hayat
hayat evet, ne garip değil mi? dün hayatımın belki de en berbat gününü geçirdim, dur ya yalan söylemeye gerek yok sadece kötü bi gündü benim için, daha kötülerini yaşadım çok kez. evet hayat garip, dün gayet kötü bi gün geçirmişken bugün gülüp kaldığım yerden devam edebiliyorum, konuşabiliyorum..
garip ya anlayamıyorum işte bunu bi gün mutsuz bi gün mutlu ne kadar sürecek ki bu? mesela şu an dinlediğim müzik aslında gayet hüzünlendirici fakat keyfim yerinde olduğu için şarkının hikayesini düşünüp gülümsüyorum, ama bu şarkıyı dün dinlesem belki içer belki daha kötüsünü yapıp içmeden sadece otururdum durduğum yerde..
bu aralar bu iniş çıkışlara bi çeki düzen vermeliyim, çok hırpalanıyorum, ipin ucu ya kaçarsa? o zaman kendimi nerde bulurum hiç bilmiyorum, konuşmaya ihtiyacım var hem de çok fazla, bi başlayıp hiç susmamak istiyorum..
hem bak sınavlarımda başladı, aileme karşı bi sorumluluğum var değil mi? çalışmalıyım, hiç değilse annemi üzmemek için, anne; seni çok seviyorum. iki tane sınav olduk bile, gerisi gelecek haftaya.. neyse onları düşünmek için önümde uzun üç gün var daha, şimdi ne yapsam ki? ders çalışabilir miyim acaba, bilmem en azından denesem mi? karnımda acıkmadı değil, pizza mı söylesem? yoksa çıkıp biraz dışarıda mı dolaşsam? hiç birinin cevabı yok ki? halbu ki gayet basit sorular bunlar, karnın aç mı değil mi? cevabı ya evettir, ya hayır; ders çalışacak mısın yoksa çalışmayacak mısın? üstünde fazla durmaya gerek yok ki, yaparsın ya da yapmazsın, açıktır, nettir, somuttur yani..
ama ya diğerleri? kendine sormaya korktuğun, cevabını bilmediğin, labirent gibi.. korku mu yoksa bu? neden korkuyorum ki? bugün günlerden neydi ya? hayat işte kendine sorduğun sorularla akıp gidiyor.. birinin çıkıp dur demesi gerekmiyor mu buna? ha bu arada soruların cevaplarının yazdığı kitabı çıkarmadılar mı hala?
“hayat soru ve cevapları” “mutluluk yayınevi”
story of my life
searching for the right
but it keeps avoiding me
sorrow in my soul
– gene mi?
– evet.
nothing's gonna change my world
buraya neden girdiğimi bilmiyorum, açıkcası bişe yazıcak mıyım orası da muamma, aslında bişey yazmak istiyo muyum? onuda bilmiyorum, tek bildiğim başımın biraz döndüğü, belki de birazdan biraz daha fazla ve canımın sıkkınlığı, mutsuzluğum..
eskiden böyle olunca kalemi elime alır bişeyler yazardım ne olursa, rahatlatırdı, bazen çok abzurd şeyler çıktığı gibi okurken gözlerimin dolduğu yazılar da çıkmıyor değildi.. artık yazamıyorum oraya, uzun zamandır, ne kadar oldu? en son ne yazmıştım hatırımda değil belki, belki de unutmak istiyorum.. bilmem..
hiç yaşamak istemediğiniz oldu mu? hemen şu an camı açıp atlayıp dışarı atlamayı istediniz mi?, pencereyi açıp soğuğu hissettiniz mi peki, tüyleriniz diken diken oldu mu hiç gecenin ayazında.. koştunuz mu hiç göz yaşlarınız tükenene, artık nefes alamayacak duruma gelene dek.. neden koştuğunuzu bilmeden, neden kaçabileceğinizi düşünmeden.. hiç, bi şeyden kaçtığınızı düşünüp aslında ona daha fazla yaklaştığınızın farkına varamadığınız oldu mu?
mutsuz uyanmak ne demek biliyor musunuz?
lütfen..
ben artık yeni şeyler öğrenmek istemiyorum.. hepsi kafi, hepsi yeterince acıydı..
nasıl yani?
story of my life
searching for the right
but it keeps avoiding me
sorrow in my soul
ne diyorum ben ya?
