adı olmayan roman
geceleri uyku tutmayınca hep yazasım gelir. bazen hayata dair bazen de derslerimle ilgili, ne olduğu önemsiz aslında, sadece duyguları dile getirmek belki. aslında uyku tutmayınca yazasım gelir yanlış olabilir, yazasım geldiği için uyku tutmaması daha mantıklı değil midir sizce de? sanırım öyle çünkü yatakta sağa dönüp durmaktan ve aklımdan geçen düşünceleri dizginlemekten yoruldum. dolayısıyla yazma zamanı. düşünceler sözlere ya da kelimelere dökülmediği sürece çok ağır sonuçlara yol açabilir, o yüzden olabildiğince konuşmalı ya da yazmalıyız.
kuzeyli çocuk
irlanda’nın en kuzeyi, bir bar. eski bir bar, geleneksel yöntemlerle hala kendi viskilerini yapıyorlar, içeri girdiğiniz an kendinizi 150 yıl öncesine dönmüş buluyorsunuz, her şey barın açıldığı 1861 yılından kalma, o tahta masalar, bar, duvardaki tablolar, hayran olmamak mümkün değil. bu barın adı bland’s pub. pub’ı 62 yaşındaki bob işletiyor, barın ilk sahibi dedesi kendisi bland’s pub’ın üçüncü jenerasyon temsilcisi. girişte dedesinin büyük bir portresi var, yanında bob’un babası olduğunu düşündüğüm başka birine ait resim, evet doğru tahmin etmişim, o resim barı devraldığı babasına ait.
jules adında 30lu yaşların ortasında olmayan ama biraz daha yaşlı gösteren bir adam, kuzeyli. yolu irlanda’nın bu pub’ına kadar uzanmış yıllar yılı geçen arayışından, kaçışından sonra. henüz bob’u tanımıyor. bir aydır irlanda’da ve 15 gündür saatlerini bu barda geçiriyor, ne konuşuyor ne de bir şey yiyor, tek yaptığı saatler boyunca içmek ve hep aynı şeyi içiyor. ii. elizabeth’in tahta çıkışı şerefine harmanlanan bir içki. pahalı bir içki bu, şimdiye kadar beş yüz pounddan fazla hesap ödedi. barın gediklilerinden bill, onun bazı günler ağladığını gördü. içmekten başka yaptığı başka bir şey daha varmış, bazen içerken göz yaşlarına engel olamıyor.
günlerden cumartesi, jules her zamanki yerine her zaman geldiği saatte oturuyor, yeşil şişeli içkisinden söylüyor. bob barı temizliyor, üzerinde george best imzalı bir liverpool forması geçirmiş. kendisi de liverpool taraftarı olan jules’un ilgisini çekiyor best’in imzası, çünkü best bir manchester united efsanesi. ama sormuyor nedenini. jules italyan bir baba ve fransız bir anneden olma, bir de kardeşi var her gün ona benzememesi için dua ettiği. ailesiyle en son ne zaman görüştüğünü hatırlamıyor, jules zor bir insan. jules gözleri doluyor yine, barda o saatte yalnızca bob, billl, jules ve garson kate var. bill barın uzak bi köşesinde bir yandan purosunu tüttürüken diğer yandan birasını yudumluyor, jules gözyaşlarını silmeden içkisini bitiriyor. gözyaşlarının bob’un dikkatini çekmemesi imkansız. kate boş bardağı alırken aynından bir tane daha diye ekliyor jules. kate gözleriyle onaylıyor. o anda bardan bir bardak sesi, bob bardağı duble doldurup barın önüne bırakıyor, benden diye ekliyor jules’u çağırarak. 15 gündür jules masasından ilk defa başka bir yere, barın önüne oturuyor. teşekkürü kaldırdığı kadehiyle gösteriyor ve bir yudum alarak yerine bırakıyor bardağı.
