büyümek üzerine
küçük bir çocuk, ilkokula gidiyor, ya da ilköğretim. lise bile olabilir. elinde çok sevdiği futbol topu, herhangi bir gün, ayağında yüzlerce gol attığı halısaha ayakkabısı. yaz ayı belki, sabahın ilk ışıkları. sonbahar da olabilir, akşam saatleri. kış, hava soğuk, aynı çocuk yine elinde futbol topu, üzerinde forması. yanında arkadaşları futbol oynuyorlar. tellerle çevrili bir saha burası, hepsi o sahanın her bir köşesini biliyor. yağmur yağınca nasıl olacağını, sıcakta nasıl yaktığını. o direklerin lacivert beyaz çizgili olduğu günleri de, beyaza boyandığını da ve yeşile boyandığını da biliyor. 1996 yılında o direklere artan euro 1996 çıkartmalarını yapıştırmış, 1996 avrupa şampiyonasını “kendi sahalarına” taşımıştı. o tarihlerde shearer oluyordu, bazen de sammer. o turuncu/sarı kafalı alman futbolcusu favorisiydi, ilk izlediği şampiyona sonrası 6 numaraya olan sevgiside sammer’in eseriydi. euro 1996 çıkartma albümünü bir çek futbolcu hariç tamamlamıştı, ama daha sonra o ve diğer albümlerin ne olduğunu hatırlamıyor, annesi atmıştır belki, olağanca gereksiz şey varken hep günün birinde geri dönüp arayacağımız şeyler atılır nedense. sonraları shevchenko oldu, bazen de nistelrooy…
o çocuk ve arkadaşları günün çoğu zamanını o sahada geçirirlerdi, kauçuk olduğunu da yapay çim yapıldığını da bilirler. bir hayat hikayesi vardır o sahada, turnuvalara, maçlara sahne olmuştur. o küçük çocuklar oynarken arkadaşları üzülmesin diye kötü oynayanları da alırlardı aralarına. ve mutlaka içlerinden biri tellerin dışına atardı topu maçın en heyecanlı yerinde. belki son dakikalarda atılmıştır top tellerden dışarı, 3 dakika sonra sahaya girmek için bekleyen “büyük”ler ısınıyordur yandaki taşlıkta. ya da alakasız bir yaz sıcağında gider top. hiç kimse almak istemez o giden topu. yazılı olmayan bir kanun vardır belki “atan alır oğlum” diye ama asıl yazılı olmayan “en mal oynayan topu alır”dır. her zaman öyle olur, bir golcü gidip asla top almaz saha dışından. o güzel bir hikayedir. şans yanındadır bazen bu çocukların, etraftan biri geçiyordur, “abi” “abla” “amca” olur çoğu zaman bir iki dakikalığına bunlar. bazılarının yakınına gider hemen atarlar, uzakta olup giden az çıkar, ama uzaktaki topu gidip çocuklara atan her zaman tezahüratla uğurlanır. teşekkürler sesi yankılanır, tuttuğun altın olsun abi sözüyle beraber. o küçük çocukları mutlu eden de bir daha hayatı boyunca mutsuz olmaz zaten. bazen ablalar topu atamaz tellerin üzerinden, çocuklar güler, ama vazgeçmez tekrar denerler, denemeleri yeterdir çocukları mutlu etmeleri için zaten. bu anlarda yandan geçen bir “abi” yardım eder “abla”ya, kimbilir belki sonra birbirlerine aşık olur bu “abla” ile “abi” çocukları mutlu etmekten daha değerli ne olabilir ki aşktan başka?
