Kategori: "gündelik"
5 Jun
2009
Kategori: gündelik    |    Saat: 18:35
Yazar     |    Comments Off on ayrılık vakti

ayrılık vakti

nasıl hızlı geçti değil mi? daha dündü yahu okul açılalı, ilk dönem derken ikinci dönem bile bitti iyisiyle kötüsüyle geride kaldı artık. bizimde ayrılık vaktimiz geldi sınavların sona ermesiyle, fazlasıyla kötü bi ikinci dönemin ikinci yarısı geçirdim diyebilirim. bolca hayal kırıklığı ve hüzün bıraktı arkamda, artık bunları unutup yazı iyi geçirmeyi umuyorum ama bu nalet matematikten gene kalıcam sanırım, bi türlü rahat ettiremedim kafamı. ama iyi yanından da bakıyorum, artık tüm insanları kendim gibi düşünmeyi bıraktım, tepkisizleşmeyi de öğrendim sanırım, seneye her şeyin daha iyi olmasını umuyorum. bu arada insanlardan bir de ricam olacak; kimse beni sevmek zorunda değil, aynı benim herkesi sevmek zorunda olmayışım gibi, beni iyi bir arkadaş görebilirsiniz de görmeyebilirsiniz de; ama artık beni rahat bırakın olur mu? bana yaşattıklarınız yanınıza kar kalsın yeter ki artık boş konuşmaktan, zırvalamaktan ve yaptığınız gerzeklikten uzak tutun beni. bırakın bildiğim gibi yaşayayım, telefonunu unuttuğum zat-ı muhteremler günün birinde abzurdce bi daha seninle muhattap olmayacağım demesin gelipte. “aman allahım nasıl olur, nasıl yaparsın bunu? nasıl yaşarım sensiz” bunu mu deme mi bekliyorlar? defolun hayatımdan ya, çekin kirlenmiş ellerinizi kendi halimde ki dünyamdan, rahat bırakın beni. artık kafamı meşgul etmeyin aptallıklarınızla yeter tüm yaptıklarınız, şuna bak ya sınavlarım bitmiş kafamı toparlamak için koca bi yaz var önümde ama benim hala şu saatte canım sıkılıyor, ne hakkınız var lan sizin böyle bir şeye? kimsiniz siz? nesiniz, nasıl acınacak bir haldesiniz, dilber hala nası diyodu? “ben lafımı ortaya gorum, alan alır, almayan almaz.”

neyse bu konuda daha fazla yazmayacağım, dedim ya bu sene çok hızlı geçti benim için, umuyorum önümde ki 4 ay bu kadar hızlı geçmez ve beyazlarım artmaz:) şaka bi yana iyice dinlenip tüm senenin yorgunluğu çıkarmayı düşünüyorum.

haa sevenleri de unutmuş değilim, yazın birbirinden ayrı kalacak sevenler için beatles söylüyor:) unutmayın her ayrılığın iyi yanı bi süre sonra kavuşacağınızı bilmenizdir, mutlu olun bi de yalnızların halini düşünsenize, cornetto alıp bedavasını da kendisi yemek zorunda kalanları:) genç turkcell günlerinden nefret edenleri:)

close your eyes, i’ll kiss you,
tomorrow i’ll miss you.
remember i’ll always be true.
and then while i’m away,
i’ll write home ever day,
and i’ll send all my loving to you…

dedim ya gidiyorum yarın akşam, 1 ay kadar trabzonda olacağım, temmuzun ilk haftası da staj için antalyadayım 1 aylığına; ah bide şu matematiği geçsem güzel olacaktı. hareketli bir yaz beni bekliyor bende onu bekliyorum ve herkesi seviyorum, sağlıcakla…

12 Apr
2009
Kategori: gündelik    |    Saat: 22:51
Yazar     |    1 Yorum

giden günlerim oldu

giden günlerim oldu
seni anmadım yola bakmadım hala
dile gelmeden düşlerim yalnızlığa
susmanda yeter ki son vermem için hayatıma
tüm güllerim soldu…

heytt tutmayın, dur bi dakika ben bunu demicektim, giden günlerin ardından şeysi olacaktı başlığım, n’apayım? müziğin ritmine bıraktım kendimi..ne komik şeyim ben öyle! o diilde bu yazının biteceğini herhangi bir şekilde garanti edemiyorum kendime, öyle bir hafta geçirdim ki, felaket yorucu yahu, ya bak işte o kadar yorgunum ki vereceğim örneğin filmin unuttum. yaşlanıyorum artık beyazlarımı saklayamıyorum artık, çözümü buldum neyse kendime saklıyorum bu abzurd çözümü esasen çözüm felan değildi zaten. 5 dakika sonrası (bu süreçte vermek istediği örneğin filmi aklına getirmeye çalışır getiremez, adamı düşünür aklına gelmez, hani geçen yıl arenanın kapağında da vardı der, ıııhh olmuyo, tamam buldum şu filmde oynamıştı, o filme gireyim, ordan adını sonra da filmolojisini çıkarırım der, imdbye girer tam o sırada adam da, film de oynadığı karakterde gelir aklına kapatır imdbyi.) makiniste ki trevor gibiyim lan ayakta uyuyorum ama uyuyamıyorum nasıl bi yorulmadır bu. neyse ya ne diorum ben. giden günlerin ardından, evet evet başlık bu olacaktı. şimdi şöyle bi geçmiş haftanın analizini yapsak hiç fena olmaz değil mi? olmaz olmaz, elimde bolca malzemem var, uzun zamandır da yazmıyorum her yerim gıcırdıyor (espri) paslanıcam yakında.

pazartesi nolduğunu hatırlamıyorum ama öncesi var, cuma günü! ulan sınavlar geliyo gidip ders çalışayım dedim kütüphanede ayıptır bu yapılan bana! 40 kişilik sıramı olur! ee naptım ben? tabii ki beklemedim, eve geldim film felan izledim, çalışmadım yani, neden çalışayım ki? öğrencilik felan 21. yüzyılda gereksiz şeyler bunlar.

dur bak hatırladım pazartesiyi, sınavlar diyodum ya, sınavlardan patlayacağını bilerek yaşamak çok berbat bi şey, bende muhtemelen 0 ila 10 arasında not alacağımı bildiğim için okula gidip bi dersi bırakma işlemlerimi başlattım, bakalım hayırlısı.