“anlat bakalım genç adam, seni irlanda’nın en uçsuz bucaksız yerine, bu bara aralıksız 15gündür getiren nedir?” cevap vermiyor jules, içkisini yudumluyor kafası önde, küçük bir damla göz yaşı daha. içkisinin tamamını bitiriyor, bob bir duble daha koyuyor yeşil şişeli içkiden ve ekliyor “benden”. jules kafasını kaldırdığında gözleri kırmızı, tutuyor kendini. bob’un koyduğu içkiyi bir dikişte bitiriyor, saat çok erken, başı dönüyor, bob donuk halde genç adama bakmakta, “bir tane daha koy barmen, hayır koyma şişeyi bırak” “barmen mi” diye geçiriyor içinden bob, hayatı gözlerinin önünden geçiyor, arka masadan bir kahkaha sesi, bill bu, “hey barmen bana bira yolla” “kapa çeneni bill, burada bir problemimiz var” jules gözyaşlarını tutamıyor artık, ağlıyor hıçkırarak, hıçkırıkların içinden çok az şey anlabiliyor bob. “vazgeçtim.” “hey neyden vazgeçtin, genç adam?” “sana soruyorum hey?” jules bob’un söylediklerini anlayamayacak kadar sarhoş. “benim adım jules ve evet vazgeçtim” sesi bu sefer daha gür yankılanıyor barda…
“kate ordan 30 yıllıklardan çıkar bizim kendi üretimimizlerden” bunu duyan bill kulak kabartıyor. “vazgeçtimmm…” “hayır kate 30 yıllıklar olmaz” “vazgeçtimm” barın üstü gözyaşlarına bulanıyor. “kate acele et oyalanma, hemen mahzene iniyorsun, dedemin harmanladığı 50 yıllık özel viskimizi hemen al getir” “karar ver bob on tane elim yok, gidiyorum işte” konuşmalara şahit olan bill’in ağzı açık bardaki 53 senelik arkadaşına bakıyor, bardağını eline alıyor ve bara doğru geçiyor ve uzak bir iskemleye oturup “ne yani bob, dedenin bizim yanımızda harmanladığı viskiyi mi getirtiyorsun? o viski ki sana 20 senedir her gün hadi şunu içelim dediğim içki, ve sen bir gün olsun beni dinlemedin, ama şimdi tanımadığın yabancı bir adam için getirtiyorsun öyle mi?” “kapa çeneni ve otur yerine bill, çocuğun söylediğini duymadın galiba?” “vazgeçtim dedi” jules kafasını kaldıramıyordu, gözlerini ovuşturdu, kafasında netleştiremediği iki ihtiyar adamın sesini duyuyordu ama ne dediklerini anlamadı. şu ışıkları kapatın kapatın diye bağırdı, ama ortamda ışık yoktu. durumu kötü dedi bill, şimdi düzeltiriz diye ekledi bob, buz kovasını getirdi çocuğun önüne koydu ve kafasını iki kez içine daldırdı. jules gerçekten kendine gelmişti. o sırada mahzende toza bulanan kate elinde bi kutuyla yukarı çıktı.
tozlu kutuyu kate’in elinden alan bob, şöyle bir kutuya baktı ve içindeki o eski şişeyi çıkardı, o anda bill ile göz göze geldi, şişeyi açmadan önce öptü. bir bardak kendisine, bir bardak bill’e ve bir duble de barın önünde kendine yeni gelen genç adama koydu.
“vazgeçtim yaşlı adam anlıyor musun, vazgeçtim.” jules yine ağlamaya başladı. “ben sadece sevmiştim, hem de o kadar çok ki.” sesi anlaşılmıyordu, bill ile bob birbirlerine baktı. jules kendi kendine mırıldanıyordu. “sevmiştim, hem de çok, bir ömrü onu severek geçirebilirdim ki, çok az şey isteyerek yaşayabilirdim. başını omzuma yaslasın istemiştim, üzüldüğüne derdine derman olmayı, bi şeyi merak ettiğinde merakını gideren ben olayım istemiştim, dizine yaslanıp film izlemeyi, okuduğumuz kitaptan iki farklı karakteri savunup kavga etmeyi bile istemiştim, ellerimle pasta yapmayı istemiştim. istemiştim evet, seni seviyorum demeyi istemiştim ona, ve hep seni seveceğim demeyi istemiştim. bir ömür yanında olmaya söz vermeyi istemiştim, dünyayı beraber dolaşmayı istemiştim, roma’da pizza yemeyi, venedik’te sandala binmeyi istemiştim, milano’da alışveriş yapmayı istemiştim onunla, londra’da hyde park’ta ele ele yürümeyi yürümeyi istemiştim, new york’ta central