bu çocuk, o çocuklar hepsi tel örgülerin sahada kalan kısmındadır, “abi topumuz kaçtı, atar mısın?” cümlesinin kahramanıdır her biri, bazen “amca” olur bazen “abla”. “teyze” olduğu nadirdir. bir gurur, bir başucu cümlesidir çocuklar için. top geri geldiğinde, gururlu ve mutludur çocuklar, özellikle en yüksek sesle bağırıp “abi”nin dikkatini çeken çocuk daha da… çocuklar o tellerle çevrili saha içinde mutludurlar, sanki bağımsız bir ülkeymişçesine, orada kuralları kendileri koyar, kararları kendileri verirler. kimi zaman “abiler” “ablalar” izler, mutlu olurlar. ama değişmeyen tek şey sahanın içinde olmalarıdır…
…
başka bir şehir, çocuğun büyüdüğü yeşilliklerin olmadığı, kışları soğuk, yazları çok sıcak geçen. yirmi beş yaşına 27 gün kalmış bir “çocuk”! yürüyor sokakta, elinde yüksek lisans için okuması gereken oldukça fazla sayıda makale ile eve yetişme telaşında, yürüdüğü sokakta bir lise var, bahçesinin etrafı çevrili.
“abi bakar mısın” diyen birkaç ses duyuyor, önemsemeden yürüyor, bir kez daha daha fazla kişi “abi bakar mısın” diyorlar, etrafına bakıyor, sadece kendisi var. ama hayır o’na söylüyor olamazlar, kafasını kaldırıyor, ona söylüyorlar. “abi topumuz kaçtı, atabilir misin, lütfennn” erkekli kızlı 5-6 kişi bahçesi çevrili sahadan sesleniyorlar. duruyor, içeri gidip “saha” dışına çıkan topu alıyor ve çocukların istediğini yapıyor, eğlencelerini onlara geri veriyor. gülümsüyor, arkasını dönüp giderken “abi teşekkürler, tuttuğun altın olsun, allah ne muradın varsa versin” sözlerini işitiyor.
bir çocuk, eskiden saha içindeydi, artık değil. yıllarca yaşadığı sahnede artık rolü değişti. topu “isteyen” değil, topu “atan” oldu o.
o’na, diğerleri’ne ve sevmeye dair
sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; “o” diye bir şey yok, sonuna kadar okumanıza gerek yok yani, yorulmayın. yıllarca kendinize bir “o” çizmiş olabilirsiniz ama hepsi birer hikayeydi, geçti. bu arada bunun bir deneme olduğunu da belirtmek gerekir, deneme’nin ise ne olduğunu google’a “deneme” yazarak öğrenebilirsiniz, bunun için anne seviyesinde temel bilgisayar eğitiminizin olması yeterlidir. dahası, olaylar kurmacadan ibarettir. emin olamadığım tek şey şu an “closer”in çalıyor oluşu, aslında emin olamadığım onun çalıyor oluşu değil, çalıyor oluşunun yarattığı “şey” ile ortaya çıkanın ne olacağına emin olamamak. ne biçim cümleler böyle. bir şey daha farkettim, “closer” kadar tehlikeli şarkılar listenin daha alt sıralarındaymış, nereye gider bilemiyorum. sizden tek bir ricam var, artık içinde “şey” geçen kelimeleri birleşik yazmayın yahu. bakın bir daha uyarıyorum, içinde “şey” olan “her şey” ayrı yazılır.
hayaliniz nedir diye sorsalar, her iki buçuk kişiden ikisi “ortak payda” vurgusu yaparak, “anlaşabilinen” ortak zevkleri paylaşabildiğin “birisi” yorumunu getirir. öyle bir hal aldı ki, herkesin eline yazıp vermişler diye düşünebilirim. inanmakla da alakalı sanırım. mesela sizin favori şarkınızı mırıldayan birisine rastlarsınız ve hemen aklınıza “kader” denilen şey gelir, ya da sizin favori kitabınızı okuyan bir kız vardır ilerki bankta oturan. bu sırada kalbiniz beyninizin yapması gereken şeyleri yaparak, birbiriniz için yaratıldığınız fikrini size aşılar, aşıdan sonra ise kaçacak yer yoktur, kader ağlarını örmüştür ve o, o’dur. çünkü bu tesadüf olamaz kesinlikle. neden olsun ki? o kitabı okuyan ya da en sevdiğiniz şarkıyı bilen dünyada topu topu üç dört kişi vardır değil mi? ne sandıydın ya? bir yerde karşılaşırsanız artık birbiriniz için yaratıldığınız yalanına inanmayın lütfen, yok öyle bir şey, hem birbiriniz için yaratılmış olsanız neden orada karşılaşasınız ki? beraber gitmez miydiniz acaba? bilmem sanki öyle.
