Kategori: "hayat"
9 Apr
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 01:57
Yazar     |    Comments Off on bugün

bugün

annem aradı. artık yazdıklarıma bir başlık bulamıyorum bu arada, zaten yazdıklarım başlık bulunamayacak kadar gerzekçe. dizimin filmlerini sordu, bir de sakın bizden habersiz ameliyat olayım deme dedi. gerçekten dizimden ameliyat olacağımı mı düşündü acaba? ya da hayatında hiç kimse yokmuşçasına yaşayan oğlunu uyarmak mı istedi bilemiyorum. ders çalışmalıymışım ayrıca, telefonu kapatınca çalışmaya başlıyorum dedim, güldü.

vitamin’in bir şarkısında diyordu; yine bize esmer günler doğuyor diye. bıkkınlığın, boşvermişliğin ilerisindeyim. konuşmak istemiyorum, yani aslında konuşamamak da olabilir bu. ve o kramplar.. sonu olmayan bi yol bu. hiç olmadığı kadar mutsuzum, bu hayat yine çok zor günler yaşıyor.

biraz barcelona’dan bahsedeyim, hem yarıda bıraktığım bir şeyi tamamlamış olurum belki. barcelona’da insanlar zarif, insanlar şık demiştim ya, sırrı arka sokaklarında.. gotik şehre giriş yaptığınızda karşınıza çıkan o butikler barcelona’ın sırrını veriyor. bakakalıyor insan, zamanı olsa, her dükkana girip bir şeyler denemek istiyor.

nou camp futbol tutkunları için şüphesiz barcelona’nın en etkileyici yerlerinden.. yıllarca televizyondan izlediğin o büyüleyici stadı gezmek, o havayı solumak olağanüstü. kupalarından, soyunma odalarına, yedek klübelerine kadar.. orada olmak tek kelimeyle harikaydı. çok sevdim barcelona’yı, insan gidip orada her şeyden ve herkesten uzak bir şekilde yaşamak istiyor.. ne olacak ki?

27 Mar
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 05:32
Yazar     |    Comments Off on bir hayat

bir hayat

bir hayat, sefil olanından. başladığı hiçbir şeyi bitirememiş, hiçbir şey başaramamış. çoğu zaman korkak, tepkisiz. en önemlisi yorgun. aciz, zavallı. kendisini bırakmış, günleri dolduruyor sadece. sonraki günün ne getireceğinden habersiz, hesapsız. artık şaşırmıyor bile olanlara, boşvermişliğin, bıkmışlığın tepe noktasında. zor uyuyor, belki uyuyamıyor ama günün ilk ışıklarıyla uyanıyor.

23 Feb
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 10:44
Yazar     |    Comments Off on yolda olmak

yolda olmak

ankara – trabzon 592 km
trabzon – istanbul 900 km
istanbul – düsseldorf 2556 km
dortmund – barcelona 1400 km
barcelona – paris 1037 km
paris – pisa 1077 km
pisa – floransa 80 km
floransa – roma 380 km
roma – düsseldorf 1459 km
düsseldorf – dortmund 70 km
dortmund – köln 100 km
düsseldorf – istanbul 2556 km
istanbul – trabzon 900 km
trabzon – istanbul 900 km
istanbul – ankara 350 km

4 hafta, 5 ülke, 10 havalimanı, 20 şehir, 13.000 kilometrenin üstünde hava yolculuğu! yaklaşık 1000 kilometrelik tren yolculuğu! bir o kadar araba yolcuğu ve şehirleri karış karış keşfeden, yürüyen bir insan!

yolda olmak deyiminin tam anlamını yaşadım galiba, geçen güzel günleri anımsamak bile keyif verici. yeni ülkeler, yeni insanlar, yeni medeniyetler tanımak güzel. bilmediğin yerlerde özgürce dolaşmak mutluluk verici. birkaç aksiliğe rağmen, büyük bir sorun yaşamadan bitirmek, eh işte.

onca duraktan sonra, şimdilik evim diyebileceğim ankara’dayım. bu ankara’ya belki de son gelişim olacak belki de benim için yeni bir başlangıç. bunu her zaman olduğu gibi zaman gösterecek.