parkta çimlerin üstüne uzunmayı istemiştim o yanı başımdayken.. karayiplerde denize girmeyi istemiştim onunla, barcelona’da futbol maçı izlemeyi, amsterdam’da sarhoş olmayı istemiştim o yanımdayken. beraber gitmediğimiz yerlere gitmeyi, tatmadığımız şeyler yemeyi istemiştim… ben bir ömrü onunla geçirmek istemiştim.. ve o ömrü onu severek, her gün ama her gün daha çok severek tüketmeyi istemiştim…” bill ağzı açık çocuğa bakakalmıştı, “ee” diyebildi, sevmiyor musun artık? “sevmemek mi, vazgeçtim, vazgeçirildim, hayatımın bir dakikası bile onu düşünmeden geçmeyecek, ömrüm boyunca başkasını sevemeyeceğimi bilsem de, vazgeçtim, çünkü onu çok seviyorum ve nefes aldığım sürece onu çok seveceğim”
jules dibini gördüğü 50 yıllık viskinin son kadehini de masaya vurduğunda bob ve bill’in söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. ayağa kalktı, cüzdanını çıkarmaya kalktı, dengesi sarsıldı, bob elini masaya vurdu, “sok onu cebine”
bob’un barından kilometrelerce uzakta bir sinemada bir grup insan şişko bir oyuncunun söylediği “napalım, olmuyorsa olmuyordur” sözüyle duygulanmıştı. sinemadakilerden birisi gözünden bir damla yaş süzülerek filmin sonunu görmeden dışarı çıktı. sinemeda kalanlar mutlu bir sonu görecekti ama sinemadan çıkan için artık mutlu bir son yoktu.
zor günler
… bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. sabahın ilk ışıkları denizden kendini göstermeye başlamıştı ama hava aydınlanmıyordu, kötü bir pus hakimdi güne. hafif çamurlu yollardan yürürken bir yandan da sigarasını tüttürüyordu..ayak sesleri duydu arkasından gelen. durdu yavaşça hafifçe başını arkaya çevirdi, bakmadan tiz bi’ gülümseme belirdi yüzünde.. sigarasını yere attı topuğuyla ezdi.. evet zor günler dedi, çok zor günler.
o da içimizden biriydi
yazarın notu:
bu eserde ki tüm kişi, kurum ve kuruluşlar tamamen hayal ürünü ve uydurmadır. zaman ilerledikçe asıl sorulması gereken soru aslında bu yazının bir eser olup olamayacağıdır. bu yazı tamamen bir anlık “gelme” sonucu yazarın yani benim bir şeyler karalama isteğinden doğmuştur. daha sonra sıkılıp akşama yazarım demesine rağmen ısrar edip en azından bir giriş yapmalıyım yoksa asla yazamam diye kendisine telkinde bulunup, bu telkine uyması sonucu başlamıştır. bitirileceğine dair bırakın bitirmeyi başlanacağına dair herhangi bir garantisi yoktur hayatta ki diğer her şeyde olduğu gibi… hikayesine gelince, o da içimizden biriydi ama belki de değildi. en azından hayat onu girdabına katıp götürmeden önce içimizden biriydi…
bölüm 1 : sabah
o sabah uyandığında başına geleceklerden habersizdi.
susmak
içi titredi uyandığında, tek gözü kapalı duvarda ki saate baktı, 6.15i gösteriyordu.. sıkkın bir şekilde doğruldu, sonra gözlerini kapatıp tekrar yastığa koydu başını, olmuyor bi türlü uyuyamıyordu, az sonra sıkkınlığı daha da artarak kalktı yatağından pencereye yaklaştı, abajuru yukarı çekti, pencereyi açtı.
yeni doğan güneş nazlı nazlı yükselirken, yerlerin beyazlamış olduğunu gördü, kar yağıyordu.. karın yağmasını izledi bir mühlet, küçüklüğünü anımsadı bir tebessüm oldu yüzünde..
kar yağarken o uzak hayallere daldı.. göz alabildiğince uzağa.. bir süre sonra irkildi önünden geçen güvercinin gürültüsüyle..
pencereyi kapattı, yüzünü yıkamak için çıkarken tozlu kitaplığında ki bi defter çekti dikkatini, eline aldı sayfaları çevirdi yavaşça, ardından bir gülümseme.. vazgeçti yüzünü yıkamaktan, defteri de alarak yatağa geri döndü.. ilk sayfasını açıp okumaya başladı.. kimi yerde gözünden akan yaşları durduramadı, kimi zamanda akan yaşlarla gelen gülümsemeyi..