diğer yandan insanları sevmeye çalışmayın, aşk diye bir şey günümüz hayatında içi oldukça boş bir kavram oldu. biz bir anlamda kendimize aşık oluyoruz. ortada aşık olmaya çalışan ya da aşk arayan insanlar görüyorum. sanki etrafta bulunan, dükkandan 2 kg alabilecekmiş gibi, garip. bunun için denemeye de gerek yok, bulmuşsanız, biliyorsunuzdur zaten. unuttuğunuz şeyleri size hatırlatacak birileri belki.
çoğu zaman cevabını duymak istemediğimiz şeyleri sormayız, böylelikle o gerçekten kaçabilecekmiş gibi. insan kendini kandırarak uzun yıllar devam edebilir, örneklerini görüyoruz. ama sormak en doğrusu sanki. cevabı duymak öleceğini hissettirebilir, hissettirsin. siz de yeni bir şey yapın mesela, o zaman reenkarnasyona inanın.
bir de sevmek var değil mi? ya da aşk.
aslında siz birisini sevmezsiniz, bir şeyi seversiniz. sevmek için görmek gerekmez, zaten siz tanıyorsunuzdur onu. mesela, nelerden hoşlandığını biliyorsunuzdur, hangi müzikleri dinlediğini, ne tür kitaplar okuduğunu, giyim tarzının nasıl olduğunu. her şeyi biliyorsunuzdur, çünkü her şeyi siz yaratmışsınızdır. çoğunlukla sebesizce gülüşlerinizde bundan dolayıdır. siz onu hayatınızda görmemiş bile olsanız, o hep oradadır aslında. ve bu yüzden ilk görüşte aşk diye bir şey yoktur, çünkü siz ilk görüşte aşkınızı aslında yıllardır seviyorsunuzdur.
diğer yandan yok öyle birisi, hemen köşeyi dönerken çarpışacağınız… otobüs beklerken sevdiğiniz şarkıyı mırıldayarak önünüzden geçen. ya da siz arabayla geçerken başucu eserinizi durakta okuyan… sorun iplerin kimin elinde olduğu belki. düşünmekten vazgeçmeli.
zaten olan şeyleri anlayamazsınız, anlamaya da uğraşmayın. bu olanlar bir mantık dizisi halinde olmuyor. yani olanların anlamı olması gerekmiyor. yok da zaten.
inanmaktan söz açılmıştı. dünyanın en naif şeyi sanırım inanmak. orada her şey temiz çünkü. yineliyorum bak içinde “şey” olan “her şey” ayrı yazılır, bi daha tekrarlatma bana. hah evet, orada temizlik var, samimiyet var, gülümseme var. neden olmasın ki. 10 yaşının masumiyeti var inanmakta. yanaklardaki gamze var inanmakta. hadi inanalım o zaman, sizin şarkınızı mırıldanan aynı zamanda sizin başucu eserinizi okuyor olsun, komboya bakar mısın, kulağındaki kulaklıkta sizin şarkınız var, elindeki kitap da aynı şekilde sizin kitabınız. hadi biraz daha ciddileştirelim, bir parkta, yeşilin bol olduğu, ankara’da olmayanlardan, hatta türkiye’de olmayanlardan. montjuic olsun, ya da hyde park, olmadı central. büyük bir söğüt acı dibinde. siz de bisikletinizle geçip şahit olun bunlara. geçerken sırıtın, sonra dengeniz bozulsun, düşün. komik duruma düşün, diğer insanlar gülsün, ama o kafasını kaldırıp tebessüm etsin sadece. siz de üstünüzdeki toprağı silip ağır aksak ilerdeki banka oturup söylenin bu duruma. o istifini bozmasın, çünkü henüz okuduğu bölümü bitirmedi, henüz 6-7 sayfası daha var. sadece iyi olup olmadığınızı öğrenmek için iki kez göz ucuyla size baksın, ikinci göz ucunu yakalayıp karşılık verin. bölümü bitirdiğinde kitabını çantasına koyup ayağa kalksın, yanınızdan geçerken iyi misiniz diye sorsun. iyiyim, teşekkür ederim diyin. sadece ona değil aslında, uygar bir dünya adına herkese teşekkür edelim. pek bir şey kaybedeceğimizi düşünmüyorum. evet inanmak böyle bir şey sanki.