sevgili günlük, bak ne dicem sana! aa işte beklediğim sahne, günün birinde hep bunu demeyi hayal etmiştim, gitti içimde ki ukte. hep bu dayatılmadı mı ki bize yıllardır? dizilerde filmlerde, genç kız veya erkek ya yalnızlıktan ya da romantiklikten bi şeyler yazar günlüğüne, romantik versiyonu “sevgili günlük bugün çok mutluyum biliyo musun? bugün gözlerimi kapadım, o da kapadı, öle dudaklarımızı birbirine değdirdik!”  şeklindedir, gençlik işe, ulan ne güzel işte ne bok atıyosun çocuklara. bide garibim yalnız vardır, “ulan ya günlük böyle hayatın ağzına sıçım tamam mı lan”. aslansın yürü be! bide çok anarşist birileri vardır her filmde, “olm günlük lan bugün acaip şeyler oldu bi bilsen, ayşe vardı ya hani önümde oturan kız, otururken kalem koydum, kalem kıçına battı nasıl güldük bi bilsen”, orta okul 6. sınıf! neyse ya ne diyorum lan ben, ama başta dedim geberiyorum diye, aha da geberdim. gebermek demişken, ulan benim uluslararası falcım sarah vardı ya, karı mail atmış bırakmıyo yakamı, 21 nisanı bekle diyo hayatımın en şanslı/mutlu günü olacakmış, ulan sarah sözüm sana, bak dediklerin çıkmazsa sıkıştırırım seni tenhada, yer misin… yemez misin…

salı günü de kaçınılmaz son vardı işte, alperin politikıl sosyolojisi olarak söylediği aslen siyaset sosyolojisi olan sınav vardı, iki soruya da alakasız yanıtlar vererek başım dik bir şekilde terkettim sınıfı, terkettim de bi boka yaradı mı? nerden yarasın lan.

sevgili günlük! çarşamba günü çok değişik şeyler oldu, bak ne dicem dinle bi! yok lan nerden olsun, çarşamba günü 12312. matematik savaşı vardı, ne yazık ki yine yeni ve yeniden ağır hasar ve kan kaybıyla kapattım sınavı, son çare çıkarken soru kağıdımı o anda kalenin kapısı görünüme bürünmüş çöp tenekesine attım ama noldu kıçım göğe mi erdi? hayır.

yahu günlük perşembe günü acayip uykum vardı ama niye hatırlayamıyorum, hocanın yanına bile gidip bi şey sorduğumda ilk söylediği şey dün gece uyumadın mı oldu. “evet hocam sabaha kadar ders çalıştım inanmazsınız!” dur ama ya bunun dünü var daha, çarşambaya back to the future yapalım hemen. doktor, akım kapasitörü çalışıyor mu? tamam uçalım o zaman.

uçtuk. bunlar benim suçum değil, şu an bayığım ve bayılıyorum böyleyken bi şeyler yazmaya, bana ne! çarşamba günü savaşı kaybetmiş komutan gibi başım eğik döndüm odama, ulan var mı kolay pes etmek, biz kanuninin torunlarıyız bee diyerekten ders çalışmaya koyuldum, ilginçtir ki ders çalışmak için kendimi 4 saat motive ettim ama yalnızca 2 saat felan çalıştım, ama dedim ya 21. yüzyıldayız, ders de neymiş! işte 1. saati devirmiş tam gaz gidiyordum ki kaan yanaştı tüm olacaklardan habersiz, hadi dışarım çıkalım lan iki tur atarız diye, iyi dedim zaten biri bişe dese de kalksam diye bahane arıyorum, yemek de yeriz zaten gece uzun, akşamda maç var onu izleriz gelince gece uzun ders çalışırız sonra. bla bla, işte öğrenciliği bu yüzden çok seviyorum ya. neyse ben neden bilmiyorum böyle alakasız bi şıklık içine girdim, bilmiyorum ben demiyorum onlar öyle diyo, ceketimsi montum, kaşkolum felan, kaşkolu da niye taktıysam ama soğuktu ya, neyse hadi geçtim hepsini, uyumlu olmuşum felan fişman çıktık ötekilerin deyimiyle yediye! pizza hutın önündeyiz ne yesek diyoruz, “hadi sınırsız çakalım lan” “yok ya kfc takılalım sakin sakin” vb 10 cümle ardından 12 metre ileri sonra tekrar geri gelip pizza hutta sınırsıza karar verdik, henüz olacaklardan habersiz… neyse ben açılışı 3 dilim ile yaparken genç kaan çorba yedi, derken bu 3ler devam etti kaanında katılımıyla, ta ki 14 dilime 11 dilime kadar. artık üst sınıra gelmiş vaziyetteyiz, ama nasıl reziliz para yok içecek alamıyoruz 9ar lira pizzalara verecez 20 liradan 2 lira artıyo, maşallahı var pizza hutta bedava aldığı içeceği 3.5 liradan satınca, kavuşamadı sevdamız, neyse artık ölmeye çok yaklaştığımızda gücümüzü birleştirip bir su bir de bardak aldık! (kahkaha efekti) onu da bölüştük ama nasıl? ellerimi yıkamaya gidecem kaan pusuda suyu bitirecek direk! yer mi lan anadolu çocuğu! suyu içtim gitmeden! içtim de pişman oldum sonra, sen o kadar parana kıy pizza hutta su al, sonra suyu iç tuvalete git işe, olacak iş mi lan bu! (tamam farkındayım iğrencim, ama komik yahu güldük resmen) yaptığım hatayı farkettiğimde çok geçti. neyse artık o kadar yedik ki bi ara adam gelip  önümüzde ki servisleri kaldırdı, bi adet üstü boş masa ve biz kaldık, hadi lan bi tur daha çakalım diye gaza verip kalktık, ben 14 dilimle zirvede olmanın verdiği güven ile bi tabak makarna ve  1 dilim pizza aldım, kaan da mağlubiyeti kabul etmiş şekilde 2 dilim aldı, yani bu durumda son pizzalara gitmeden birinciliğim garantiydi! makarnamı bitirip artık doyumun son noktasına geldiğimde tek dilim pizzaya baktım, baktım, baktım. o an ondan bir dilim alsaydım, ifrata kaçmış olmanın psikolojik baskının yanı sıra midemin artık kaldıramayacağı bir ısırık almış olup her şeyi berbat edebilirdim, almadım ama her şey olduğunca kaldı. bu sırada kaan 2 dilimin birini bitirmiş ikincisine hazırlanıyordu, dostluk kazansın anlayışı çerçevesinde yemediğim dilimi kaana uzatarak beraberlik şansı tanıdım, bir yandan da hadi olm yaparsın şeklinde gazı veriyorum yavaş yavaş. ikinci dilimini yiyor ama sanki yemiyor, pizza bitmiyo bildiğin… artık o da doyum noktasına ulaştığı için kendisine tanıdığım beraberlik şansını kullanamadı, hayatta bunlar tabii ki üzülmemek gerek. hesabı ödeyip, bahşiş olarak son dilim pizzayı bırakıp çıktığımızda ölmek üzereydik. dışarı çıktığımızda farkettiğimiz şey ise iyice dumurdan dumura koşmamıza sebep oldu, göbekler maşallah şişmiş, nefes alamaz durumdayım, 1 saat evvel şık olan ceketin önü kapanmıyo, nasıl kırılıyoruz yolda, ama bildiğin kapanmıyo… (bolca salyalı kahkaha efekti). evet bu utançla yaşamak zorundayım. allahım bitsin bu gün bir an önce! bu arada ikimizde 20, yazıyla yirmi dilimi görecek kapasitede olduğumuza inanıyoruz fakat o gün karnımız aç değilken gittik, ben şahsen pizzayı bıraktım abi, olmaz yiyemem daha. dur bi dakika bu günü geleneksel pizza günü ilan ediyorum, evet evet seneye görüşürüz lan. 8 nisan 2010, geliyoruzzz.!

