ara vermek
pshh, come on, tell you a secret!
yahu ben şu bir haftalık süreçte bilgisayarları kıskandığımı farkettim, durun hele dinleyin bi hak vereceksiniz belki de veya vermeyin bilmiyorum.
düşünsenize hayata istediğimiz zaman ara verip daha sonra yeniden başlasak kaçımız şu an olduğumuzdan daha mutlu olmazdık? veya hayatta hiç hatırlamak istemediğimiz bir şey yaşamadık mı? onu silip atabilsek daha mı kederli olurdu hayat?
baksanıza bilgisayarlar istenmedik bir sorunla karşılaşınca kendilerini resetleyebiliyorlar ve sonrası bembayaz yeni bir sayfa olarak çıkıyor karşımıza. ya da virüs girince veya hata verince gerekli dosyaları silince sorun ortadan kalkıyor. hafızasında tutmak istemediği bir şeyi sildikten sonra sanki o hiç var olmamışcasına devam ediyor çalışmaya. yaşananlardan ve sıkıntılardan bi haber…
düşünsenize bizim de böyle bir şansımız olsaydı eğer, hayat daha yaşanılır olur muydu gerçekten?
tamam kabul ediyorum, saçmaladım. zaten siz her zaman çok mantıklı konuşursunuz saçmalayan hep ben olurum.
hadi ama hayal gücünüzü kullanın. yahu düşünsene bi sabah kalkıyosun, camı açıyosun, güneş tepede ışıl ışıl, kuşlar cıvıldıyo mükemmel bir bahar günü, kulağına mp3 çalarını takıyosun hafif koşuyo çıkıyosun, giderken yolda ki çocuklarla top oynuyorsun durup 2 dakika. az ilerden gelen anne ile çocuğuna selam veriyosun, ufaklıktan bi makas alıp devam ediyosun, gözün yaşlı bi amcaya takılıyo karşı karşıya geçmeye çalışan, dur amcacım beraber geçelim diyip koluna giriyorsun. evet ya, tamam da bunun ne alakası var ki? ne bileyim ya içime doğdu, o diilde cezalandırıcı diye bi filmi vardı stallonenun hani bunu donduruyorlardı 20 yıl boyunca, uyandırmadan önce hafızasını değiştirmeye çalışıyorlardı ama pek başarılı oldukları söylenemez. yahu gün gelir de böyle bir şey olabilir mi acaba? gerçi bunu dilemek akılsızlık gibi geldi şimdi bana, yani böyle olursa insanların duyguları ölebilir. dimi böyle olasılık var. neyse yahu önemli değil, yağmurlu bir kış günü, kapalı bir hava, sabahın erken saatleri, çatık kaşlar, beyaz saçlar, kirli sakal, kirli kıyafetler, dağınık bir oda…
ah bu ben…
ya hangi insan evladı çekirdek yediği için dudağını keser? canım nasıl yanıyo yahu ağzımı açamıyorum doğru dürüst, tebrik ediyorum kendimi. aslında o diilde bi falcıya gitmişim şaka gibi, ses kaydı bile aldım. mauhauha dinlerken tekrar kendimi uğur dündar gibi hissettim “evet sayın seyirciler, fal baktığını iddia edip insanları kandırıp ağına düşüren falcının mekanına yalnızca selc tv girebildi ve az sonra şok edici şeylerin söylediği ses kayıtı yayında” yahu rtük izin verse yayınlardım bak.
about life
went to school and i was very nervous
hello teacher tell me whats my lesson.
look right through me.
look right through me.
and i find it kind of funny.
i find it kind of sad.
the dreams in which i’m dying are the best i’ve ever had.
my tears are filling up my eyes.
no expression.
no expression.
hide my head i wanna drown my sorrow.
no tommorrow.
no tommorrow.
no one knew me!
no one knew me!
no one understand me!
the dreams in which i’m dying are the best i’ve ever had.
going nowhere!
going nowhere!
aşk ve sevgililer günü
aşk ve sevgililer günü nam-ı diğer on dört şubat. aslında bu kadar birbiriyle ilintiliymiş gibi gözüküp de aslında alakasız olan başka iki kavram var mıdır? düşünün bakalım, bulursanız bana da haber verin olur mu?