şarkı listem sona erdi galiba, çünkü ses gelmiyor artık. neden ya, keşke daha fazla şarkı koysaydım, bilemedim ne yapacağımı. neden bahsediyordum ben, fikri olan yok mu?
yalnız şöyle de bir şey varmış;
“günümüzde yalnızlığı ancak aşk ve dostluk doldurabilir. mutluluk, herkese nasip olmayan, uğrunda her gün savaşılması gereken bir şeydir. (bak şeyi ayrı yazmış, görüyosun dimi.) öyle sanıyorum ki, mutluluk karşımıza çıktığında, onu hakkını vererek yaşamalıyız”
inanmayanlara, inanmayı bırakanlara ve savaşmaktan, çaba sarfetmekten kaçanlara…
bunları artık inançsız bir adam yazdı ve yine suçu romanlara ve şarkılara atıp yeni bir sabaha uyanacak, bir gece önce bıraktığı yeri hatırlamayarak…
son çalan parça da “look what you’ve done” to me… imiş.
belirsizlik ve ötesi
hayatta başınıza gelebilecek en kötü şey ne diye sorsalar, şüphesiz cevabım “belirsizlik” olurdu. belli bir yaşa kadar zaten olabildiğince plansız ve belirsizlik içinde yaşıyoruz, belki o yaşlar için bunlara ihtiyacımız da yok. ben de olabildiğince bu güruha dahil oldum. plansız, kafama estiğince geçirdim günlerimi.
ankara’da uyuduğum bir gecenin sabahı istanbul’da boğaza bakarken uyandım. kıbrıs’ta john adında yarı kaçık yarı seyyah ve banyo yapmaktan pek hoşlanmayan bi kanadalıyla dolaştım. insanların “ne yani tüm o yerlere tek başına mı gideceksin” sorularına aldırmadan sırt çantamı aldım ve “gittim.” tüm o ülkeler, şehirler, havalimanları, insanlar.. hepsi bir şey kattı bana aslında, etrafımda aradığım, bulduğumu sandığım ya da bulamadığım..
samimiyetsiz konuşmalara şahit olmak zorunda bırakıldım. içten içe riyakarlıklarını gördüm. bu beni hiç olmadığı kadar uzaklaştırdı insanlardan, konuşmak bir yana, görmek bile istemedim hiçbirini. göz göre göre damarıma basmaya çalıştılar belki, normal bir insanın yapacağı şeyler değildi bunlar. bir şey söylemedim ama unutmadım da bunları, bunlar oldukça ben uzaklaştım. şimdi ise neredeyse geçen yılları pişmanlıklar olarak adlandıracağım.
sonra mezun oldum, her zaman az çok ne yapacağımız belliydi, ama sonrasında bu ortadan kalktı. benim cevaplarını bulamadığım sorularımla beraber bu sefer çevrem de dahil oldu. bir takım arkadaşlar ve aile, akrabalar fikirlerini söylemeye başladı, çoğu ne düşündüğümü sormadan. kimisi ne olacağımı söyledi, kimisi direk ne olduğumu. garipti, kaçmak, uzaklaşmak elzemdi.
