu yalnızlığı.. geçmişteki yaşadıklarıyla bağlaması enfesti.. annesiyle olan ilişkisi, annesine doyamaması felan gerçekten üzücüydü. yalnız büyümek zorunda kalması.. ne de yakındı. hele bir bölümde lauren’e bak işte mutluluğun resmi budur demesi yok mu? gerçekten insan kendinden bir şeyler bulmuyor değil. diğer yandan eksikliğini hissettiğim tek nokta lauren & arthur ilişkisini arthur’un diğer insanlara inandırmak için sadece anlatması, aslında bunu kanıtlamak için çok daha basit ve kolay bir şey yapabilir, yani roman boyunca bunu düşünüp durdum, yazar niye düşünemedi diye sormadan da edemiyorum. sen o kadar şeyleri ayarla ama bu nüansı kaçır, bilemiyorum az da olsa romanın rahatsız edici noktalarından biriydi. farkettiysen olayı söylemiyorum ki asper kader burayı okuyan biri çıkar sonra romanı alıp okumak isterde -böylelikle ben de bi’ insanın roman okumasına sebep olarak mutlu olurum- romanın içeriğini söyleyip hevesini kaçırmayalım. paul’a da bir parantez açayım, iyi bir dost paul, herkesin yanında olmasını isteyeceği türden hem de. ( )

ancak gerçekten çok leziz ve hafif bir roman bence. hiç sıkılmıyor, boğulmuyorsunuz. hikayesi de çok şirin. ikilinin yaşadıkları çok özel. birbirlerine karşı beklentisiz, çıkarsız saf ve derinden bir sevgi. daha ne olsun? devamını da merak içersinde bekliyorum, umarım onu da en kısa zamanda okuyup izlenimlerimi yazarım. dahası şanslıyım çünkü levy keşke gerçek olsa’nın devamını yaklaşık 4 yıl sonra yayımladı ancak benim böyle bir sorunum olmayacak.

bir de romanı okurken ya bu kitap film yapılmasına ne kadar da uygun dedim durdum kendime, mutlaka filmi çekilmeli dedim.. bak sen şu işe bunu ben düşünebildiğime göre benden önce düşünenlerde çıkmış :) ve 2005 yılında filmi çekilmiş… en kısa zamanda edinip izlemek lazım. kitabını okuduğun filmleri izlemek zaman zaman rahatsızlık verse de çünkü kitaba sadık kalınmıyor genelde ancak bu kitap için böyle olacağını sanmıyorum.. dedim ya izleyelim de görürüz.

31 May
2009
Kategori: kitap    |    Saat: 21:20
Yazar     |    Comments Off on seni içimden terkediyorum

seni içimden terkediyorum

ilginç oldu kahraman tazeoğlu ile tanışmam. tabii ki şahsen tanışmış değiliz:) evet bu kötü espriden sonra devam edebilirim, ne çabuk baydım ya. neyse, gökhan türkmen diye bi delikanlı çıktı ya son zamanlarda bi de bayık şarkısı var ki, işte onu indireyim bakayım neymiş diye areste ararken, kahraman abimiz çıktı karşıma. herhalde profesyonel bi çalışma değil, birisi kahraman tazeoğlunun şiiriyle, gökhan türkmenin bi şarkısını birleştirmiş, adı da git olmuş. hani hep derim ya ben bi şeyin adını gördüğüm zaman şarkı, kitap, film vs. nedense içimde iyi mi kötü mü olduğu konusunda hemen bir izlenim oluşur ve şimdiye kadar hep doğru hissettim. allahım ne büyük bir yetenek bu bendeki! evet işte öyle hissettiğim 1-2 şarkıyı indirdim, bir de ne göreyim; inanılmaz dokunaklı bir ses, herkesin içinden bir şeyler bulabileceği şiirler, işte size çok kısa bir özet. içimde bıraktığı büyük etkiden sonra hemen araştırmaya koyuldum, şiir kitaplarını yazın almak üzere sık kullanılanlar listesine ekledim.

geçenlerde yolum cepa d&r düştü. kitaplar arasında dolaşırken, bilmiyorum ruh halimin kötülüğünden midir, kahraman tazeoğlunun kitaplarının olup olmadığını sordum, işte böyle oldu seni içimden terk ediyorum ile buluşmam, kapağıda ne güzel değil mi? sonraki gün sınavım olmasına rağmen eve geldiğimde çabucak okuyup bitirdim, yetmedi sonra ki gün tekrar okudum; hatta hala okuyorum, sıra diğer kitaplarında özellikle araz’ı çok merak ediyorum.