gün biter mi? nerden bitsin daha yeni başlıyor! kaan kız arkadaşına laptopunu götürcek, dolayısıyla eve sonra da onun yurduna gitmemiz lazım, haliyle bende gidiyorum, yürüyelim, nefes alalım, yediklerimizi sindirelim diye, ama ben bir yandan da perşembe gün ki 2 sınavımı, yazıyla iki sınavımı düşünüyorum neyse göbek ekvatordan gözüküyo, sindirsin diye bi kasa soda aldık, bittikçe açıyoruz (göbekli adam kahkaha efekti). nefes alamıyoruz yahu geberdik, laptopu bırakıp eve döndük, yığınık bi halde maçı açtık, izliyoruz, bari barça hemen 2-3 gol atsa zevki kaçsa da ders çalışayım diyorum saolsun kırmıyor ilk yarı da 4 tane sallıyor. kaanında sınavı var beni engelliyor olm ikinci yarıyı da izleyelim sonra çalışırız beraber diye (buna ikimizde inanmadık). neyse izledik biraz sonra ben artık çalışayım diye kaçtım, ama ne mümkün!

10 dakika sonra içeriden ateşli bi telefon görüşmesi sonrası kaan geliyo. yahu sizleri anlamak mümkün değil ha, çocuk ödev yapsın diye laptopu veriyo, ilk bakılan şey msn konuşma geçmişi, korkulur, korkulur.. neyse detaylar önemsiz, fiii tarihinden kalma bir konuşma yüzünden atışıyorlar vs. bu arada matematiği benden kötü olan birileri hala var hayatta. yuppi.! bakıyorum kaan 12 dk sonra damlıyo odama, selçuk ben, benim oda da kalmıcam senle kalayım, burda uyucam diyo, minderlerde yatarım sorun olmaz diyo. gelde reddet, iyi gel olm hayırdır fln derken, kuruluyo benim yatağa. sonra başlıyo dürtmeye, “olm hadi içelim, moralim bozuldu”. olm ben içmiyorum 1 nisandan beri bak bi hafta oldu, ne güzel hayat! ne güzeli lan. yalnız mı içircen diye de duygu sömürüsü yapmaz mı it, neyse getiriyo biraları, anlatıyo bişeler bende bi yandan onu onaylıyorum, diğer yandan da öğrenci olmanın sorumluluklarını yerine getiriyorum! nese biraz bira biraz 21 anayasası baya bi takılıyoruz saolsun, gece kaçtı sızdığında bilmiyorum ama ben uyuduğumda güneş doğmuştu.

ee o halle sınava mı girilir? giriliyor işte, görücez bakalım biz mi sınava girmişiz, sınav mı bize!

perşembe günü iki hayvan sınavdan sonra ne mi yapılır! uyunur tabii ki de, geldim ve yığıldım! geceye geliyodu uyandığımda, aklıma geldi ki benim yarın uluslararası ilişkiler sınavım var, gecenin bi köründe başladık, ama bir konuğum var. evet evet kaan! gene benim odada, gene benim yatağımda, merul merul bakıyo, aynı senaryoyu tekrarlıyoruz, ama onun canı sağolsun, canını sıkmasın. gece boyu yarın ki sınav için birbirimiz gazlamayı ihmal etmiyoruz tabii ki. yine gecenin bilmem kaçında soruları bitiriyorum, bitik vaziyette bi de lost izliyorum ki tadından yenmiyo gene!

cuma günü sınavda tam bir felaketti, sen o kadar çalış, didin, et, sonra hiç bi soruya doğru dürüst cevap vereme, adalet mi lan bu! (aman ne çalışma) hoc da sağolsun, resmen kopyaya göz yumdu, fakat bilen kimse yok ki bize söyleyecek. o da öyle yalan oldu gitti be.

haftasonu ise, hiç işim yokmuş gibi (yoktu ki zaten?) bir dizi konferans ve seminerler dizisine katıldım, hatta sertifikam bile var, “kimlik küreselleşme ve terör” konulu, gayet mükemmel, bilgilendirici konular işlendi ve şunu farkettim ki benden bi bok olmaz, hiç bi halt bildiğim yok. neyse bu konuya girersek sabaha kadar çıkamayız, ama manik depresif, panik atak hüseyinden uzak durun lan, yeter lan sus. ama şunu da ekleyeyim, yahu vişne lekesi çıkar mı? yemek yeme, daha doğrusu, bi şeyler içme özürlüsü ben koca vişne suyunu resmen üzerime boşalttım, tişörtüm battı, pantolonum hafif sıyrıklarla kurtuldu, bana bi hal çare bulun, çıkarın o lekeleri!