ilk şansı haziran ortalarında teptik. kötü şans desek yeridir, öyleydi çünkü. ve sonrasında süre gelen 2.5 aylık şimdi ne olacak sorularıyla geçen bir süre. kafa toplayıp, karar vermek için sığınılan bir barcelona, kısa bir süre herkesi ve her şeyi unutmak, ama sonra yine soru işaretleriyle dolu günlere geri dönmek. giderek uzaklaşmak, daha az konuşmak. kimi zaman hayal kırıklığı, biraz da burukluk, tarifi zor. şu günlerde ise bu belirsizlik durumu ortadan kalkmak üzere, gözüken iki alternatifim olduğu, şimdilik. ilk zamanlar ikisinden birisini daha çok istiyordum, ama şimdi pek öyle değil, çünkü yoruldum, çünkü sıkıldım. herhalde artık umursamadan yaşamayı öğrendim, sebebi bu. şimdi tek istediğim hangisinin olacağını netleştirmek, çünkü diğer türlüsü kolay olmuyor, bugün böyle ama yarın da böyle mi sorularını her gün yanıtlamak yorucu, önümdeki 10 günlük süreç bu soruların cevabı olacak. ne olursa olsun artık bu belirsizlik durumu ortadan kalkacak. en azından görece bi rahatlama olabilir, çünkü gerçekten yoruldum.
kimsenin hayatında belirsizlikler içinde geçen dönemler olmasın, illa olacaksa da kısa sürsün. elma, sevgiyi karşılıksız bırakmasın, insanlar birbirini yargılamasın. bir de ne dicem, arkadaşım merak etmiyoruz hangi kafede ne içtiğinizi, bırakın şu check-in şeysini.. anlıyorum bla at “oha oraya nası gitmiş ki” with ehehe’s.. eyvah, insanları yargıladım şimdi, olmadı. bi saniye, içerik başlıkla uyumlu olmadı mı yani?
kınıyorum
yazdıklarıma başlık bulamıyorum, olayın vehametini geçen farkettim. yazının başlığını “yalnızlık” koyduğumda daha önce 2 kere daha aynı şeyi yaptığımı gördüm. ama başlık atmak kolay iş mi ki? sayfalarca yazı yazalım ama bi başlıkta hepsini özet geçelim, yok öyle. çok bencilce olur. yalnız bi şey diyeyim mi durum düşündüğümden de daha kötü, çünkü “başlıksız” başlığında da bir çok yazım olduğu konusunda uyarıyor beni sitem. neyse burada benim sözüm geçer, uyarılara kulak asmayı düşünmüyorum.
bugünü, bu geceyi kınama gecesi olarak ilan ediyorum.
michael g. fox’un hastalığına çare bulamayan doktorları kınıyorum.
ironhide’ı öldüren yaşlı sentinel’i kınıyorum.
ne yapmamı söyleyen insanları kınıyorum!
tom’u üzen summer’ı kınıyorum!
ne yapmamamı söyleyen insanları kınıyorum!
şikecileri kınıyorum!
bana karşı adil davranmayan hayatı kınıyorum!
yüzüklerin efendisini okumayanları/izlemeyenleri/sevmeyenleri kınıyorum!
beatles dinlemeyenleri kınıyorum!
yaraladıkları için şarkıları kınıyorum!
düşündüm de kınıyorum bu yazı için uygun bi başlık olabilir belki. olmaz mı?
“kınıyorum”un iyi bir başlık olmadığını düşünenleri kınıyorum!
yalnızlık
artık eminim, özgür irade diye bir sey yok, inanıyorsanız bırakın. her sey onceden yazılmış biz sadece günleri dolduruyoruz o kadar, ne acı ama biliyor musun? sana sormadan ne yapacağın belli, her sey hazırlanmış, sadece senin bundan haberin yok, o kadar.
evet artık ağlamam gerekiyordu, konuşamıyorsan ağlayacaksın arkadas başka çaren yok çünkü. yanlış anlaşılmasın, ağlamak care değil ama icini boşaltıyor, hadi kısmen ilaç oluyor diyelim. ama biraz rahatlama getiriyor itiraf edelim. böyle hayatın icine sıcayim arkadas diye isyan etmek istesen de yine kendini frenlemelisin.
