yenilikler
hemen yarın ya da ileride bir gün bademciğiniz şiştiği için bahane bulup ertelemeyin asıl yapmamanız gerektiğinizi düşündüğünüz şeyleri. aslında hayatta tek anlamlı olan sizin bir şekilde bahane bulup erteledikleriniz. kimi zaman bademciğiniz şişti, bazen de tırnağınız kırıldı…
bir şey olma peşinde, bir tilt edinmek için çırpınmak yerine, kitabınızı alıp şehirden uzaklaşın biraz. sakin bir yere gidin, kulağınızda sevdiğiniz müzik olsun. günlük koşuşturmalardan, stresten uzakta, sadece keyif almak için ya. ne bileyim.
seven x seventeen
saturday morning,
a simple man speaks a wonderful woman… just like dream but not end well at the end..
tekrar ve yine gitmek
gitmek istiyorum,
hadi gidelim dediğimde; tamam cevabı almak istiyorum. bağlanmak ya da kalmak istiyorum bir yerde, aslında sıkışmak istemiyorum, “o an” gelince de hemen çantamı alıp yollara düşmek istiyorum, taş sokaklarda dolaşmayı istiyorum, fotoğraf çekmeyi özlüyorum. ama gidemiyorum, çünkü bademciklerim şişti, hemen basit sebepler bulup erteleyelim hayallerimizi, işim var çalışıyorum bahanesi sürelim ortaya. ya da ailem izin vermez olsun sebebimiz. hem o zaman argümanımız çok sağlam olur.
bir amaç uğruna
bir adam yolda yürüyor, sigarası olsa içecek, canı çekiyor, evet.
ne düşündüğünü bilmiyor, yürüyor işte. ileri de kocaman bir tabela var, üzerinde de bir yazı. “hayattaki amacınız nedir?” diye. bir sürü insan tanıyorum farklı amaçlar uğruna günlerini dolduran, iyisi de kötüsü de mevcut, çoğuna hak vermesem de karışma hakkı görmüyorum kendimde.
yeni yıl
bugün yılbaşı, esasında sonu, bu bir ikilem, girmek istemediğim. bugün yazabilirim, diğerlerinden farklı, tabi bu her zaman yazacağım anlamına gelmez, zaten kimin umrunda ki?
yılbaşıları tuhaf benim için, mutlu bir yılbaşı hatırlamıyorum ben. hep bir hüzün barındırıyor o yüzden yılbaşıları benim için, bugün olduğu gibi. mutsuz sayılmam, değilim de, ama bir şeyler eksik işte, söyleyemiyorum, tanımlayamıyorum. belki de boşluğu dolduğu zaman betimleyebilirim ancak, şimdilik söyleyebileceğim sanırım boşluk. ve o his.
bazı yılbaşlarında yalnız kalabalık içinde kalırdım, kalabalık bir grup içinde ama onlardan uzakta, “aa öyle mi” “evet ya haklısın” “hehehe” gibi katılırdım sohbetlere, fazlası yok gibi bilmiyorum. bazen de bugün olduğum gibi yalnız olurum.
terkediş
gidiyorum ben. kişisel sebeplerden ötürü terkediyorum burayı diyebilirim, ama demeyeceğim. geri dönecek misin diye soran olursa, “kim bilir” diyebilirim ki, ama yakınlarda değil, farkındayım.
gidip insanlar arasına karışacağım, umursuyor gibi yapacağım. taa ki, tekrar onlara dair umudumu yitirene dek, işte o zaman geri döneceğim. hayat yeni bir şansı hakeder. belki de denemeye değer bu sefer.
siz insanları terketmeyin, aksine bekleyin onları ne olursa olsun. beklemek sadakatin eseridir, onlara değer verdiğinizi gösteri. bekleyin, taa ki beklediğinizin aksi istikamete gittiğini kabul edene kadar. o zaman aranız açıldıkça açılır, beklemenin bir faydası yoktur artık, yürümeye başlamalısınız.