“yaşamıyorum”
bugünü unutma, hatırla!
evet boromirin de faramire söylediği gibi, “bugünü hatırla bugün hayat güzel” nasıl olmasın ki?
bunu yazmasam çatlarım! evet kesin yazmam gerekiyor, bugün bi dönüm noktası belki de! posterlerin gelmesi felan hikaye kalır bunun yanında. allahım sen bana bugünleri de gösterdin ya ölsem de gözüm açık gitmez artık, fakat bu aralar ölmesem iyi olur, şöyle bi 100 yıl sonra olabilir mesela.
neyse meseleye dönelim, bugün 4 kasım ne farkı var ki diğer günlerden diyorsanız benimle aynı fikirdesiniz demektir, bende kronik olarak kötü bi pazartesi (mutsuz,huysuz,uykusuz) geçirdikten sonra yine sabah derse geç kalıyodum ki, sınıfın kapısı kilitli, herkesleri dışarıda bekler halde buldum, içeri girince farkettik ki müthiş üniversitemiz sınıfa bilgisayar, projektör felan koymuş, bizler de girip kırarız diye kapıyı kilitlemişler, inanmayacaksınız belki ama bilgisayarın klavyesi bile vardı! valla bak doğru söylüyorum o derece. evet herkes dışardaydı yani derse geç kalmamıştım, eğer sınıfa bilgisayar koyulmasa, kapı kilitli olmayacak ve derse her zaman ki saatte girilip arkasından açılmamak üzere kapı kapanacaktı, yanisi şudur ki; bugün yaşadıklarım hiç yaşanmayacaktı! allahım başkent üniversitesine bak neler yaptı bana.
öncelikle söylemeliyim, parfüm konusunda asla otorite olmadım, hatta ve dahası önceleri yanında deodorantı ile beraber satılan 30 liralık parfümler alırdım, onları da ben seçmezdim ha, başkaları bak şu güzel dediğinde iyi peki derdim, lise hayatım boyunca mustafanın önerdiği traş losyonu gibi olan xo sport kullandı bu bünye yahu!
her şeyin başladığı ana dönelim! bundan 8-9 ay önce yağmurlu bi gündü şeklinde girmeyeceğim tabii ki, fakat 8-9 ay önceydi hava durumunu ise hatırlamıyorum.
bi gün veya o gün diğer günlerden farklı kokmak istediğim için her halta tonla para veriyoruz bir de parfüm alayım dedim kendi kendime.
sinan berki de aldım yanıma doğru parfümcüye! işte bir sürü ağır markanın, bakın benim parfümüm var ve bunu benden 10 metre uzakta bile farkedebilirsiniz temalı parfümlerini önerdi satış elemanı, fakat hiçbiri benim hoşuma gitmedi derken başka bi parfüm denedik, ama bu kadar hafif ve hoş bi koku olamaz, nasıl derler sportif mi tenine uygun mu? ondan işte, öyle hissettim ve aldım bundan bir adet, kampanyası da vardı deodarantını da aldık, nasıl bi kampanyaysa artık ikisi iki yüz kağıt felan tuttu, feda olsun yahu para dediğin nedir ki baki olan nasıl koktuğundur!
mamafih günler geçti, hatta aylar, kimse farkında değil! nasıl olur yahu! o kadar para saydık! kimse mi almaz bu kokuyu olm ayıp denen bişey var, deodorant bile aldık be, terlesek bile parfüm kokusu yayılacaktı hani!