şimdi aşk diyince akla ne gelir? bol gülümseme, sıcaklık, daha fazla gülümseme, sevgi, saygı, sadakat, destek, içtenlik, karşılıklı anlayış, karşılıklı anlayışsızlık, utanma, çekinme, kıskanma, korkma, deli cesareti, sarhoşluk, uzak durmak, reddedilmek, kabul görmek, mutluluk, paylaşım, birlik, beraberlik bir sürü şey geliyor değil mi? ya da delilik bile olabilir. çünkü insanın gözünü tamamen karartan ve başka hiçbir şey düşündürtmeyen ne olabilir bu hayatta. yani aşk kelimesi icat edilmeseydi acaba insanlar bu duygularını nasıl ifade edebilirlerdi, ki aşk bile bazı zamanlarda yetersiz kalabilir, o zaman da gözler imdada yetişir… evet gözler, onlar yok mu? aslında her şey onlarda saklıdır. değil midir?
yani kişi aşıksa gerisi teferruhattır diyebiliriz. ama bir de on dört şubat var, adına da sevgililer günü deniyor. kökeni hristiyanların kutladığı “st valentine’s day”e dayanıyor. hatta dayanmıyor direk kendisi. bu hristiyanların dini bir bayramı tıpkı noel gibi. hikayesi ise roma’da yaşayan valentinin sevdiği kişi tarafından reddedilip intihar etmesi ile başlıyor. vasiyeti ise ilginçtir, “kalbimi sevgilime gönderin” bu tarihten itibaren yayılıp tüm dünyada kutlanmaya başlamıştır. hikayeye baktığımızda üzülmemek mümkün değil, keşke herkes sevdiğine kavuşabilse değil mi? bak burda aklıma murat erşahinin kitabında okuduğum bir cümle geldi, hemen arz edeyim.
“hayatta en çok sevdiğinizin sizi sevmemesi. illa sizi sevmesi gerekmiyor tabii; ama düşünün bir; o da sizi sevse her şey kolaylaşırdı değil mi? trajedi budur işte.”
evet gerçekten trajik zaten hayat dediğin trajedidir. ama bazen olmaz, elinizden bir şey gelmez, ama yine de sevebilirsiniz çünkü bu yalnızca sizin elinizdedir. valentinde keşke öyle yapsaymış, sonuç itibariyle bir hayata son vermek ne açından olursa olsun hiç hoş değil. ne diyodum, konuyu dağıttım bak.
şimdi benim anlamadığım, aslında anladığım fakat anlam veremediğim; aslında anlam da verip gereksiz bulduğum, samimi olacak olursam gereksiz bulmadığım fakat bir şeylerin yanlış olduğunu hissettiğim olaya gelelim.