dinmeyen yağmur damlaları sanki gözlerimden akıyorlar… artık hangisi yağmur hangisi gözyaşı ayırt edemiyorum.. tükenmiş ve manası kalmamış bir yaşamın kopyasını yaşıyorum bu bedende. ne kadar sürecek bilmediğim bu yolculuk giderek yok ediyor beni
…her şeyin bittiğini sanmıştı. ama o sabah anladı ki belki de her şey yeni başlıyordu…
aklında ki belkilere yenilirsin. hayal kurarsın, uyanırsın… sonra mı? avazın çıktığı kadar susarsın…
kaçmak
elinde çantasıyla kapıyı zorlayarak açmaya çalıştı, ikinci denemesinde içeri girebildi. yorulmuştu işte her zaman ki gibi ve canı diğer günlere nazaran daha sıkkındı, içeri girdiğinde gülerek kimse var mı dedi? bu dediğine daha sonra tekrar güldü, kendiyle dalga geçmeyi, sadece kendi anlayabileceği şeylere gülmeyi seviyordu, bu yüzdendi ki çoğu zaman durup dururken güldüğünde çevresi anlam veremiyordu, işte buna içten içe daha fazla sırıtıyordu..
çantasını bıraktı, paltosunu astı; botlarını çıkarmaya çalıştı, çıkaramadı, sinirlendi, uğraşmak istemedi onlarla, sağa sola vurdu çıksınlar diye, yine olmadı, çekti, uğraştı çıkardığını holün bi tarafına diğerini diğer tarafına fırlattı, her şey yetmiyormuş gibi bu saçma uğraş canını sıktı, odasına girdi, kravatını gevşetti, üzerini çıkarmadan yatağa yattı ve yorganı üzerine çekti ve gözlerini kapattı, önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağ, sol, sağ..
yarın vermesi gereken brifinge çalışmalıydı, ama o hiçbir şey istemiyordu uyumanın dışında.. odanın içinde boğulduğunu hissetti, uzak hissetti kendini.. yalan bir yaşamın kopyasıydı sanki yaşadıkları, bitmeyecek bir yolculuk gibi.. zamanı gelmişti.
telefonunu eline aldı, bakmadan bi numara tuşladı.
– iyi günler …
– en erken nereye?
– …
– evet uygun
…
…
…
üzerinde ki oldukları gibi yerde bırakıp sırt çantasına işine yarayabilecek bir şeyler doldurdu, kotunu ve tişörtünü giydi.
çıkıyordu ki kapıdan telefonu çaldı, cebine uzandı eli, telefonu aldı ve kimin aradığına bakmadan karşı duvara fırlattı telefonunu, anahtarı da evin içine atıp sertçe çekti kapıyı arkasından…
…
gözünü açtığında saat yediyi biraz geçiyordu, kalktı yataktan pencereye yöneldi, perdeyi araladı; karşısında nazlı nazlı yükselen güneşi gördü…
lavaboya gittiğinde göz göze geldi kendisiyle. kırklı yaşların yüzüne armağanı çizgilere baktı, gözlerini kaçırdığında, bi damla göz yaşı süzüldü gözlerinden yanaklarına, çenesinden zemine…
– kimi kandırıyorsun?
– neyden kaçıyorsun?
o bunları yaşarken, otelin müzik yayınında çalan parça gülümsetti gözü yaşlı yüzünü..
“how can i be lost, if i’ve got nowhere to go”
kaçmak
derin bir nefes çekti sigarasından, o kadar büyük zevkle içine doldurdu ki dumanı başka bi yerdeydi sanki.. sokakta ki insanlara baktı, koşuşturmalarına, aceleleri olmalarını seyretti. bir yerlere yetişmeleri gerektiklerini anladı, farklı hayatlar serildi gözüne, gördü o da.. kokoşlar, psikopatlar, krolar, hanzolar.. durdu ve seyretti diğer insanları, kafasını kaldırdı bi damla yağmur düştü alnına. .. bi nefes daha çekti, mırıldanmaya başladı “i know when i die, you’ll be on my mind..” esen sert sonbahar rüzgarı üşüttü içini ama aldırmadı şakır şakır yağmaya başlayan yağmura, kaçmadı ıslandı, kollarını açtı sarıldı yağmura, yağdıkça üzerine yağmur uzaklaştı.. sanki üzerine düşen her damla onu… hiç bırakmak istemedi yağmuru.. ama kesildi yağmur.. paltosunun yakasını kaldırdı, sigarasını yere atıp botuyla ezdi.. ileri doğru baktı yürümeye başladı adım atacak yerin olmadığı boş sokakta, giderken herkes
yalnızlık
başını kaldırdı, ne zaman uyuduğunu ve ne zamandır uyumamakta olduğunu hatırlayamadı.. televizyonu açık bırakmıştı veya unutmuştu. doğrulmaya çalıştığında sabah haberleri başlıyordu.