hayır o kadar para yatırmışsın insan haliyle bekliyor, en azından rakamla 1, yazıyla bir kişi çıksında “aa ne güzel koku, parfümünüzün adı nedir?” sorsun, soruştursun, hayat bayram olsun. yok! ama bir kişi bile mi çıkmaz be, ben böyle dünyanın!
artık bi ara o kadar psikopata bağladı ki durumum, sinana diyorum ki olm böyle toplandığımızda selçuk kokun ne güzelmiş felan de, insanlar bi silkinsin, farkına varsın! o da gıcıklığına, gülüp öyle bişe olsa bile söylemem diyo, ulan ayıp be o kadar sermaye boşa gitti lan olacak iş mi bu?
herkes oyun oynuyor bana dedim ve küstüm bi süre kullanmadım parfümümü.
bu sabah tozlu raflar arasında buldum kendisini, sanki küsmüştü bana tozlanmıştı üstü, kıyamadım sildim tozları sonra gene yerine koydum, hazırlanmaya devam ettim, bi an göz göze geldik! gülümsedi sanki bana, sonbaharını yaşıyordu zaten, ömrümün son günlerini sana adamak istiyorum dercesine baktı ve son bir şans istedi, evet bu sefer yapabilirim dedi, beraber olursak yapabiliriz! önce önemsemedim, fakat tam odadan çıkıyordum ki durdum! ve istediğini yerine getirdim! şimdi, o an sihirli bi iksir içmişim gibi hissettim dersem yalan olur, yine kandırılmıştım belki de! ama ya yanılıyorsam?
bi farklılık yaşamadan evden çıktım, saat 08.30du servisi son bi gayretle yakaladığımda, okulun önünde ki trafikten ötürü derse 5 dakika geç kaldım fakat dediğim gibi kapı kilitli olduğundan ders başlamamıştı derken anahtar geldi ve sınıfa girildi her zaman ki selamlaşmalar yapılırken..
ders rutin sıkıcılığında geçiyordu her zaman ki gibi, ekstra bişey yoktu yani. saat git gide “o an”a doğru yaklaşıyordu benden habersiz!
saat 10.05 ve “o an”
anlatılmaz mutluluğun sözlere döküldüğü an! artık hayatın hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağı zaman! 4 kasım 2008 saat 10.05 bugünü ve saati unutmayınız.
döndü ve, “selçuk parfümün ne, çok güzel kokuyor bunun bi adı var mı?”
– “olmaz mı?”
– nasıl ya? parfüm mü ne parfümü? benden bi koku mu geliyor?
– evet, bence çok güzel kokuyo
önce kızardım! ne diyeceğimi bilemedim, çünkü ilk oluyodu bu! ama hayat bayram olmuştu bi kere, elini sıktım, sonra kibarlığına, nazikliğine çok teşekkür ettim.. acaba başka birisi var mıdır, birisi parfümünü beğendi diye elini sıkan? anfide bağırmak istedim yahu o derece kalmış içimde, bir gün bunun gerçekleşebileceğini açıkcası ummamıştım ama oldu işte.. kokumu alan insanlar ordasınız, biliyorum!
teşekkür ederim ya, valla bak, bugünüm sırf bu yüzden iyi geçti be!
bitirmeden, yahu nedir bu parfümün adı var mıdır, alalım bizde sürelim, sürdürelim diyorsanız, söylemiyorum.
garipti, eğlenceliydi! hala gülüyorum, teşekkürler ya.
(bolca gülücük)
“Bu tarihi hatırlayınız, 04.11.2008, 10.05”
biraz daha gülücük.
acı ne demek?
ben
..
azabını çektim, acısını da. gözyaşı döktüm, üzüntüsünü yaşadım..
mamafih yapamadım, sonra daha karanlık, daha bulanık, daha soluk geçti..
bi gün geldi, hesabımı verdim kendime elimden geldiğince.
..
sen
..
yüreğime gitme’nin hesabını ver, sen anlat yüreğime, sen söz geçir.
..
ama doğru ya,
how can i blame you, when it’s me i can’t forgive?
ama ya peki?