tanıdığım herkese, günün birinde sırtına çantasını alıp düşünmeden tatile gitmesini önerebilirim, yalnızlık çoğu zaman zor belki ama, yalnız kalmak, oralarda tek başına dolaşmak da tuhaf bir duygu. yine de yanınızda birinin olmasını ve bu birisini hayatınızdaki en sevdiğiniz insan olması, sanırım yolda olmayı çok çok daha keyifli kılacaktır. benim öyle bir şansım olmadı, eğer sizin şansınız varsa, kaçırmayın, düşünmeyin, sadece gidin. sokaklarda dolaşmaya başladığınız zaman benim burada kelimelerle ifade edemeyeceğim gerçeği anlayacaksınız.

her şeye rağmen ankara’ya geri gelmek heyecan verici, okulda artık son dönem, belki ankara için de öyle, hayatımın 5. yılını geçirdiğim ama tam anlamıyla burada büyüdüğüm şehirle son buluşmamız belki. geçen yıllar, geçen olaylar, geriye dönüp bakınca ne kadar da çok şey yaşamışım diyor insan. ankara, yüzdeki küçük bir tebessüm benim için, ardından gelen küçücük bir burukluk. yaşattıklarından pişman etmeyen bir şehir. bi daha olsa aynılarını yaşamaktan kaçmam dedirten şehir ankara.

önce biraz buruk başladı gezi, ne bileyim giderken hiç heyecanlı değildim. eksik olan bir şeyler vardı belki, bilemem. sonra sonra alıştım biraz. zaten geçen bunca eski geziler hep benzerdi. sorulan soru hep bunca yeri tek başına mı dolaşıyorsun oldu, ne bileyim evet öyle.

artık yolda değilim, dinlenmem lazım belki. geleceğin beni nereye götüreceğini bilmeden..şimdilik son durak ankara’dayım.

31 Jan
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 12:48
Yazar     |    Comments Off on yalanci

yalanci

genctim, hayallerim vardi. nasil olmasin? buyudum, gitti hepsi. nasil gitmesin? insanin bi hayali olmali her zaman, tutunacak bir dali. yoksa eger hayattan zevk almaniza yarayacak o sey, iste o zaman baslar gercek hayat. aslinda ne kadar bos yasadiginizi, sadece gunleri doldurdugunuzu farketmezsiniz, zombi gibi mimiksiz.. aslinda farkedersiniz biliyo musun, farkedersiniz ne kadar bos oldugunuzu ama kabul etmek istemezsiniz cogu zaman. gundelik seylerle o yokmus gibi davranirsiniz, kurdugunuz o sacmalik icinde oyunun bi parcasi olursunuz. oyle oldu mu da, anlami yoktur yasadiginiz yerin, tanidiginiz insanlarin, sahip oldugunuz metalarin. bence bostur hepsi. cunku siz aslinda siz degilsinizdir, sadece o gunku o ayki rolunuzu oynuyorsunuzdur. ne kadar iyi oynadiginiz o aciyi ne kadar uzun suredir yasadiginizla birebir otusur. ben birisini taniyorum, artik kendini o kadar kaptirmis ki bu oyuna, gercek kendisinin kim oldugunu hatirlamiyor, nelere gulup nelere uzuldugunu animsamiyor, belki de kimligi o olmustur, olene dek o “ruya”nin icinde hapsolmustur.

herkes ve her sey yalanci. insanlar, gunler, haftalar, aylar. mevsimler yabanci artik. yillar yalanci, hatirda kalmayan, bosa gecen. yalanci herkes, ayni benim oldugum gibi.