kahraman tazeoğlu’nun şiirlerinde kafiye bulamayabilirsiniz fakat diğer her şey bolca olduğu için dikkat bile çekmiyor. hayatın gerçekleri üzerine inanılmaz kaliteli şiirler bulunuyor. hayatın gerçekleri demişken ne demek istediğim gayet açık değil mi? ha bu arada buraya şiirlerini yazacak değilim, gidin alın okuyun! ne diyeyim, alın; aldırın, hediye edin birilerine not eklemeyi de unutmayın; “aşkım çok seviyorum ve asla bırakmayacağım seni” diye…

arka kapaktan;

“siz hiç başkasını öldürerek intihar ettiniz mi?
hemen yarın birini sevin, çok sevin.
onu canınızın öbür tarafı yapın.
mesela, sevdiğiniz geceye ağladığında karanlık üstünüze yapışacak olsun ıslak ıslak.
iki kişilik doyun acıktığınızda…
ve bir zaman sonra içinizdeki “o”,
size acı vermeye başlasın ve ne zaman
onu içinizden söküp atmak için
bir hamle yapsanız, kendinizi parçalıyormuş gibi olun.
daha sonra yenilin ve canınızın öbür yarısı olan
bu varlığı, içinizde öldürmeye karar verin.
şunu da sakın unutmayın,
onu öldürmek kendinizi de öldürmek demektir.

insanın kendisini öldürmesine intihar diyorlar.
ama siz bunu, o’nu öldürmek adına yapın ve
“seni intihar ettim” diye haykırın…
o zaman hem katil, hem ceset, hem de şair olur
“seni içimden terkediyorum” adlı bir kitap yazarsınız”

hep derim, yaşamın bir anlamı olmalı diye.

13 Nov
2008
Kategori: kitap    |    Saat: 00:33
Yazar     |    Comments Off on adam mutsuz ve orta yaşlıydı

adam mutsuz ve orta yaşlıydı

“Sinemanın önünde durdum. Film hâlâ değişmemiş, sanırım üç haftadır gösteriliyor. İnsanlar işlerindeyken ben bu sinemanın önündeyim, sanırım benim de işim bu: Filmlerin değişip değişmediğini kontrol etmek. Aslında çok ciddi bir iş bu, birinin yapması gerek. Muhallebiciyi de es geçip sahafların olduğu pasaja giriyorum. Tüm dükkânlar yerli yerinde, gerçek hayat iki haftada bir değişmiyor, sinemayı bu yüzden seviyorum. Girişte sağdan üçüncü dükkânda oturan sahaf sakal uzatıyor, geçen hafta sakalsızdı… Anahtarcı çocuk, ‘birazdan döneceğim’i kapıya asıp kaybolmuş, nereye gitti acaba? Büyük olasılıkla kapıda kalmış birinin kapısını açıyordur. İlginç iş çilingirlik, kapıları açıp kilitleri değiştiriyorsun, yaşamların içine girip müdahale ediyorsun, giriş çıkışları engelliyorsun, filozofça bir yanı var işin.”

“Gündelik hayat artık hepimizin yaşadığı bir karabasana dönüşmüşken sıkıntı, öfke ya da büyümek ve unutmak şimdi bize neyi hatırlatıyor? Mazi kimler için kalbinde kanayan bir yara ki? Hangimiz bir ömür boyunca bu hayatta aradığı şeyleri buldu? Kaç kişi kaybettik ruhumuzdaki labirentlerde, kaç kişiyi yitirdik bu hayat denen büyülü oyunda? Her şeye yeniden başlama şansımız olsaydı kimlerin hayatı ne kadar değişik olabilirdi ki?”

bu kitabın hikayesi bi garip, sıkıcı bi yaz günü evde televizyonda zaplıyorum bi oraya bi buraya olmuyo geçmiyo sıkkınlık.. yanılmıyorsam ntvde kendisine inanılmaz saygı duyduğum bi “abi”mle öğle sohbeti yapılıyor, derken son zamanlarda ne okuyorsununuz sorusu geliyor, abim başlıyor saymaya.. derken “adam mutsuz ve orta yaşlıydı” çıkıyor ağzından, bilmiyorum fakat içimde öyle bir okuma isteği dolmuştu ki anlatamam, beni kendine çekmişti, bazı şeyler var hakkında hiç bişe bilmiyorum fakat sadece isimleri bana onlar hakkında çok şey anlatabiliyor, örneğin beatlesin hey jude parçasını dinlemeden önce o parçanın mükemmel olduğunu hissetmiştim, veyahut rokada yemek yemeden önce lezzetinin harika olduğunu biliyordum tam 3 yıl önce ilk gördüğüme.. garip bi özellik galiba ama böyle bazı şeyleri hissedebiliyorum, murat erşahin ile tanışmam da bu şekilde oldu.. derken yazın o sıcak günlerinde satın aldım diğer iğnelediklerimle..