yürüyün evet, hadi. gidin “işi” olan insanların arasına karışın onlardanmışçasınıza. sizi muhtemelen farketmezler, çünkü bir yerlerde, bir şeyler olmanın telaşıyla “meşgul”dür onlar. hep bir acele ve bir yere yetişme telaşıyla aralarına kaynayabilir, bir süre izinizi kaybettirebilirsiniz.
umut bu topraklardan gitmişti, şimdi de benim sıram geldi.
sevmek
sevmek şüphesiz ki zor bir iş, yazması kadar zor. tuhaf, okul ve iş dolayısıyla yeni bir çevre ediniyorum. yani bir sürü yeni insan görüyorum. isimler uçuşuyor, karakterler.
hiç kimseyi sevmiyorum, yeni tanıdığım hiç kimseye ısınamıyorum. eğlenmediğim söylenemez, oldukça fazla malzeme veriyorlar, bir de ironinin sözlük anlamını bilseler her şey daha kolay olurdu aslında. tamam bu bir tarafı ama uzaklar ya, gerçekten hiçbir şey ifade etmiyor, onlara karşı bir his duymuyorum, sevmiyorum ya. hiç yoklar sanki. ben gözükmeyen bir ruh gibi dolaşıyorum sanki aralarında.
perdeler
geçen nikaragua’dayım gene, çok güzel bi’ yer gidin derim. pasifik denizi gören iki bulvarın kestiği bir yer var, adı sun set point, bakar mısın güzelliğe, en ucunda da tahtadan yapılmış bir bank, oturunca gıcırdıyor. ilerde batmak üzere olan güneş, denizi başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz renklere boyuyor, siz de keyifle izliyorsunuz. iki bulvar demiştim, birisini adı broken dreams boulevard diğeri de lonely road. bankın olduğu yerde yüksek aslında, düşseniz ölmeniz muhtemel, sanki intihar edilmek üzere özel olarak yapılmış orası, muhteşem üçlü olmuş, her şey hazır, tek eksik kendinizi uçurumdan bırakıp kuşlara karışmanız, tek engel beyaz boyası dökülmeye yüz tutmuş metal bir çit. orada durup gözleri kapamalı, belki o zaman uçulabilir.
elimde kitap, okuyorum. kitabın adı perdeler, tuhaf bir roman bu. 25 yaşında bir çocuğu anlatıyor, suçu perdelere atan bir çocuk bu.
nasıl mı?
kasım, on sekiz
çok yazasım var.. o kadar fazla ki yazamıyorum bile. kasım ayı tuhaf, içinde benim doğum günümü barındırmasının yanında “sweet november”ın da yadsınamaz etkisiyle insanların anlam yüklemeye çalıştıkları bir ay, boşverin yapmayın bunu.
yıl aralıkta bitiyor belki ama aslında kasım ayı son ay. yaprakların sararıp dallarından koptuğu, soğukların başladığı, yılın bittiği benimse doğduğum ay güzel kasım. kasım’da yürümeyi seviyorum, soğuk oluyor, yapraklar etrafta, üşüyenler çıkmıyor, sadece tadını bilenler geziyor kasım’da. bu gizli sırrı bilenler keşfedebiliyor kasım’ın sokaklarını, kasım’ın gözükmeyen yüzünü. kopmak üzere olan turuncuya çalan ağacın yaprağını onlar görüyor, acelesi olmayanlar, etrafı dinleyenler biliyor.
kelimelerin anlatamadığı
bazen kelimeler yetmez anlatmaya, o zamanlarda duyguları ifade etmek zorlaşır. evet, tuhaf değil mi? hayır yapamıyorum. o zaman şüphesiz ki susmak lazım gelir, ben de öyle yapıyorum.
unutmadan,
cemal süreyya şöyle buyurmuş;
bazen diyorum ki, “ne olacak söyle gitsin” sonra diyorum “söyleyince ne olacak, sus bitsin”