bakın bugün sevgililer günü yani on dört şubat. bugün birbirinizi daha çok sevin, hediyeler alın birbirinize, yemeğe çıkarın sevdiğinizi… bugünü çok mutlu geçirin. tamam kabul ama neden? diğer günlerden farklı kılan nedir bizim için? neden diğer günlerden farklı olsun ki? tamam her gün birbirinizi bazı özel günler kadar sevemeyebilirsiniz buna hak veriyorum ki ben severim orası ayrı. ama bu gün neden on dört şubat olsun, neden dokuz mayıs veya on mart değil? yani sırf birileri bugün sevgililer günü, aşkın, sevginin, mutluluğun günü dediği için o gün bizim için öyle mi olucak? yahu hiç dünyada ki bir milyar insan için aynı sevgililer günü mü olur? birbirinize daha sıkı sarılacak onlarca gün varken tüm şirinlikleri on dört şubatta yapılmasına anlam veremiyorum, her yer kırmızılarla süslenmiş, kalplerden geçilmiyor. aman ne büyük iş! yahu sizin sevgililer gününüz on dört şubat değildir ki. onu ilk gördüğünüz, ilk göz göze geldiğiniz, ilk elini tuttuğunuz, ilk ona onu sevdiğinizi söylediğiniz, arkadaşlığınızın başladığı, evliğinizin başladığı, ilk öpücük, ilk sarılma, ilk beraber göz yaşı dökmenizdir sizin sevgililer gününüz. acaba şu hayatta sevgililer gününü hatırlayıp, evlilik yıldönümünü unutan yok mudur? kesinlikle vardır. çünkü sevgililer gününü sizin hatırlamanız gerekmiyor, sizin yerinize hatırlatıyorlar zaten, ve büyü orada kayboluyor işte. eğer sevgililer gününde hediye alıyorsanız, aslında hediyeyi siz almıyorsunuz, onlar alıyor… yemeğe çıkıyorsanız, siz çıkarmıyorsunuz evet onlar… yemeği bile siz seçmiyorsunuz onlar seçiyor, hangi müziği dinleyeceğinizi de onlar seçiyor. çok garip değil mi? ve biz bunun farkına varamıyoruz… yılın o günü nedense birbirimizi ne kadar çok seviyoruz değil mi, hadi hediyeler alalım, bugün birbirimizi daha çok sevelim diyen milyonlarcası var. ama bunun yanında bunu yapıp aslında bunların yapılması gereken özel günleri unutan… benim anlam veremediğim şu belki de, neden birbirimizi bu kadar çok sevdiğimizi belli etmemiz için on şubat beklenir. yani içinizden güzel bir süpriz yapmak gelse şubat ayında, on dört şubat beklenir. bu mudur sevgi, aşk?
al işte sinirlendim, yazamıcam daha fazla. tamam sevgililer günü hoş bir gün olabilir, tabii ki beraber vakit geçirmek, ona onu ne kadar çok sevdiğinizi söylemek, ufak yüz gülümsetici bir hediye almak, hepsi çok güzel şeyler; fakat bunları neden on dört şubatla sınırlandırıyoruz ki? neden aşkın büyüsünü on dört şubatın karanlığında öldürmeye çalışıyoruz?
son bir ağıt
dudaklarımın arasından çıkan dumanı sigara dumanı mı sanıyorsun?
içim yanıyor, yüreğim yanıyor, benim ateşimindir o duman.
alevlerimin içinde kül olan ruhumdur o duman.
yüzüme yüzüme çarpan gerçeklerin izlerinden son kalanlardır, yeni taze yaralardır.
yaşadığım her günde biraz daha artandır.
sokaklardaki seslerdir…
ölen çocuklardır, yaşarken gömülen kadınlardır, kurban olan erkeklerdir.
gözyaşlarımın yanağımdaki izidir.
ölümdür… karanlıktır… sondur…
betim ateşim, benim dumanımdır.
eriyip giden mumların hafif boğucu kokusudur.
beynimin içinde tekrarlanan ağrılardır, sancılardır.
acıdır o… üzüntüdür…
kendini kaybetmenin, sarhoş olmanın bile faydasız kaldığı zamandır.
savaşmayı sonuna kadar istemek ama bir yandan da kaçmayı düşünmektir.
isyanımın son sözüdür, idamımdan önce son bir istektir.
uğruna yaşanılacak bir sebep, uğruna ölünecek bir sevgidir.
o ki yoktan var eden, var olanı yok edendir.
karmaşanın kalbidir, karmaşanın nedenidir.
benim parçamdır o…
aşktır… aşık olmaktır…
ölümdür… karanlıktır… sondur…
benim ateşim, benim dumanımdır.
son bir ağıttır o…
ağlamak
bu gece bi şarkı dinledim ve çok hoşuma gitti.