aldım fakat bir türlü sıra gelmedi buna, belki düzelmeye başlayışımdan mı bilmiyorum hep kaçtım o kitaptan, hatta bi ara elime aldım bir sayfa okudum ve kapattım bugüne kadar da kitaplıkta duruyodu..

aslında bugünüm hiçte kötü başlamamıştı, kronik uykusuzluk sorunum devam etti fakat bugün tanrım bana bir saat daha fazla uyuma izni vermişti, evet evet saat sekizde kalktım bugün, enerjik değildim fakat mutsuz da değilim, cem karaca dinledim biraz sonra ne yapabilirim bugün diye düşünürken neden ders çalışmayayım ki diye düşündüm belki de sekiz ay sonra ilk kez! evet yaptım da kütüphaneye gittim 2-3 saat ders çalıştım, her şey iyiydi..

taa ki eve dönene kadar, neden bilmiyorum odamdan korkuyorum artık, beni yalnızlığa, mutsuzluğa itiyor, kendimi kandırmak için astıklarım, yaptıklarım da yetersiz artık.. odada derin bi hüzün saklı sanki ve beni yalnız yakaladığı an içine hapsediyo, kurtulamıyorum, çırpınıyorum ama başaramıyorum..

evden çıkmak istedim, ve çıktım da kitapçıları dolaşmak istedim, kızılaya gittim, dosta uğradım bi kaç kitap aldım, içlerinde salak rusça kitabı da var, nerden estiyse bu rusça öğrenmek, her şey tamammış gibi..

sonra çıktım kitapçıdan, karanfilin ortasında durdum, insanları seyrediyorum, içinde bulundukları koşuşturmacayı, ne kötü, kendimi o kadar yalnız ve çaresiz hissettim ki o an.. bunu anlatıcak bi kelime yok veya ben henüz bilmiyorum, ama yok işte.. hayat dediğin nedir ki? neye ulaşıcaz? nerden geldik ki? nefret ettim resmen, yüzümü ekşittim, hemen gitmek, kaçmak, uzaklaşmak istedim; ama nereye? evet nereye? var mı verebilecek cevabı? nereye?

eve geldim, hala kötü haldeyim.. gaz bitmiş evde soğuk, yorganın altına girdim odayı seyrediyorum, bi yandan da cem karaca çalıyo, yine bişeyler söylüyo bozuyo moralimi, dinlemicem artık müzik felan ya yeter bıktım.. kitaplığıma takılıyorum sonra aldığım fakat okumadığım kitaplara gözüm takılıyor, “kayıp zamanlar, görünmez kentler, nereden geliyorsun:kuzeyden” ve o adam mutsuz ve orta yaşlıydı..

bazı şeyler vardır, şey dediğim herhangi bi şarkı, film, kitap veya hiçbişe ya da hepsi ne bileyim. her zaman okunmaz, her zaman dinlenmez, izlenmez.. ama an gelir ki tek ilaç o müzik, o kitap ve filmdir.. işte “o an”ı yaşıyorum sanırım, derler ya oldun sen, evet bu kitabı okumak için olduğumu düşünüyorum ki elim uzanıyor kitaba, alıyorum elime saat dokuzu biraz geçtiğinde ve açıyorum aylar sonra yapraklarını..

içine düştüğüm dünya o kadar tanıdık ki, yazılanlar.. verilmek istenenler.. o kadar taze ki.. bazı yerlerde yazarla içip, bende dertleşiyorum onunla, üzülüyorum sonra yazara bunları yazabildiğine göre ne kadar acı çekmiş kimbilir.. dimi ya? mesela biz o şarkıları dinlerken ağlayabiliyoruz, içiyoruz fakat ya o şarkıları yazanlar? bizim çektiğimiz nedir ki onların yanında?

ya boşverin okumayın bu kitabı mutlu hayatınıza devam edin..

“şu anda haber merkezimize ulaşan bir habere göre tüm yollar tıkanmış, tüm umutlar kaybolmuş durumda sayın seyirciler, hepinize hayırlı intiharlar dileriz”