o diilde az daha dayanırsam bitiricem sanırım ha gayret. tüm bu zorluklardan sonra pazar akşamı eve geldim, yani az önce, az önce dediğim bi 4 saat öncesi. artık vucüdüm söylediklerimi yerine getiremeyecek kadar yorulmuş vaziyette -zaten az sonra yarım bi hap atıp sabaha kadar deliksiz uyuycam- hatta geberir haldeyim. ulan, oda haftanın bana verdiği yorgunluk gibi dağınık, her yer kağıt, tişört, şort (malum yaz sezonunu açtık) dolu, ah ulan ahh dün gece iğne kutusunu yere düşürmüştüm nese yarın toplarım diye kaldırmamıştım, evet gayet normal bi şekilde ayağıma eşek iğnesi gibi bi iğne battı, kaderime isyan halde zıpladım daha beter girdi içeri, ah ulan siz yok mu! hepsini çöpe attım! bu arada banyo yapmam gerek ama nalet evde ne gaz var ne başka bişe, kimsenin salladığı yok, nereye kadar bu böyle devam edecek bilemiyorum, neyse suyu ketıl ile ısıtırız fakat sabun şampuan vb hiç bi halt yok ya, ve ben ayağımı kıpırdatamayacak kadar yorgunum, ne yapmalı ne yapmalı derken önce şansımı boş şampuan kutularında aradım mamafih sadece saçlarıma yetecek hammadde bulabildim, vücudumun geri kalanını yıkama şansım yoktu ki aklıma pril bulaşık deterjanı geldi! evet evet doğru duydunuz, her nasılsa henüz bitirilmemiş bir bulaşık detarjanı vardı evde, muhtemelen gaz olmadığı için yıkanmayan bulaşıklardan ötürü. neyse hayatımın anlamını çözmüş gibi sevinerek gittim prili aldım ve üzerime boşalttım, inanmayacaksınız o kadar güzel köpürdü ki! haha, hemde limon kokulu, ne diyosun sen! mis gibi mis.! (yorumsuz, anlamsız kahkaha efekti).  allahtan diş macunum vardı da dişlerimi de çamaşır suyuyla yıkamak zorunda kalmadım! (kahkaha efekti abi nolsun başka?).

işte böyleydi, giden günler yorucuydu ama napalım. ben daha iyisini yapana kadar en iyisi bu! 12 nisanmış bugün, this time last year ehem ehem, geçen sene bugün bu saatlerde istanbul’da ki ilk günümdü, vay be 1 yıl olmuş, ne istanbul’dun ama, bekle geliyorum bi aya kadar tekrar, daha çok işimiz var. zalimlere inat yaşasın hayat! ulan kadıköy sen adamı güldürürsün.

işte ben böyleyim, ne benle ne de bensiz.

1 Apr
2009
Kategori: gündelik    |    Saat: 01:48
Yazar     |    Comments Off on yeni bir ay

yeni bir ay

bayılıyorum yeni aylara, hele bir de hafta başına geliyorsa tadından yenmiyor. hemen yeni planlar, programlar yapılıyor. biliyosun işte çalışma programları, zayıflama programlarından felan bahsediyorum. zaten bi şeylerin gerçekleşmesi için hep hafta başlarını veya ay başlarını bekleriz, bazen abartıp yeni yılı beklemiyor da değiliz. veya benim yaptığım çalışmak için gelecek dönemi beklemek gibi. bu aslında hayatımız boyunca kendimize söylediğimiz en masum yalan, öyle ki hayatımız boyunca bunu her yaşımızda yapmaya devam edeceğiz. ayten kilo mu aldın ne? evet şekerim hafta başı spora yazılıyorum beni bir daha göbekli göremeyeceksiniz. işte bugün son her şeyi yiyiyorum ki sonra canım çekmesin! böyle cümleleri ne sık duyuyoruz değil mi? ya da olm lan sınavlar başlıcak ne bok yicez çalışmadık hiç? boşver lan var daha hafta başı çalışmaya başlasak kurtarırız herhalde. evet ya haklısın o zaman bu gece gel de iki tek atalım abi ne zamandır içmiyoruz. tamam görüşürüz. şu öğrencilik yok mu? tamam kabul ediyorum bazen bu yeni hafta/ay/yıl konusunda çok klişeleşebiliyoruz bilmiyorum ama yok yahu biliyorum. böyle olmamalı bence. biz kendimizi aa yeni bir ay başlıyor yeni bir şey yapmalıyım diye kastırdıkça muhtemelen doğallığımızı da kaybediyoruz. hatta muhtemelen değil kesinlikle kaybediyoruz. düşünün bir insanın bi şey yapası gelir, en saçma örneğinden (yaşadığım için rahatlıkla söylüyorum) tatile gidesi gelir insanın. ama  o kadar çok ki anlatılmaz, bir an önce uzaklaşıp kafasını dinlemesi gerekir. ama artık hayattan mı kendinden mi korkar bilinmez ya dur biraz bekliyim yeni ay geliyo vs diye bi süre kandırır kendini ve kendini kandırdığı sürenin sonuna gelince elinde kalan tek şey istediği şeyi zamanında yapamamanın verdiği hayal kırıklığıdır. aslında bu kadar spesifik bir örnek vermeye de gerek yoktu. mesela benim şimdi canım kokoreç yemek istiyo, hem de deli gibi, içtiken sonra hep karnım acıkmıştır zaten ve muhtemelen bu yazıyı yazdıktan sonra gidip yiyeceğim yani eğer kendimi avutup ne işin var demezsem. ya evet neden böyle davranıyoruz ki neden isteklerimizi, istediğimiz an gerçekleştirmeyip hayallerimizi erteliyoruz? bu sanırım benim de nefret etmeme rağmen çoğu zaman yaptığım veya yapmak zorunda kaldığım bi davranış, ama hiç hoş değil, değil mi? ne zamandır bi şeyler yazamıyodum sınavlarda yaklaştı ve henüz bir hazırlığım yok, o konuya da değinmek lazım aslında ama durun hele gidip kokereç çakayım bi tane. malum bugün 1 nisan ve yeni bir ay başladı. nice planımız, arzumuz ve hayalimiz var. i’ve a dream yahu, ötesi var mı?