“günaydın sayın izleyiciler bugün 10 mart 2008 saat 07.00 haberleriyle karşınızdayız”
sersem gibiydi, odasına baktı, uzun zamandır toplanmadığı belli oluyordu, her yerde devrik bira şişeleri, pizza kutuları ve içi boşalmış cips paketleri.. ayağa kalkmaya çalıştı, devrildi tekrar yatağa düştü.
üstünde vücuduna yapışmış bi kot ve tişört vardı, üşüdüğünü ve neden üzerini değişmediğini düşündü fakat anımsayamadı, ağzı kurumuştu, sehpanın üzerinde ki bardağa uzandı, kaldıramadı elinden düştü bardak, bardaktan dökülen su sehpanın üzerinde ki açık ilaçlarıda alarak yere aktı.
neydi o ilaçlar? kendisi mi içmişti bunları? ne içindi ki? hatırlayamadı, ağzının kuruluğunu gidermek için sehpanın üzerinde ki damlalarla damağını ıslattı, bu sefer doğrulmayı başardı ve ayağa kalktı fakat dengesini kaybedip tekrar yatağa düştü, doğruldu, bu kez yatakta oturdu bi süre.
odaya takıldı gözü, bira şişeleri, pizza kutuları, cipsler.. her yerdeydiler, parti mi verdim acaba diye düşündü. ayağa kalktıktan sonra
“kimse var mı” diye seslendi.
kimse cevap vermedi, odasından çıktı. bi koku çarptı burnuna, biraz daha yürüyünce kokunun mutfaktan geldiğini anladı, içeri baktığında bulaşık yığınıyla karşılaştı, odasından beter haldeydi, kutular, bardaklar, şişeler.. kim yaptı bunu dedi kendi kendine, cevabı bilmiyordu.
bir kapı gördü yan tarafta, açmaya çalıştı açamadı, kapı kilitliydi, zorladı gene açamadı, kimse var mı diye seslendi, yine yanıt yoktu, bi kez daha yüksek sesle seslendiğinde yalnızca sesi yankılandı boş evde…
koridoru geçtikten sonra salon olduğu anlaşılan bir yere girdi, burası odasından da beter haldeydi, eşyalar dağılmış, koltuklar devrilmiş yerde cam kırıkları, yiyecek, içecek çöpleride cabası.. hırsız mı girdi acaba diye düşündü ama cevap veremedi yine. dolaşmaya devam etti, yürürken cam kırıkları ayağını kesti fakat umursamadı, yürüdü, yerde fotoğraflar gördü, kimisi yakılmış, kimisi yırtılmış, buruşturulmuş. birini aldı bi erkek vardı fotoğrafta, şık giyinimli, yakışıklı ve gülüyordu elinde kadehiyle, bir davette çekilmiş olmalı diye düşündü, daha sonra aynı erkeği başka insanların yanında gördü, bi tanesinde kumsalda bi kızla mutlu bi poz vermişlerdi, hoşuna gitti bu fotoğraf bi süre baktı daha sonra yere bıraktı. kimdi bu adam? yanında ki kız kimdi? ya diğer insanlar? kendisine cevap veremediği sorular sordu… salonun içinde dolaşmaya devam ederken karnının acıktığını hissetti karnından gelen sesle, yerde ısırılmış bir elma gördü, bi tarafı çürümüştü, sağlam tarafından bi ısırık aldı ve onu da yere bıraktı sonra.
salondan çıktı, tekrar uyandığı odaya yöneldi, giderken koridorda ki aynaya takıldı gözü, saçları ve sakalları uzamıştı, iki saniye daha aynada kendine baktı ve odaya girdi, dikkatini çekebilecek bi şeyler aradı gözü, masanın üstünde dağınık kağıtların altında bi laptop gördü, sandalyenin ve masanın üstünde ki çöpleri attı, sandalyeyi çektiğinde yarısı dolu olan bir bira şişesini devirdi, bira halının üzerinde döküldü, umursamadı.. bilgisayarı açtı ve beklemeye başladı, şifre istiyordu, denedi.. 1-2-3-4-5, 5-4-3-2-1 açılmadı, sertçe kapattı ekranı, ayağa kalktı, çıktı odadan..