“gözlerinden akmasa kalbinden akacak, dışarıya vurmasa içinde kanayacak.”
gerçekten de öyle olmaz mı bazen?
sessiz veda
ne güzel şeydir… önce yüzünüzde bir gülümsemeyle onu düşündüğünüzü fark edersiniz, telefon ettiğinde daha açmadan ağzınız kulaklarınıza varır. sonra onunla konuşurken içiniz sevinçle dolar. sesini duymanın tüm dertlerinizi götürdüğünü keşfetmeniz uzun sürmez… korkak gözlerinizin içi güler ona bakarken; sessizce, sebepsizce sırıtırsınız… mideniz ağrır, o mide ağrısı yok mudur? sözleriniz bile titrer, titremez mi? ne güzel şeydir…
ama yaşanmış hayal kırıklığından sonra zordur yeniden umutlanabilmek. hatta imkansızdır ama kendinizi kandırıyorsunuzdur. boşuna dememişler umut lanettir diye… her yeni umut dalgası insanın aklına “ya yine olursa” düşüncesini getirirken, o “belki”ler yok mu içinizi kemirir, uykularınızı kaçırır. ya yine olursa, ya yine olursa… ama ya olmazsa? zordur hayal kırıklıklarından yeni bir umut inşa etmek. bir de onsuz olamayacağını anlamak vardır ki, bu durum her şeyden beterdir, tarifi yoktur. size oldu mu hiç böyle? aslında zor olan hayata yeniden dönebilmektir belki de… yeniden gülebilmek… yaşadığını hatırlamak, hissetmek, hissettirmek…
bu anlarda veda etme gerekir. her şeyi bir daha onlara asla dönmemek üzere bırakmak. aslında siz böyle desenizde içiniz böyle demediğinizi bilir, yani dönüp dolaşıp kendinizi kandırıyorsunuzdur. ama haklısınızdır çünkü bu hayattan istediğiniz son şeydir, hatta asla istemediğinizdir… ama hayat bir trajediden ibaret değil midir?
işte sessiz veda gereklidir böyle anlarda, başka yolu yoktur bu gidişin. ve biliyor musunuz? sessiz veda en iç acıtanı, göz yaşı döktürenidir. konuşmadan, belki de konuşamadan… söyleceklerini, söylemek istediklerini içinde saklayarak, saklamak zorunda kalarak… başını öne eğip uzaklaşmak… uzaklaşırken son defa göz ucuyla seyretmek, o görmeden gözyaşlarını silmek… sessiz olunmalıdır, giderken kimse rahatsız edilmemeli, yük olunmamalıdır kimseye çünkü hakkın yoktur kendi üzüntüne başkalarını da katmaya…
işte bu yüzden gidiyorum ben, her şeyden ve herkesten uzaklaşıyorum istemeden…
belki bir gün sana yazarım uğradığım bir şehirden, renkli bir kart atarım… sonra bir gün çıkarım, dönmez derken…
hayat tavsiyeleri
şu an canım sıkılıyor, tavsiye verecek durumda olduğumu söyleyemem. hem kelin ilacı olsa kendi başına sürmez mi ki? bence sürmesi gerekir. zaten verdiğim tavsiyeler sizler için bir şey ifade eder mi bilemem. gerçi asıl önemli olanın da bu tavsiyelerin sizlere bir anlam ifade edip etmemesinin benim için bir anlam ifade edip etmemesi değil mi? ya ne dedim ben bi daha bu cümleyi kurabileceğimi sanmıyorum. ya hiç samimi değilim, dedim ya ama bi an canım sıkıldı aslında herkesi seviyorum, o kadar iyi kalpli biriyim. neyse alın size tavsiye, deneyin faydasını göreceksiniz, ben çok seviyorum, hemde çoook…
yakalanırsan yağmura, koşma! bırak yağsın üzerine…
ne felsefe ama! ne laf ettim be…
bak hala canım sıkkın ya.