12 Jan
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 21:09
Yazar     |    Comments Off on bir küçük hikaye

bir küçük hikaye

yeni bir savruluş, oradan buraya, rotası aynı. hangisi daha kötü yalnızlık mı yoksa kalabalık içinde kaybolmak mı? bilmem bu bir soruydu, cevabı bende olmayan. bir yanda teneke’nin hüzünlü sesi, diğer tarafta sigara dumanı, garip bi ikili. karar verememek, plan yapamamak hatta düşünememek, bilememek. mccandles ölmeden önce şu satırları karalamayı başarıyordu kitabının arasına “happiness only real when shared”. geleceğe dönüş ne de güzel bi filmdi, sihirli bi lambam olsa, üç dileğimden birisi “yahu şu filmin devamını çekin be” olurdu. diğer iki dileğimden sadece birini kullanırdım, tek bi dilek kafi çünkü. sigaralar ne çabuk bitiyor, farketmemişim. yarın yeni bi gün, aslında bugün de yeni bi gündü, tıpkı dün gibi.

18 Dec
2010
Kategori: hayat    |    Saat: 23:10
Yazar     |    1 Yorum

yeni yıl yaklaşırken

baksana tam bir ay geçmiş üstünden, sanıyorum git gide uzaklaşıyorum her şeyden olduğu gibi buradan da. keşke olmasa böyle. okudum son yazdığımı da doğum günüm yarıda kalmış yahu, tamamlamak için ne kadar da geç. kasım aylarından hiç hazetmezdim zaten de aralık da pek bi şey vaat etmiyormuş, bunu da anladım artık. garip, zor.

ha bu arada bannerimi değiştirdim, gördün mü? gerçi değiştireli baya baya oldu ki onu, böyle daha iyi yav, fotoğraftaki renklerle site menüleri felan kardeş kardeş oldular sanki.

ne diyordum, evet yeni yıl geliyor iki bin on bir vay be. ben de yirmi dört yaşına gireli bir ay olmuş tam. yeni yaşımdan ne dilerdim ki acaba bugün doğsam? ne bileyim şey olabilir belki, hayata bağlayan bir şey yahut geleceğe yönelik bi plan iyi olurdu sanki, böyle günleri doldurmak için yaşamak zor geliyo hatta bi süre sonra sıkılmaya, monotonlaşmaya başlıyorsunuz, önermiyorum. arkadaşlardan uzaklaşmak, aileden kopuş, akraba hangisine deniyordu şimdi bi daha tekrarlasana? durum vahim. diyorum ya aralık ve ankara hiç güzel bi ikili değiller, galiba mevsimsel bi şey bu, sonbahar ve kış aylarında hep boktan şeyler yaşıyor insan, bi süre sonra da alışıyor buna tepki vermemeye başlıyor. şu günleri doldurma işi biran önce bitse de yaşadığım şu sahte hayat bi sona erse, sonra bakalım ne olacak. eskiden bazı şeyleri kendime dert ettiğim olurdu, artık bu özelliğimi de yitirdim, tepkisizim ya tamamen. annem burda şimdi konuşuyor da konuşuyor mesela ne bileyim bi şeyler anlatıyor işte, zaten konuşmayı seviyo herhalde naber desen bi saat konuşur, geçen alt komşu geldi, dur ya o meseleye girmeyeyim şimdi, neyse ne diyodum, ha işte annem konuşuyor, yani benle, bana bi şey anlatıyor veya bi şey soruyor, dönüyorum bakıyorum, ama konuşamıyorum. yok ya konuşamıyorum resmen, gitti yani bitti.

bu ankara garip memleket arkadaş, hayatım aşağı yukarı şekilleniyor galiba. boşlukları doldurmaya çalışıyorum. en azından ne yapmayacağıma karar vermeye başladım gibi, aslında başlamadım rüyamda gördüm. rüyamda gördüysem bi hikmeti olabilir, ne bileyim denemeye değer en azından. ha ben bide avrupa’ya gidicem, ama daha var. şanslıysam geri dönmicem.