şebnem ferahın bi şarkısı vardı, dur hatırlayacam, evet hatırladım, ne diyodu? sil baştan başlamak gerekmiş bazen, herşeyi bertaraf etcekmişsin, yok yahu bertaraf et başka parçaydaydı, neyse buna benzer sözlerin olduğu bi şarkıydı işte. benim konuda bi fikrim yok, “sanırım ama fakat galiba” karışık bi durum, bu konu için bi sözüm var benim, benim dediğim aslında gerçekten benim mi bilemiyorum, yani ben hiç bi yerde görmedim bunu, belki de çook eskiden okumuş bilinç altıma yerleşmiştir ve şimdi tekrar su yüzüne çıkmıştır ve ben benim sanıyorumdur, neydi yahu? şey,
sil baştan değil, ancak kaldığın yerden devam edersin hayata, veya bunun gibi bişeydi. aslında bu söz anonim herkesler söyleyebilir bunu, 2 kadeh içmek yeterlidir belki, meybi mor. aliside veliside hepsi söyler bunu. ama yavaşla öğrendiğim bi şey var, hayata devam etmek konusunda, geçmişine çizgi çekmeli bence, hemde kalın bi çizgi, geleceğe dair umudun veya beklentinde olmamalı, sadece yaşamalısın, uyumalısın, kalkmalısın sonra tekrar uyuyup tekrar uyanmalısın. ne insanları umursayarak nede onlar tarafından umursanarak.
insan veya ben garip biriyim, çok mutlu olduğum bi anda saatlerce ağlayacak kadar kötü olabiliyorum, veya kötü olduğum bi anda gülme krizine tutulabiliyorum, neden yahu nedir bunun mucizesi?
ya ne diyorum ki ben, aslında bu yazdıklarımın son bi saattir dönen affedilemeyen üçlemesiyle ilgisi yok, valla bak doğru söylüyorum.
“ama ya peki” ?
how can i be lost, if i’ve got nowhere to go?
alınacak dersler var
– bu fırtına durulur mu?
– benden adam olur mu?
muamma!
hamken koparılmışız dalımızdan.
bilmiyorum yahu.
benden bu kadar,
güzel günler mi?
nedir o?
sorulacak sorular..
ben büyüyünce, büyük adam olucam!
varya,
4. sınıfa geldiğimde büyüdüm dedim abi, tamam daha ne kadar büyücektik ki zaten?
sonra ortaokula geçtim, dedim ki kendime bebeymişim ya kendimi büyük zannediyomuşum sadece ama 7. sınıfa geldik 8e geçtik bu sefer büyüdüm abi.
sonra lise başladı..
1,2 en sonra da üç geldi, ama güldüm kendime büyümüşüm dediğim bu muydu? hatırladım orta okulu hatta lise 1i lise ikiyi ne büyümesi yahu çocukmuşuz çocuk. ama lise3 te büyümüştüm artık, olgundum, yetişkindim; hatta kredi kartım bile vardı ya! herhalde büyücem!
derken üniversite geldi..
hazırlıktı, birdi, kıştı, yazdı derken ikiyim artık..
hazırlıkta birileri çıktı, ya çok olgunsun dedi, yaşından büyük gibisin felan, belki de beni de inandırdı. büyüdüm sandım.. ama gerçekten geçmişime baktığımda büyümüştüm yahu.. zaten üniversiteli olduk, hem kredi kartları da iki adete çıkmıştı? daha nolsun? bi insan daha nasıl büyür ki zaten? güldüm, geçtim; büyüdüğümü sandığım yıllara.. ortaokula, liseye.
birinci sınıf oldum bi ara. ama kendimi büyümüş olarak sanıyorum o zamanlar, büyüğüm! bu sefer geçmişe dönüp ufakmışım demedim kendime, bi sene öncesine. aynıydım belki de, büyük! aslında büyüklük garip bişe aynı zamanda, mesela okula şortla gidiyorsan büyüyemezsin öyle.. tişört giyeceksin ama düz, sade olacak, yoksa çocuk kalırsın büyüyemezsin bak benden söylemesi! benim gibi mi ?