giderken ben
ankara’dan, arkamda ne bıraktığım konusunda herhangi bir fikrim yok. fakat içimi garip mi desem kötü mü desem bunların karışımı bi his kaplamış durumda.. nasıl söylesem? söyleyemiyorum işte, sanki gidiyorum ve bir daha dönemeyecek gibi hissediyorum hani insan korkar ya bıraktığı gibi bulamamayı… ya geride kalanlar dönünce artık geride bıraktıklarım olmayacaksa? iyi de bundan banane diyesim geliyor ama diyemiyorum yine de.. işte böyle boktan bir his var, dönünce gördüklerim; giderken bıraktıklarım olmayacak sanki…
ne tuhaf ankara’dan uzaklaşırken üzülüyorum ilk kez belki de, gitmek istemiyorum, bu sabah hiç uyanmak istemedim, sabah olmasın istedim. ama oldu, bu sefer yataktan kalkmak istemedim, eşyalarım hep dağınık kalsın, masamın üzerini toplamıyım istedim, bavulumu çıkarmak istemedim hiç… ama hepsi oldu bunların..
utanmasam ağlayacam nedir bu hal? nedir ya.
yaşıyorum mu? yaşamıyorum mu bilemedim.
başlıksız
… bir müddet sessiz kaldı. düşünmekte olduğu belli oluyordu halinden. biraz sonra sakin, fakat çok kararlı bir ses tonuyla söze girdi:
…
ve bak yine tekrar ediyorum kendi sorununu kendin çöz. herkesin kendine özgü bir iç dünyası vardır ve sorunlara bakış açıları senden çok farklı olabilir. kafan karmakarışık olmuş oğlum senin!… benimde başıma senin yaşındayken buna benzer bir şey gelmişti. ben yatağımda sabahlara dek ağlıyordum. annem geliyordu, “neyin var” diyordu. ben hiç bozuntuya vermiyordum. “bir şey yok” diyordum. işte gerçek erkek böyle davranmak zorundadır. sen de artık gerçek ve güçlü bir erkek gibi kendi sorununu kendin çöz. bugüne kadar yanlış yapmışssın. ama tamam artık, bitti!
yine mi pazar?
pazar günleri dışarı çıkmaktan nefret ediyorum, her yer sessiz, ıssız.. insana yalnızlığını hatırlatıyo hele bi de yağmurluysa hava, sararmış yapraklarla dolu boş bi sokakta buluyorsunuz kendinizi.. hiç işim yokmuş, gerçi yoktu zaten, ders çalışabilecek mişim gibi kütüphaneye gittim, oturdum otuz dakika sonra kalktım eve geldim nasıl uzak hissetim kendimi, napıyodum ki orada?
..o kadar kötü bi hal alıyo ki durum bazen, boktan, önemsiz gibi görünen şeyleri nasılda büyütüyorum kafamda nasılda canımı sıkıyo, aslında canın sıkkınlığı o aptal ve önemsiz şeylerin aptal ve önemsiz olması veya önemli bi şeymiş gibi hissettirmesinden değil, sadece canımı sıkıyolar çünkü o kadar boşum ki, zihnim saçma sapanlar şeylerle bulanıyor, bazen dalıp gidiyorum aptalca şeyler düşünüyorum, o kadar aptalca şeyler ki daha sonra ne düşündüğümü hatırlamıyorum, dalıyorum aradaki zaman kopuyo, nerdeyim bene dönüyo durum..
sıkıldım artık ya.. kendimden korkuyorum bazen şu an korktuğum gibi.. hep derdim ya içinde ki sıkıntıyı atmak için bi şeyler yazmalı insan diye, rahatlamalı, olmuyo ama ya; neden midemde ki bu kramp geçmiyor? dün sınavda da mutluluk üzerinde bi okuma parçası vardı insanların bilmem kaçı için mutluluğun dayanak noktası paraymış, para ne ya, parayla ne mutluluğu elde edilebilir ki?
ya mutsuz uyanmak o kadar lanet bi şey ki.. pazarları allah kahretsin ya, şarkılarında canı cehenneme, masanın üstündekileri fırlatmak neyi değiştirir ki? camı açıp dışarı mı atlamalıyım?