18 Nov
2010
Kategori: hayat    |    Saat: 12:33
Yazar     |    1 Yorum

doğum günüm

evet saat sekiz buçuğu bir saat geçtiğinden ötürü artık resmi olarak olarak yirmi dört yaş bir saatliğim, büyüdüm hakkaten. o zaman doğum günü meselesini masaya yatırıyor ve bugünümün nasıl geçtiğini not ediyorum buraya.

dün gece saat ikiye geliyordu ki uyudum, yatmadan önce birkaç arkadaşım doğum günü mesajı attılar, sağolsunlar. ben de uyumadan madem bugün doğdum diyerek biraz bahis yaptım, sabah kalktığımda gece oynamış olduğum altı liralık kuponun otuz beş liraya ulaştığını gördüm, artık zenginim resmen.

sabah, gözlerimi açtığımda oh be herhalde saat on olmuştur dedim ama telefonu elime aldığımda saat sıfır yedi, otuz beşti. hayır ya diyerek kafamı yastığa gömdüm, en azından biraz daha vakit geçsin bu ne ya nidalarım eşliğinde yataktan çıkarken saatler sekizi gösteriyordu. camı açtım dışarı baktım tüm şehir uyuyo gibiydi, kalkın ulen bugün benim doğum günüm diye bağırmadım.

sekizi biraz geçe dişlerimi fırçaladım, dün akşamdan kalan öte beriyi çöpe attım, yine dün asmış olduğum çamaşırları topladım. aslında sakallarımı da kesecektim ama, aman ne gereği var ki diyerek sadece makineyi şarja takmakla yetindim. bu satırları yazarkene saat sıfır dokuz kırk ikiyi gösteriyor. birazdan markete gidip su ve yumurta almam lazım, malum bugün doğum günüm, kendime waffle yapıcam, yuppi. bu arada iyi bi kahvaltıyı da hakediyorum bence.

aslında haketmemişim, bilmiyorum uyandıktan sonra kocaman bi yeşil elma yedim, sulu, sulu ekşi böyle, onu yerden aklıma mccandless geldi, haha onu taklit edip güldüm kendi kendime, dışarı güzel bi kahvaltı yapmaya çıkmıştım bana sorarsan ama yaklaşık bi saat sonra eve geldiğimde elimdeki poşette bi kaç tane domates ve bir kaç poğaça vardı, demek ki haketmemişim güzel, mutlu bir kahvaltıyı, doğru ya ne gerek vardı ki? sanki uykum mu geliyo ne? yok yok bugün uyumamalıyım, biraz daha bekleyeyim sonra kendime güzel bi waffle yapayım, en azından zaman geçer, değil mi derken duvardaki saat on üçü otuz iki geçtiğini söylüyor, bi saat ileri olduğunu düşünürsek saat henüz on iki okuz iki, aha da üç oldu şimdi. oho günün bitmesine var daha görüşürüz o zaman.

4 Nov
2010
Kategori: hayat    |    Saat: 03:25
Yazar     |    Comments Off on yalnızlık

yalnızlık

“sinemanın önünde durdum. film hala değişmemiş, sanırım üç haftadır gösteriliyor. insanlar işlerindeyken ben bu sinemanın önündeyim, sanırım benim işim de bu: filmlerin değişip değişmediğini kontrol etmek. aslında çok ciddi bir iş bu, birinin yapması gerek”

aslında dahası var; insanlar bi şekilde sınav telaşına tutulmuşken umursamıyorum ben, etrafı izliyorum bu insanlar ne yapıyor diye. vize dönemi insanları birbirine daha bi iyi yaklaştırıyor, kısa dargınlıklar çözülüyor kimi zaman, kimisinde de yeni arkadaşlıklar başlıyor. tamam akşam araşırız olmadı hafta sonu görüşürüz. hey millet görüşüyor muyuz? tamam o zaman geç kalmayın olm az kaldı sınavlara, komik.

tek başına “avruba”ya mı gidilir beaaa yaa diye çemkirenler insanlar var, ne kadar da tanımıyorlar beni. huh, bu bünye doğum gününde kendi yaktığı mumları söndürdü ki? neredeydin o zaman, hadi sinemaya gidelim dedi, olmadık abidik gubidiklikler yaptı, ne yapıyordun o zaman? aradığında kapatmadan kaç kez şey bi şey soracaktım demedin? evet gidiyorum ve umarım o on uçak seferinden birisini yere çakılır da her şey daha hızlı, daha acısız ve daha önemsiz olur. hayatta olmanın anlamı ne ki? yatcas kalkcas, yatcas kalkcas, mesun olucas.. eheh işe girices, çalışcas yükselmek, çok para kasanmak için, eheheuh bulebebeuhel.

tanju babaaaa “terkedecekler nası olsaaa” koy yaa içki koyyy ya meyhaneci.