o değilde, karanlık odanda, yatağının en ucuna kıvrılip hıçkırıklara boguluyorsan ve elin telefona bile gıtmıyorsa yalnizsin iste arkadas. aramak istediğin numara yoksa veya henüz öyle biriyle tanisamamis bile olursun.. cogu zaman insan “sormadan dinleyecek, söylemeden anlayacak biri”ni arar ya.. arasın tabi kim aramaz, ya bulamazsa ne olacak..
yok dayanamicam lan böyle hayatın icine sıcayim arkadas yaaa.
mezuniyet ve sonrası
“sonrası” daha önemli belki ama önce mezuniyet.
– evet işte çıkış formum, kimlik kartım da burada.
– lütfen bekleyin.
– şuraya “aslını elden teslim aldım” yazıp imzalar mısınız?
– işte mezuniyet belgeniz, bunu kesinlikle kaybetmeyin, diplomanızı alırken bunu teslim edeceksiniz.
– öyle mi, bu kadar mı?
– evet.
bitti evet, aradan geçen beş sene sanki beş gün gibi taze, neredeyse her şeyi aklımın bir köşesinde. bir yanda beş para etmez insanları tanımak zorunda olsam da, dünya tatlısı bir sürü insan var artık hayatımda, kötüyü değil, kazandığım iyi dostlukları düşünerek mutlu olmam da sakınca yok, bak mesela artık pozitif bakıyorum hayata. ne günler yaşadık bu bozkır diyarında, nice mutluluklar, gözyaşları, hayal kırıklıkları, başarılar, başarısızlıklar.. artık hepsi sayfaları yazmaktan yıpranmış, eskimiş defterde kaldı. şimdi yeni bir sayfa açma zamanıdır.
mezuniyetten önce odtü’den gelen haberle biraz burkuldum itiraf edeyim, nasıl olmayım? sadece rakamla 1, yazıyla bir puanla master yapma şansını kaybettim. üstelik önce mülakata bekliyoruz diye mail atmalarına rağmen, insanlar daha dikkatli olmalılar bu konuda, tam sevinçmişken bir saat sonra gelen maille kusura bakmayın hata yapmışız demek ne kadar adil? neyse dediğim gibi odtü de artık eski defterimde kaldı, hayatımın bir diğer dönemine umutla ve mutlulukla bakmak istiyorum artık.
mezuniyet güzel ve eğlenceliydi, balonun olduğu kadar. o heyecan içinde “azıcık” burukluk olsa da içimde, dostlarımla olmanın değerine paha biçilemezdi. bir de burak hoca ortadoğuyu C vermeyeydi iyiydi ama ne yapalım. genel bi soğukluğum var, engelleyemediğim bi şey bu, elimde değil. sevgimi insanlara yansıtamayabiliyorum ama bütün arkadaşlarımı çok seviyorum, hepsinin yeri çok ayrı. onları tanıdığım için şanslı hissediyorum kendimi.
sonrası mı?
tuhaf ve tanımlayamadığım biçimde garip. sabah uyandığımda gülüyordum. ve en son ne zaman sabah kalktığımda güldüğümü hatırlamıyorum. aynı şey gün içinde de oluyor, engelleyemediğim şekilde gülme krizlerine giriyorum, tarif etmekte zorladığım ve uzun zamandır etrafımda olmayan bir his bu. merak ediyorum ne olacağını.
sona yaklaşırken
düşünmek için oldukça fırsatım oldu son günlerde. hazır sınavlarım da bitmişken yapacak başka bir şeyim yoktu. neden yaptığımı bilmediğim bir şekilde birkaç yüksek lisans başvurusunda bulunuyorum, yok ama olmaz sanırım.