23 Feb
2009
Kategori: gündelik    |    Saat: 23:36
Yazar     |    Comments Off on pazar

pazar

ne gündü ama!

tabii pazar günü sabah saat 07.25te kalkarsan olacağı budur.

ya benim suçum felan değil 07.25 kalkmak, martıların suçu alla alla banane ya. o diilde kalktığımda olacaklardan tamamen habersizdim, gerçekten. bu aralar belgesellere merak saldım, boş buldukça izliyorum işte. sabahın o saatinde kalkınca yapacak herhangi bi şey bulunmuyo. ee hal böyle olunca bende michael mooreun oscarlı meşhur bowling for columbine belgeselini tekrar izleyeyim dedim, izledim de. neyse şimdi size belgeselin analizini yapacak değilim zaten bunun için çok yorgunum, ne yeri ne de zamanı!

ee belgesel bitti ama saat hala 9.30 felan daha yapacak bir sürü şey var, ne var lan sallama? bilmem yok mu? her zaman bi şeyler bulunur. benimde aklıma bir şey gelmiyor. ya ama bak şu an bi şey geldi, bundan sonra lostu felan çektiğim gibi izlemicem abi, hafta sonuna saklıcam, yapacak bi şey olmayınca imdada yetişir en azından. gerçi ben böyle diyorum ama mutlaka dayanamaz izlerim, masum değilim! neyse gene konuyu dağıttım ya, sevmiyorum bu huyumu, diğer sevmediğim huyum da bazen insanları istemeden kırabiliyorum ya, ama vallahi billahi öyle bi şey yapıyorsam asıl amacım asla sizi kırmak değildir bakın bunu da açıklıyorum buradan;) ya ben paragraf değişiyorum yoksa bi türlü anlatamıcam istediklerimi, saçmaladıkça saçmalıyorum, durduramıcam kendimi. aslında sevipte sevmediğim bir huyum da bu, saçmalamayı ve gevezelik etmeyi çok seviyorum bazen…

evet izledim belgeseli saat 9.30 felan oldu ama yapacak hiç bi şey yok ve benim aklıma birden “neden yarını bekleyeyim yahu” sorusu takıldı. bu sorunun çıkış noktası tabii ki de bir gün önce zarada kendisiyle tanışma fırsatı bulduğum pantolon, birbirimizi görür görmez aramızda bir elektriklenme oldu ama maalesef benim bedenim 46 (aslında 36) bazende 34, yoktu, 48i denedim üzerime çok iyi oturdu ama beli büyük oldu biraz, 44 haliyle “tabiri caizse” tayt gibi oldu. gülücük. neyse acaba diğer mağazalarda 46 bedeni bulabilir miyim sorusu yankılandı kafamda, görevliye sordum, barkod numarasını yazıp verdi, biz arayamayız ama siz sorabilirsiniz dedi, iyi dedim boynumu eğdim ve aldım kartı. bu arada bi ceket vardı ki evlere şenlik yahu, ne güzeldi değil mi? harikaydı ya evet, keşke alsam onu, ama alsam giyer miyim ki ben? kariyerinde ceketle hiç işi olmayan adam ceket giyecek, çok ilginç, ama bilemiyorum beğenmedim değil bakarsın alırım… ya neyse geçelim şimdi bunları. neyse gözüm arkamda terk ettim kızılay zarayı ama aklım orda pazartesi tüm zara şubelerini dolaşıp bakıcam diye söz verdim kendime. evet bu sabahta yapacak bir işim olmadığı dank edince kafama neden yarını bekleyeyim ki dedim, hemen klişemi de söylüyorum; neden hayallerimizi erteliyoruz! hemen şimdi, beklemeden koşalım birbirimize! neyse böyle işte.

evet hal böyle olunca bize de sabahın köründe hazırlanıp yollara düşmek oldu saat 10u birazcık geçiyordu ben ilk durağım ankamalle gitmek için evden ayrıldığımda, çok ta anarşistim soğuğa karşı montumun önü felan açık. normalde taksiyle gidiyorum ankamalle bizim evden çok fazla yazmıyordu ama baktım hava da güneş var dedim ki beşevlere kadar yürüyeyim yahu hem açılırım nolcak ki dedim. öyle de yaptım beşevlere kadar bi güzel yürüdüm, sonra ankaray ile kızılaya oradan da metro ile ankamalle gittim. işte hikayenin geri kalan kısmı burada başlıyor. sen kalk sabahın bilmem kaçında ankamalle gel, çalışanlarla beraber dükkanı aç vs, pantolonun istediği bedeni kalmasın, ama durum şaka gibi birisi sanki benle oyun oynuyo ha! 38, 40, 42, 44 ve 48 bedenlerinin hepsi var, yalnızca 46 yok. bu nasıl şanstır ya sen kalk sabahın köründe gel, tek olmayan beden 46 olsun, reva mı bu şimdi bana? şimdi karuma gidicem sinir oldum bak, orda da yoksa panoraya gider miyim bilmiyorum ama atarım kendimi ata kuleden bak. bi pantalonu çok gördüler bana! mezar taşıma sevdiğine kavuşamadan göçtü yazsınlar!

hey kameralar bakın gördüm sizi bu bi şaka hadi gösterin dedim kendinizi, ama sonra fark ettim ki onlar güvenlik kamerası. neyse dedim hayatta bunlar var, burada yoksa karumda vardır nolacak yani, eninde sonunda benim olacak sonuçta! bende kendimi avutuyorum, ankamallde yoksa karumda kesin vardır, orda yoksa panorada vardır diye, umut lanettir diye kaç kere dedim kendime ama dinletemedim.

aslında bi ara 48i alsam mı diye düşündüm nolcak kemer veya askıyla gayette iyi dururdu, ama 48 alacaksam bile en azından 46yı da denemeliyim dedim ve kandırdım kendimi, yemek katında hafif kahvaltımsı bi şeyler atıştırıp karuma gitmek için metroyla kızılaya gittim.

kızılaya geldiğimde baktım hava hala güneşli dedim nolacak şunun şurası iki dakikalık yok yahu tunalıya kadar yürüyüvereyim bitsin gitsin hemen. hem genel kültürümü de arttırdı bu olay, artık büyükelçiliklerin kızılaydan yukarıya doğru sıralanışlarını biliyorum! belki günün biri kim beş yüz milyar istere katılırım ve bu beş yüz milyarlık soru olur. bakın sayım mi? belçika, avusturya, abd, ispanya, italya, bulgaristan, ya unuttum hatta karıştırmışta olabilirim, yukarıda da fransa vardı. ayrıca yol üstünde celal bayar köşkü de varmış onu da görmüş oldum. evet bi 20-25 dakikamı almıştı yukarı yürümek, tunalıya geldiğimde hava parçalı mutluluklu, zeminde yer yer kar vardı, soğuktu haliyle çünkü tunalı kızılaya göre daha yüksek rakımlı. alın size coğrafya bilgisi de verdim daha nolsun!