bu sefer koridorun diğer yanına yöneldi, bi kapı vardı açmaya çalıştı, kilitliydi, sinirlendi önce omuz vurdu, sonra tekmeledi.. yumrukladı.. kilidi kırıldı ve açıldı kapı. derli toplu bi oda çıktı karşısına bu sefer, masanın üstünde bi bardak su vardı, üstünde ki toza aldırmadan bi dikişte içti suyu. oda sade fakat güzeldi, fazla eşya yoktu, büyük bir dolap, daha küçük bir dolap, bir kanepe, koltuk, köşe lambası, masa..
küçük olana yaklaştı kapısını açtı, içersinde gömlekler, takım elbiseler, kazaklar.. kimin tüm bunlar diye düşündü, cevap veremediği sorulara bir yenisini ekledi.. karşısında ki büyük dolaba yöneldi, açtı, içi boştu…
odadan çıkarken yaşadıklarına anlam vermeye çalıştı, veremedi. tekrar koridordan geçerek girişe geldi, üzerinde bir parmak toz olan vestiyere yaklaştı, gözleri buğulandı, dengesini kaybetti, sendeledi. vestiyerin üzerinde buruşmuş bi kağıt vardı. dengesini kaybetmek üzereydi notu açtı.
“beni sakın …
yere yığıldı.
yağmurlu bir geceydi ve ne yaptığını bilmiyor bir hali vardı, yaşamıyor gibiydi, sendeleyerek yürümesinden içki içtiği anlaşılıyordu. yoruldu, durdu. diz çöktü, artık tutamıyordu kendini, göz yaşları yağmurdan ayırt edilemiyordu, haykırıyordu.
“neden”
ağlamaktan yorulduğunda koşmaya başladı, sendeliyor, arada düşüyordu.. tamamen sırıksıklam olmuştu apartmana girerken, kotu ve tişörtü vücuduna yapışmış, çıkmayacak gibi duruyordu. merdivenleri hızla çıkmaya çalıştı, yapamadı, takıldı düştü, kafasını yere vurdu.. yavaşça çıktı dairesine sersemlemiş, göz pınarları kurumuş kırmızı gözlerle, tanınmayacak haldeydi, zaten uzun zamandır kaybetmişti kendini, ne farkederdi? kapıya geldiğinde anahtarını bulamadı cebinde, küfretti ve kapıyı tekmelemeye başladı, açan birisi yoktu, diğer cebini yokladı buldu anahtarını fakat deliğe bir türlü sokamıyordu, açtığında kapıyı artık fazla bir enerjisi kalmamıştı, nefes nefeseydi.. ecza dolabına koştu tüm ilaçları, kutuları aldı ve odasına girip sehpanın üzerine döktü hepsini. bir bardak su döktü kendine, alabildiğini kadarını doldurdu eline yarım bardak suyla içti hepsini, bardağı yerine bıraktı.
sonra sessizleşti, durgunlaştı göz yaşları.. hissizleşti bi süre ve yatağa yığıldı…
kalktığında başı çatlayacak gibiydi. vestiyere tutunarak kalktı, buruşan notu tekrar gördü. ne zamandır burda yatıyorum diye düşündü, akşam olmuştu.. salona girdi tekrar, bi cep telefonu gördü.. kırılmıştı.. sonra diğeri çarptı gözüne, eline aldı şarjı bitmek üzereydi, ne bir arama ne bir mesaj vardı içinde, isimlere baktı, tanıdık değildi, iki kayıt dikkatini çekti;
“anneciğim” ve “o”
telefonu yerine bıraktı, dışarı çıkıp hava almak istedi, üstünü değiştirmedi, kapıyı açtığında bi ses duydu, salondan, az önce yere bıraktığı telefondan geliyordu. eline aldı ve telefonu açtı.