neyse konumuz bu değil, hayatımız. garip, hayatımız hayallerimiz ve gerçeklik arasında bir yerde geçiyor. genelde hep hayal ettiklerimiz olsun diyoruz ama neticede gerçeklik karşımıza çıkıyor, o an gözlerimizi açtığımızda da gerçekliğin bizim gözlerimiz kapalıyken düşlediğimiz gibi olmadığını görüyoruz. bunu yaşamak iyi mi kötü mü karar veremiyorum. ama kırıcı olduğu kesin.
ben mesela, öyle ya da böyle sonuna geldim üniversite hayatımın. hiç iyi değildi belki ama böyle hayal kırıklığı içersinde biteceğini de düşünmüyordum. hafif şaşkınlık, biraz da burukluk oldu haliyle. yine de sessizim, belki içten içe böyle olacağını bildiğim için hazırlıklıydım buna, bilemem.
bugün evi toparlamaya başladım. henüz gitme fikrine alışamamış olsam da bi yerden başlamalı. tüm kağıtları döktüm ortaya, heh, dilleri olsalar da konuşsalar, işime yarayacağını düşündüklerim çok azdı, gerisini ayırdım geri dönüşüme göndermek üzere. üst üste koyunca 40 cm felan oluyor sanırım. model oyuncaklarımı da kutuladım tekrar, yuvarlak masa şövalyeleri de diğer biblolarım da artık yeni yerlerini bulana kadar bir süre kapalı kalacakalar, içki koleksiyonumu ne yapacağıma karar veremedim henüz. o iş biraz canımı sıkabilir, iyi bir formül gerek.
evet evet, kırgınım biraz. bazen durup düşünüyorum da, neyse.
veda
veda etmek zor…
sevdiğin insanların artık hayatında olmayacak olması zor…
her sabah geçtiğin yollardan geçemeyecek olman zor…
zor ya.
garip bir ruh hali bu, yazmayayım, etmeyeyim diyorum ama olmuyor. bir hikayenin sonuna geldik galiba. artık kaçınılmaz olarak bitiyor. hayatımda bir devir kapanıyor. bir çocuk olarak geldiğim ankara’dan büyümüş ve hayatın sillesini yemiş bir adam olarak ayrılıyorum. arkada yaşanan pişmanlıklar, yapılmak istenip yapılamayan, söylenmek istenip söylenemeyen şeyler bırakarak…
tam olarak ne sevinçli ne de hüzünlüyüm. garip bi tepkisizlik hali bu. etrafımı izlediğim oluyor, yüzlere bakıp yaşanmışlıkları aklıma getirmeye gayret ediyorum. kiminde tebessüm ediyorum, kiminde içim burkuluyor. kimse görmeden göz yaşı döktüğüm de olmuyor değil. bazen durup durup anlamsızca gülmeye başlıyorum. kimse anlamıyor neden güldüğümü hoşuma gidiyor benim. gülmek demişken; ya da dur başka zamana bu.
en çok neyi özleyeceğim acaba diye düşünüyorum ya da kimin eksikliğini hissedeceğim en fazla. kendime bile kaçamak cevaplar veriyorum bu konuda. sanırım bunu yaşamadan öğrenemeyeceğiz.
belirsizlikler kötü, hayatım boyunca bu belirsizliklerle mücadele ettim. ama bu sefer farklı, bitiyor. yeni bir şehirde başka bir hikaye yazmaya mı başlayacağım, bunun için cesaretim var mı onu bile bilmiyorum. 25. yaşımın kıyısında dolaşırken her şeye baştan başlamak korkutuyor galiba. yeni yerler, yeni yüzler. hiç kolay olacağını düşünmüyorum. ankara benim için ne demek? hiç kolay değil bunu cevaplamak. çalkantılı bir dönem belki ama her şeye rağmen rayında ağır aksak ilerleyen bir hayat demek galiba. tedirginliğim bu yüzden galiba. yeniden başlamaya korkuyorum.