tunalıya geldikten sonra hedefim olan karum zaraya doğru yola koyuldum, kuğulu parktan geçtim ama kuğulara yem felan atmadım. ve karşımda karum zara. hemen içeri girip erkek katına çıktım. erkek katına girer girmez çarptı gözüme hemen karıştırdım bedenleri; 48,44,40,38 ve beklenen beden 46, şak şak şak! hemen alıp deneme kabinlerine gittim.

işte komedinin başlangıcı! ulan olmuyor bu pantolon bana, hani 46 olurdu lan, benim nelere katlandım lan biliyo musun buralara gelen kadar, şaka mı yapıyosun bana? varya eğer orda 48 olmasaydı gerçekten atacaktım kendimi bi yerden aşağı, bu kadar olurdu yani! neyse baktım 46 olmadı, 48i denedim tekrar. yine gayet güzel oturdu ve geçen giydiğim kadar da bol gelmedi, zaten gelse de gelmese de alıcaktım yani. evet ben bunu alıyorum dedim ve aldım, gerçi henüz alamadım paça boyu 1-2 cm kadar kısalacak ancak salı günü alabilicem, o günde tüm gün okuldayım, çarşamba günü de öyle bi daha perşembeye kaldı napalım dayanıcaz!

mutlu mesut pantolonumu almış bir vaziyette ayrıldım karumdan, taksiye binip eve gelecektim ki yahu hazır gelmişim hava da hazır iyiyken şöyle biraz dolaşayım dedim tunalı da, halbu ki hiç de sevmem, neyse şöyle cadde boyu yürüdükten sonra, madem yürüyerek geldim, yürüyerek de dönerim nolacak diyerekten bestekardan kızılay istikametine yola koyuldum. koyuldum ama gözüme bi şey takıldı bunu söylemeden geçmeyeyim hazır aklıma gelmişken, kuğulu park tarafından tunalıya girişte polis ceza yazıyordu yanlış yere park edenlere.. neye bi 25 yaşlarında bi çocuğa da ceza yazmış, çocuk polise çıkıştı, “abi hemen de ceza yazıyosun biraz beklesene ya” şeklinde dikkatimi çekti 10 saniye felan bekledim onları izledim, polis burada park yasak felan dedi. çocuk ise abi ben 3. bölge amirinin yeğeniyim niye ceza yazıyosun dedi tekrar. 3. bölge amirinin yeğeniymiş, ya acayip sinirlendim varya, orda hayır sen orospu çocuğusun aslında demek bile isterdim. ne yani bilmem kaçıncı bölge amirinin yeğeni olunca kanunlar senin için geçersiz mi oluyo? ya hani şu ben bu ülkede yaşamak istemiyorum diyenler varya, çok kızıyordum aslında onlara. ama onların açısından da bakmak gerek olaylara. şimdi en küçük şeyde bile yok ben şunun hamili yakınıyım diye hayatı zindana çeviren dallamalar var bir sürü. bilmem ne yakınım olur diye magandalık yapan hıyarlar, bi yerlere gelmek için birilerinin adamı olmak gerekiyor, insan bazen gerçekten sıkılıp patlayacak noktaya gelebiliyor, o yüzden şu lanet ülkeyi düzene sokacak birisi yok mu diye haykırmak istiyorum, tamam ben geliyorum ama daha çok var o zamana ya.. neyse şimdi sinirlemiyim, ama sinirlenmemek elde değil mi ya? en sevmediğim şeyi yaptırdı adam, küfrettim ya, bak küfrettiğim için kendime de kızıyorum şimdi, ama adamın dediğine bakar mısın, yeğeniymiş… ulan aslına yeğende suç yok, dayı mıdır amca mıdır her kimse onda asıl suç, demek ki öyle söylemiş, bi şey olursa adımı ver diye. aslında o dayı da da suç yok suç onu oraya atayanlarda, aslında suç onların bile değil biliyor musunuz? suç bizde, yani onları oraya atanları seçenlerde!!!!!!!

bu sinirle daha fazla dolaşmayıp kızılaya yöneldim. tam bestekarın sonunda önüme 5 kız takıldı, yani önüme takıldı derken ben yavaş yürüdüğüm için beni geçtiler, herhalde arkamdan geliyorlardı, neyse kızların benle bi alakaları yok zaten, olamazda!:) sonra yanımdan geçerken haliyle gözüm takıldı, o da nesi, beşinin saçları da beyaz! yani beyaz derken o kadar sarı ki aslında beyaz gibi duruyo, yani böyle bir iki dakika bakabilen ancak anlar sarı olduklarını ben o kadar bakmadığım için anlayamadım haliyle sarışın olduklarını. ve bir topukları var ayakkabılarının mubarek eifel kulesi gibi lan, bi insan nasıl yürür o ayakkabılarla, insan olun be!. neyse buraya kadar benim için herhangi bir sorun yok, bundan sonra da yok aslında ama sorun yaklaşıyor git gide diğer insanlar için. etrafta ne kadar insan varsa gözleri bunların üstünde, yahu ben bile rahatsız oldum, öyle hayvan gibi bakılır mı lan krolar! millet arabayla geçerken yola değil kızlara bakıyor resmen. o diilde en çok güldüğümde bu kızlar karşıdan karşıya geçerken onlarla ters istikamete giden bi sevgiliydi. kız herhalde erkeğin bu kızlara baktığını gördü önce suratını astı ve sonra çocuğu öyle bi cimcikledi ki evlere şenlik! çok eğlendim çoook. gerçi kız az bile yaptı hıyara.

artık tekrar kızılaya dönmüştüm, ama önler açık tabi, bu yüzden baya üşümüşüm, o yüzden soğuktan korunmak ve biraz ısınmak için dost kitabevine sığındım, maşallah içerisi ana baba günü iğne atar birinin kıçına batıcak, o derece! şöyle bi kitaplara göz gezdirdim, gözüme aras ören diye bir yazarın, hayaller ve rastlantılar adlı kitabı takıldı, etkileyici bi kapağı vardı, çevirip arkasını okudum hoşuma gitti, telefonumu çıkarıp not ettim adını, ama önce yüz yıllık yalnızlığı okumam gerekiyor, daha sonra ata kemal şahinin ikinci kitabi ben olmanın varlığındayı okucam, demek oluyor ki bu kitap biraz daha beklicek, varsın beklesin işi ne?