“alo”
“oğlum benim, bi tanem, doğum günün kutlu olsun, işlerin nasıl, siz nasılsınız”
bi şey söylemedi, elinden bıraktı telefonu, zemine çarpan telefon kapandı.
anne mi? doğum günü mü? nasıl mıyız? iş mi? anlayamadı hiç bişe.. tekrar kapıya yöneldi, çıkıyordu ki durdu, salona döndü ve yere düşen telefonu aldı, kırılmadığına sevindi..
hava soğuktu dışarıda ama o umursamadı, yürüdü bi süre, bi büfe takıldı gözüne, sigara çekti canı, ceplerini yokladı sağ cebinden buruşuk bir on lira çıkardı, bi sigara ve çakmak aldı üstü kalsın dedi.
devam etti yürümeye bir sigara yakıp, sonra tekrar durdu ve bi banka oturdu boğaza karşı, sakalını kaşıdı. neden bilmiyordu, kötü hissediyordu, kafasında cevabını bilmediği onlarca soru dolaşıyordu, gözleri yaşardı, tutamadı kendini ağlamaya başladı, bilmiyordu sebebini fakat durduramadı, ağladı, yorulana, göz yaşları tükenene dek. sonra donuk ve hissiz gözlere baktı uzağa doğru..
dikkatini dağıtan bi ses duydu, az evvel telefonundan gelen sesti bu. arayanın kim olduğuna bakmaya çalıştı tam göremiyordu buğulu gözleriyle, gözlerini sildi iyice arayan “o”ydu.
telefonu açtı gelen sesi dinledi bi şey söylemeden, duyduğu ses hüzünlü, ağlamaklıydı..
“nerdesin be deli”
pişmanlık
boğucu bir istanbul akşamında sinemanın önünde arkadaşıyla konuşuyordu seansın başlamasına beş dakika kala, telefonda ki ses işinin çıktığını ve sinemaya gelemeyeceğinden bahsediyordu. üzülmedi diğer biletin yandığına, böylelikle rahatça film izleyebilecekti hem.
telefonda vedalaşırken birden sarsıldı, elindekiler düştü yere.. eğilip düşenleri toplarken “affedersiniz benim hatam” diyen sese baktı ve onu gördü.. anlaşılan oydu ki o da sinemaya girmek için bekliyordu. “önemli değil olur böyle şeyler”.. eşyalarını aldı ve salona girdi.
film başladığında az önce kendisine çarpan kızın yanında oturduğu fark etti. arkadaşı onu da ekmiş diye düşündü çünkü koca salonda sadece kendisinin ve onun yanında ki koltuğun boş olduğunu gördü.. bi ara ona baktı ve hafif buğulanmış gözleri takıldı, gözlerine, içinde tuhaf bi duygu oluştu garip şeyler hissetti anlayamadığı..
film arası olduğunda dışarı çıkarken kız bunu gördü, “tekrar kusura bakmayın olur mu”. “önemli değil olur böyle şeyler”.. çocuk konuşmak istedi, farklı bi şeyler sezinledi o mutlu görünen yüzün altında, sanki görünmeyen bi şeyler vardı.. bir hüznü saklıyordu yüzü..
geri döndüğünde kız geçerken gülümsedi ve yerine oturdu.. film hakkında konuştular bi süre.. aslında ikisi de filmi önemsemiyor gibiydi fakat konuşmayı sürdürdüler.. tam film başlıyordu ki çocuk kıza dönüp “yanınız boşmuş” “sizinde”.
film başladı, artık aralarında boş bir koltuk yoktu, yan yanaydılar, bitene kadar irili ufaklı sohbetler ettiler film hakkında, şurası şöyle olsa daha iyi olabilirdi, aslında bu sahne çok abartıya kaçmış şeklinde..
film bittiğinde beraberce dışarı çıktılar sinemadan, bir süre sokakta beklediler, çocuğun içinden onu bir kahve içmeye devam etmek geldi, hatta telefon numarasını istemek, adını öğrenmek, sevdiği rengi, yemeği hepsi.. fakat yapamadı, soramadı.. bir şeyler engel oldu buna..
“ee o zaman”
“evet”
sokağın ortasında durdular bir süre daha, konuşacak bir şeyleri kalmadığında kız
“şey ben bir şeyler içmeyi düşünüyorum, eğer işiniz yoksa?”