zor evet, veda etmek çok zor. tahmin edilemeyecek kadar…
bir şey yaptım
yalan söylemenin anlamı yok. hayır bi şey olacağından değil ama yapmak istedim ne bileyim. when in rome’da söylüyordu ya hani, onunla alakalı belki. belki de değil, kim bilebilir ki? ben ne yaptığımı biliyor muyum da yargılıyorum kendimi, boşversene. en azından elimden geleni yaptım, ya da yapmaya çalıştım işte. içimdeki o salak his kayboldu en azından. baksana ne acınası bi durumdayım, konuşmayı geç düşündüklerimi yazıya bile dökemiyorum. eninde sonunda kem küm diyip sonlandırayım bari. ama gülmeden de edemiyorum kendime, bir de hayaller yok mu, ah insanlık, ne salak yaratıklarız biz. kendimi tom’un yerine koyup 500 days of summer’daki rolünü çalayım bari. hem dolunay var bu gece, belki kabul olur dileğim. gerçi onun için bir dileğimin olması ve onu dillendirmem gerekiyor dimi. ama benim başım dönüyor şu an, ya da oturduğum yer mi dönüyor, laptop da dönüyo olabilir.. gülüyorum mütemadiyen, engelleyemiyorum ki kendimi. ya ben ne şapşal bi insanım böyle. neyse bi kere de akıllı olmayalım, ne çıkar yani, nedir?
iki hayat
merhaba, benim adım selçuk, benim iki tane hayatım var. biliyorum çok kolay bi durum değil bu, ama öyle, hem de uzun zamandır. birinci hayatım pazartesi sabahı başlıyor, hafta içi olarak bilinen o koca beş gün boyunca geçiyor. bu hayatımda okula gidiyorum, okulda birkaç tane arkadaşım var. genel olarak dersler, ödevler gibi konular önemli yer tutuyor. bazen bunlar olmasa bu hayatım çekilmez olacak gibi düşünüyorum, ortak payda buysa eğer haklıyım, yok değilse neden yanılmıyorum, yanılmayı isterdim.
diğer hayatım cuma günü öğleden sonra başlıyor ve pazartesi sabahına dek gidiyor.hafta sonları da sıkıcı aslında, pek bir sakin. bazen evi toparladığım oluyor, böylelikle vakit geçiyor. cumartesi öğleden sonraları güneşli olunca, sıklıkla hissetmediğim şeyler geliyor aklıma, savuruyorum ama. bazen maçlar oluyor, sadece onlarla geçiyor. bazen bilgisayar başında, nadiren ders çalışarak. iki hayatı karşılaştırınca görece bu hayatım daha zevkli, belki geçen sürenin kısa oluşundandır, hayat bu ya, daha çok eğlendiğim bu hayat daha kısa sürüyor.
bu iki hayatımda sanki birbirini tanımayan iki insanım, çünkü iki hayatımda da farklı insanlar var çoğunlukla. birinci hayatımdakiler genellikle ikinci hayatımda yok, ikinci hayatımdakiler de birincisinde. bu iyi mi kötü mü karar veremiyorum. iyi olmadığı, hoşlanmadığım kesin. bu dilimde bulunduğum alanlar da farklı. birincisi okul alanı, birinci hayatımın ortak yaşam alanı gibi bi şey bence. ikinci hayatımın belli olmuyor.
24 yaşındayım, bir sürü yer gezdim. hep eksik bi şeyler vardı. galiba artık alışıyorum. ya da öyle gibi. bazen öyle bi hal alıyorum ki, kontrol delisi olduğumu düşünmeye başlayabilirim.
kırıntılarını toplamaya çalıştıkça aslında dağıldığını farkedersen ne yaparsın ki? cevabı zor bir sual.
sual soru demekti değil mi? birden aklıma habamam sınıfı geldi, gülümsedim. inek şabanı, güdük’ü, mahmut hocayı.. aslında hayatımızda ne de önemli bir yer edinmişler biz farkında olmadan.. şimdi düşününce üzülmekten başka bir şey gelmiyor aklıma.
öyle işte.