vücudum yeteri sıcaklığa ulaşınca çıktım dosttan artık eve gitme vakti gelmişti, karşıdan karşıya geçmek için ışıklara geldim, bi şey fark ettim ki bu ankara insanı çok sabırsız, yahu kırmızı yanıyo arabalar vızır vızır işliyo adamlar beklemiyo ya, bide böyle onarlı gruplar halinde felan geçiyorlar, otobüsler felan bi gün duramayacak orada katliam olucak bakın demedi demeyin, bakın diyorum 1 dakika beklerseniz kırmızıda hiçbir yere geç kalmazsınız korkmayın. oraya da polisleri dikmişler ama maşallah kök salmışlar herhalde hiçbir şeyle ilgilendikleri yok.

neyse eve gitme vakti geldi demiştim, artık dolmuşlara gidiyordum ki yahu bugün her yere yürüme gittim, kızılaydan eve de yürüme giderim ne var ki diye gaza verdim kendimi. evet kandırdım ve kızılaydan ta bahçeliye yürüyerek geldim… ve eve girip yığılıp kaldım resmen.

şimdi düşünüyorum da nereleri yürüdüğümü, bahçeliden beşevler 1km desek, kızılay tunalı arasına 2 km layık görüyorum, tunalı kızılay tekrar dolambaçlı yollardan 2.5 km, aynı şekilde kızılay bahçelide bi 2 km vardır rahat. demek oluyor ki bugün neredeyse 10km yakın yol yürümüşüm hem belirtmekte fayda var kullandığım tüm merdivenlerin türü yürümeyendi. ne sağlıklı bi gün benim için, baksana yazı bile ne kadar uzadı ya… neyse bu konuda söylemek istediklerim bu kadar!

4 Jan
2009
Kategori: gündelik    |    Saat: 19:35
Yazar     |    Comments Off on iki bin dokuzu yaşarken

iki bin dokuzu yaşarken

evet beklenen büyük an geldi. iki bin dokuza girdik nihayetinde, bir yılı daha geride bıraktık anlayacağınız, yeni yıla yeni umutlar, istekler ve hayallerle girdik birçoğumuz ya da sadece ben, orasını kestiremiyorum tam olarak. peki yeni yıldan ne istiyoruz? iyi notlar? iyi dostlar? yeni bir araba? eski bir araba? kız arkadaş? kız kardeş? uzar… herkesin kendince güzel his ve dilekleri olabilir, ki olmalıda zaten. şimdi gelelim benim iki bin dokuzuma, iki bin dokuzda beni neler bekliyor, hemen inceleyelim.

flaş flaş flaş…

az sonra…

biraz sonra..

şimdi,

bayılıyorum yahu şu anketlere, neden mi? bir iki soru dolduruyorsun şıp diye sana kim olduğunu, hayatta ki amacını söylüyo.. biliyorum şaka gibi ama asıl şaka gibi olan sonuçlara kendinize ait bir şeyler bulabilmeniz. hani bi söz vardır ya; şakaysa hiç komik değil, ciddiyse çok komik! diye… bende amaçsızca internette vakit öldürdüğüm bir gün bu testlerin ağına kaptırdım kendimi, ama öyle böyle değil; yok mutlu musunuz, nasıl bir dostsunuz, hangi şehirsiniz, son günlerin modası ıssız adama hitaben; ne kadar ıssızsınız, nasıl bir aşıksınız ve daha nicesi… üşenmedim çözdüm bi çoğunu ve dedim ya komik diye içlerinde kendimden bi şeyleri bulduklarım az değildi. zaman içinde ve zamanı geldikçe bunları da yazmayı umuyorum fakat şimdi gelelim asıl testimize, iki bin dokuzum nasıl geçecek!

Büyük Değişime Hazır Olun (sen iste yeter abi, dünden razıyım ki ben)

evet büyük bi değişime hazır olmalıymış, hazırız ama bakalım neymiş;

“Büyük bir değişime hazır olun. Bu yıl neredeyse bildiğiniz her şeyi unutacak hatta unutmak isteyecek ve bir çok şeye sıfırdan başlayacaksınız. Bu yl sizin için radikal kararlar yılı, aslında bu yazıyı sizden çok çevrenizdekiler okumalı çünkü sizdeki bu büyük ve radikal değişime kimse hazırlıklı değil ve siz bu yıl herksin ağzını açık bıraktaracak kadar köklü bir değişime gidiyorsunuz”

(bak ya merak ettim şimdi, bi sır versen olmaz mı? peki ya bi biskrem vesem? ıııhh yine mi yok? peki öyle olsun)

“O kadar sessiz ve kendi halinde bir iki bin sekiz geçirdiniz ki hayatınızda ki hiç kimse sizin bu deni ani bir maneva yapacağınızı akıllarından bile geçirmiyorlar”

(alla alla iyice kıllandım bak, nedir ki bu? valla katılıyorum öyle kendi halimde bir yıl geçirdim ki devirdiğim vodka şişelerinden boğaza üçüncü köprü yapılırdı, esprimide yaptım devam edelim.)

“Ama siz iki bin dokuzda kendinizi öylesine güçlü hissedeceksiniz ki hedeflediğiniz noktaya ulaşana kadar yolunuzda dağ olsa, taş olsa yıkarak geçeceksiniz.”

(hiieeeyyyttt biz kanuninin torunuyuz beeee!)

“Bu enerjiyi olumlu bir yönde ve olumlu kararlarla pekiştirmenizi öneririz.”

(bunu düşüneceğime söz veremiyorum ama en azından deneyebilirim)

“Böylesi kuvvetli bir güç insanın ömründe nadir hissedeceği türden bir güçtür ve cesareti doğurur. Cesaret her ne kadar başarının birinci şartı olsa da peşinde bir takım riskleri de getirir. O yüzden cesaretinizin mantığınızın önüne geçmesine izin vermeyin”

(dayı naaptın ya, önce acayip gelecek diye gazlıyosun, sonra da mantıkla haraket et diyosun lan, sonunu düşünen kahraman olamaz abi, geçelim)

“Zaten sizde i bu değişim dış görünüşünüz bile yansıyacak kadar güçlü bir değişim olacak ve siz ne karar alırsanı alın uygulamadaki kararlığınızla diğerlerinin gözünde sağlam ve dik bir duruş sergileyeceksiniz. Bu nedenle iki bin dokuzda detaylara fazla takılmamanızı öneririz sadece genel hayat felsefenizden uzaklaşmadan olayları akışına bıraktın. Bu sene kuralları siz koyuyorsunuz.”