çocuk telaşlandı, “maalesef gitmem gerekiyor” ne yapıyordu? acaba söyledikleriyle düşündükleri tutuyor muydu birbirini? kız biraz üzgün bir ifadeyle iyi akşamlar dedi arkasını döndü gidiyordu ki ekledi “memnun oldum, ben..” gitmişti çocuk..
derin nefes alıyordu, kalbi güçlü bir şekilde atıyordu ve midesine kramplar giriyordu çocuğun olanları düşündü, üzüldü..bilmediği sokaklara daldı, yürüdü sonra durdu..bi kafe ismi çarptı gözüne, kapısında “gerçek hayaller” yazıyordu.. içeri girdi sakin bi köşeye oturdu ve bira söyledi.. aşık mı olmuştu ne?
kız telefonuyla konuşuyordu üzgün bir ses tonuyla, arayan bir arkadaşıydı, uzun zamandır görüşmüyorlardı, arkadaşı kızdı buna ne o ses,
“unutma hayat devam ediyor”
“tabii ya eminim.” ona sıkılmıyorum diye ekledi, başından geçenleri anlattı..
“boş ver takma kafana hepsi aynı hem sen bana gelsene oturur konuşuruz biraz”
biraz sahafları dolaşmak istiyorum, uzun zamandır uzak kaldım kitaplardan, sonra da gidip bir şeyler içmek istiyorum daha sonra görüşsek olmaz mı diye cevapladı..
“tamam nasıl istersen”
bunu duyduğunda derin bir oh çekti içinden çünkü ne zaman arkadaşına konuşmaya gitse, arkadaşı gereksiz dedikodularla canını sıkıyor, yoruyordu.
sahaflar pasajında girdiğinde kendini mutlu hissetti, kitapların kokusunu aldı, hepsi sanki bir şeyler anlatıyordu ona, bir sahafçıya girdi ve birkaç kitap aldı..
uzun zamandır akşamları çıkmıyordu dışarı, kendini çok yalnız hissetti düşününce, yalnızlığı üşüttü onu, paltosuna iyice sarıldı “gerçek hayaller”in tabelası gözüne çarptığında.. kapıdan girerken buraya en son ne zaman geldiğini hatırlamaya çalıştı, anımsayamadı, zihnini de yormadı hatırlamak için..
nereye oturabilirim diye düşünürken onu gördü bi köşede, aslında onu değil masanın üstüne de ki bira şişeleri çarptı gözüne.. ardından boş bi masa gördü, yöneliyordu ki fikrini değiştirdi köşede ki adamın masasına yöneldi.
“bu kadar içmek için henüz erken değil mi”
adam başını kaldırdı ve onu gördü.
“özür dilerim ben, şey, az önce ki davranışım için”
kız gülümsedi, “önemli değil olur böyle şeyler”.. “ama sen çok içmişsin daha fazla içmemelisin”
“neyi değiştirir ki içmek veya içmemek?”
“çok şeyi”
“neyi mesela?”
“neyi mi? masanızın önünde duran bir hanımefendiyi masanıza davet etmeniz gerektiğini olabilir mi?”
“kızardı, şey lütfen kusuruma bakmayın, lütfen oturun”
“önemli değil olur böyle şeyler”..
kız garsona kahve lütfen diye seslendi, kahveler geldiğinde ikisi de susuyordu, tüm bunların hepsi tesadüf müydü yoksa hayat yine dalga mı geçiyordu onlarla, umursamadılar, düşünmediler…
konuştular, o anlattı o dinledi, o anlattı o dinledi.. güldüler, hüzünlendiler, kelimeler gözyaşı oldu bazen.. bazen de gülmekten yaşardı gözler..
sonra dışarı çıktılar yol boyunca yürüdüler sessizce.. kız bozdu sessizliği
“şurdan taksiye binip eve gidebilirim ben.”
“bırakmamı ister misin?”
“yok hayır lütfen zahmet etmeyin” halbu ki deli gibi istiyordu.. neden öyle söylediğine bir anlam veremedi.. keşke bir kez daha sorsa, lütfen ısrar et, tek kez.
“tamam siz bilirsiniz” ne dedim ben? lütfen bir kez daha sor, bir kez daha yalnızca bir kez daha sor.
birbirlerine baktılar.. konuşmadılar.. ne o ısrar etti, ne de o bir kez daha sordu.. sonra kapısını kapattı taksinin, arkadan uzaklaşmasını seyretti.. ortada ne bir isim ne de bir telefon numarası vardı, gözünden bir yaş düştü kaldırıma, sigarasını yaktı ve derin bir nefes çekti…
bir adam
…
kapıyı arkasından sertçe çekti..
umursamadan çıktı, ani ve hızlı girdiği yaşamından yavaşça..
…
donuk gözleri duvarda ki saate takıldı bi süre, önce elinde ki kahve fincanı vurdu çıplak parke zemine, sonra vücudu.