artık büyüğüm yahu.. ciddiyim bak, bu sefer “büyüdüm” gerçekten.
ama merak etmiyorda değilim hani, artık büyüğüm ya! ama ya 5 sene sonra yahu çocukmuşum be o zamanlar da dersem nolacak? bu böyle sürecek mi? kısır döngü ölene kadar devam edecek, ulan ölmüşüz bi büyüyemedik mi diyecez?
yok valla büyüdüm ben artık.
o zaman büyük selçuğa, hayır hayır büyümüş olan selçuğa içelim?
– içmeyelim mi?
– ne bileyim?
– içelim, içelim..
i’ll carry you home.
ne bileyim yahu içimden geldi be.
tüm şarkılar yasaklansın, hepsine lanet olsun.
– olsun mu?
– olmasın.
eyvallah ya.
– güneş, yarın benim için daha bi açar mısın?
uçuyoruz buralardan..
Gidiyoruz, yine bi ayrılık; malum okullar açılıyo bizde yeniden okullu olmaya gidiyoruz. Ayrılık vakti gelince hep garip bi ruh haline girerim nedense. Aileden uzakta olacak olmak bana ne hissettiriyor hiçbir zaman çözemedim ne zaman çözeceğim de malum! 10.45te uçuyoruz ayrılıyoruz memleketten gidiyoruz Ankaralara..
10.45te pistten lastiklerini kaldırdığında uçak, uzun zaman ayrı kalacağımız canımız kampüsümüzün üzerinden geçicez, evimizi, çocukluğumuzu geçirdiğimiz yeri.. Yeni gelen öğrenciler bi telaşla derse yetişmeye çalışırken, eskiler daha evlerinde uyuyorken biz az ileride Avni Aker’i selamlayacağız; fenerbahçeli arkadaşım Sinanla. Muhtemelen 2 gece öne canlı olarak tanık olduğum beşiktaş maçıyla ilgili bişeyler söyleceğim Sinan’a. Ceyhun’u halkın arasından çıkarıp VIP’in rahatlığına kavuşturduğumu, maç öncesi demirörenin gergin Sadri Başkan’ın ise neşeli halinden bahsedicem, o da bi ihtimal stad iyi olmuş abi dicek..
Az sonra Faroz Limanı’na, Akçaabata… Vakfıkebir’e en son kalemiz Beşikdüzü’ne hoşçakal diyeceğiz, sonra ki görüşmemize kadar. Daha sonra Giresun’un yeşil dağlarını göreceğiz, yeşili belki uzun süre bu kadar doğal ve güzel göremeyeceğiz..
Bi süre sonra görünmez olacak, deniz, dağlar, yeşiller. Sonra pilot başlıcak konuşmaya; “Değerliii yolcularımıssss sislere yolculuğumusss hakkında biras bilgi vermek istiyorussss” Şu anda x km hızla, x mt yukarıdayız blabla… niye düzgün konuşmazlar ki ağızlarını yayarlar bilmiyorum, ama eminim Sinan kenkimle eleştiricez genç pilotu:) ingilizcesi daha da berbat yaa..
Çarşamba’dan İçandoluya döneceğiz, o zaman sadece bulutlar kalacak..
.. ve tekrar kara, ama bu sefer ki kara bizim oralara benzemicek; Esonboğa’da da kesin sis olur, sisin içinde bozkırı görücez, tamamen kahverengi; yeşilsiz! Ankara ama artık 2. vatanımız olmuş..
ve havalimanındayız.. esonboğa’da herkeste bi telaş olucak, koşturmalar felan.. bizde sinanla şunu konuşucaz “abi havaş’a 10 lira baymayalım ya şurdan belediye otobüsü geçiyo ne güzel mis rahat”
yeni bi gün başlıcak benim ve diğer insanlar için.