26 Oct
2010
Kategori: hayat    |    Saat: 20:57
Yazar     |    Comments Off on kısa bi aradan sonra

kısa bi aradan sonra

kısa mı bilemedim, bakıyorum da yirmi gün olmuş, ne zamandır bakamıyorum buraya, acaba gün gelecek yazı yazmadığım için kapatacak mıyım burayı da. umarım olmaz öyle bir şey, en azından bi seviyeye geldikten sonra tekrar başa dönmek iyi oluyor, sonra tekrar aynı seviyeye gelene kadar herhalde en az 20 gün geçmesi gerekiyor(muş.)

ekimin yirmi altısı bugün, okulun da beşinci haftası oldu. ben her ne kadar kendimi hala temmuzda felan hissetsemde zaman geçiyor, engelleyemiyoruz efenim. acaba o kırılma noktası hangi gün olacak diye düşünüyorum bazı bazı.

dedem anjiyo oldu, iki damarı tıkalıymış, stent taktılar, 1 sene boyunca ilaç kullanmak zorundaymış. benim de midem bozulduğunda 6 ay kullanmam gerekmişti. hastaneleri sevmiyorum, garip. hep bi koşuşturmaca var.. sanırım hayattan sıyrılıp kendimi hastanede bulunca kendimi sorguluyorum, ne için tüm bunlar diye, telaşlı, hüzünlü insanlar düşüncelere sevkediyor beni. sonra hastanenin otomatik açılan kapısından dışarı çıkınca geri dönüyorum tekrar, o eski benim yine.

daha anlatacak çok şey vardı ama yazmaya başlayıpta bi saat ara verirsek olmaz ki.

26 Aug
2010
Kategori: hayat    |    Saat: 13:40
Yazar     |    Comments Off on diz ağrısı

diz ağrısı

hani derler ya aşk ağrısından büyük ağrı, acı, sızı olmaz diye; yalanmış. diz ağrısı da bir o kadar belki daha da fazla ters köşeye yatırıyormuş insanı. mart ayında talihsiz bir şekilde sol diz ön çapraz bağlarımı yırttığımı öğrendiğimde -aslında teknik olarak nisan, çünkü doktora bir ay sonra gitmiştim- bu kadar kötü olabileceğini düşünmüştüm ama yaşayınca daha başka oluyormuş be.

ameliyat olma umuduyla gelmiştim trabzon’a, sonuçta canım yanıyor, doğru dürüst yürüyemiyor, koşmayı hayal dahi edemiyordum. ancak olmadı doktor bey ameliyat tavsiye etmedi, muhakkak kendine göre geçerli sebepleri vardı, ama benim de vardı. babam da yer arıyo zaten doktor futbol oynamazsın dediğinde tamam oynamaz diyerek nokta koydu. aslında unutmuş gibiydim hatta dizim biraz düzeldi, topa yavaş da olsa vurabiliyorum çok hafif tempo koşabiliyorum, belki 3-4 ay sonra daha hızlı koşabilirsem tekrar oynayabilirim futbol, neden olmasın.

ama şimdi futbol oynayanlara tellerin arkasından bakmak içime oturuyo resmen, hele bariz ileri uçta eksikliğimin hissedildiğini görünce daha da artıyor:) harbi futbol oynayamamak çok kötü, keşke dizim ameliyat olmamı gerektirecek kadar kötü olsaydı o zaman en azından futbola dönebilirdim, şimdi ki durum ne senli ne sensiz, ne ameliyat olacak kadar kötü, ne de futbol oynayacak kadar iyi! o yüzden okullar biran önce açılsın da ankaraya gideyim bile diyorum, en azından görmem. o değil de bugün liverpoola pis çakacaz, efsane formamızı giyip stadta yerimizi alalım bakalım durumlar ne olacak.