(yahu zaten akışında hayat, neyse dediğin gibi olsun, ama bak bi dediklerin çıkmasın iki bin dokuz, hayat boyu elim yakanda olur haberin olsun!)

29 Dec
2008
Kategori: gündelik    |    Saat: 19:34
Yazar     |    Comments Off on iki bin dokuzu beklerken

iki bin dokuzu beklerken

sanki biz beklemesek gelmeyecek gibi? evet işte beklenen an geldi, iki bin dokuz dayandı kapıya. herkeslerde bir heyecan bir koşuşturmaca almış başını gidiyor. “ee ne iyi işte abi gitmesin mi? sen öküzsün diye herkes mi öküz olsun?” “evet ya haklısın pardon” neyse ne diyorum, böyle hediyeler almalar, yılbaşlarında dışarda randevuleşmeler felan, güzel şey yahu kim istemez ki zaten, sevdiği/sevdikleriyle bir yılbaşı geçirmek, eğlenmek, gülmek, daha fazla eğlenip, daha çok gülümsemek… ben isterdim valla, sizi bilemiyorum, eminim siz de istersinizdir, o yüzden çıkın gezin, gezdirin; gülün, güldürün, kıymet bilin lan gerizekalılık yapmayın, geceyi bok etmeyin sakın…

“aslında ne gerek var dışarıya çıkmaya? evde oturup rahat rahat oturmak varken dimi selçuk?” “evet abi sana nasıl katılıyorum bi bilsen anlatamam”. “ağlamaktan katılıyorum, gerçi gülmekten katılınır ki” neyse ya salaklaşmanın lüzmu yok, evet evdeyim, tekim felan nolcak, nedir yani?

hem ben zaten çıkamam ki olm?! benim sınavlarım başlıyo pazartesi, hemde hukuk var kırk almışım vizeden kalmam içten bile değil, o yüzden oturup ders çalışmalıyım ki, özellikle yılbaşı gibi diğer insanların ders çalışmadığı zamanlarda daha çok ders çalışarak arayıp kapatıp, vatana ve millete hayırlı bir evlat olucaz… evet hem çarşamba da boş, ne güzel iki koca gün boyunca ders çalışıcam ne mutlu lan bana, bu gözyaşları resmen sevinçten mutluluktan akıyor olm, üzülmüyor valla bak doğru söylüyorum..

varya az içiniz sızladıysa şu çocuğu arayın lan yılbaşını bir geçe.. diyin ki mutlu yıllar sana, bana ve hepimize, yeni yıl mutlu felan olsun diyin, belki tebessüm eder yüzcağızı…

benim hiç yılbaşım olmadı ki!

dıdıdıdıdıdıdı

– alo… evet ya biliyodum birilerinin arayacağını.. saol ya çok saol seninde …

– alooo olmm hasann nerdesin lan hadi geriye saycazz gelmedin halaa.

– tamam abii sayalım bende burdan katılayım.. hadi sayıyoz bak, 10.9.8.7…

– hasaaan sesin gelmiyo lan.

– ne hasanı yaa selçuk bennn

– kapat lan yanlış numara..

– abi bi daha 10dan saysaydık ya nolurr bak.

– dııııııııııııııııııııııııııı

17 Dec
2008
Kategori: gündelik    |    Saat: 19:41
Yazar     |    Comments Off on işini doğru yapamayanlar

işini doğru yapamayanlar

öğle saatleri planımı yapıyorum, tansaşa gidip abur cubur alıcam sonra eve gelip son umut dünyanın en gereksiz dersinin sınavına çalışıcam, gidiyorum dolduruyorum favori abur cuburlarımı ama bi kalabalık kı tansaş sorma gitsin, neden diye düşünüyorum, daha yılbaşına çok var ki? maaş günü mü acaba? sonra kasiyere soruyorum meğer çarşambaları indirim varmış sebze reyonunda, 12dk kuyrukta bekleyip kolum koptuktan sonra ödeme işlemlerini halledip çıkıyorum, artık tek yapmam eve sağ salim ulaşıp bol çikolatalı bi gün geçirmek, tabi ders çalışarak..

karnımın acıktığını hissediyorum çıktığımda, aslında aldığım abur cuburlar bana 1 ay yetecek miktarda fakat yemek diyince başka şeyler çekiyo canım, pide mi yesem diye düşünürken genç turkcell olayına gireyim abi öğrenciyim, hem geniş geniş yerim ne güzel diye kandırıp kendimi mcdonaldsın içine atıyorum, bu yazı da yerleri yok fakat yeri gelmişken söyleyeyim, fişi alırken iki liselimsi kız şifremi kullanmak istiyorlar, kırmıyorum gençleri tabii ki bi de centilmenim ki önce kestiğim fişi onlara veriyorum.. neyse buraya kadar herşey güzel. hastalıktan geberiyorum sesim ajdar gibi maşallahım var yani..

– iyi günler, mc chicken ve mc turko lütfen, evet etli.

– içeceklerin birisi sprite, diğeri de çilekli milkshake olabilir mi acaba?

– maalesef.

– neden ki fiyat farkını ödeyince alabiliyorduk

– malesef gençturkcellde veremiyoruz.

– o zaman birisi sprite, eee diğeri de sprite olsun, yalnız buz olmazsa sevinirim.

emreydi evet, kasiyerin adı emre 3 yıldız vardı yakasında, fakat fişimi alıp üzerine buzsuz yazınca aslında 5 yıldızlı iş yaptığını gördüm, çok ta hoşuma gitti, yaptığı işi sevmesi ve önem göstermesi çok önemliydi benim için.. hatta herşeyi halledip eve gelirken yol boyunca insanların yaptıkları işi sevmesi ve özen göstermesi ne kadar iyi bir şey diye nutuk çektim kendime.. valla mutlu bile oldum.. çünkü bu bünye zamanında iki menü alıp eve gittiğinde hamburgerlerin bi tanesinin eksik koyulduğunu görmüş abi..

herşey güzeldi.. emre işini seviyor, ben odamda yemeğimi yiyip az sonra ders çalışıcaktım, böylelikle üç saat sonra bir arkadaşımın çalışmadığım için beni azarlaması hiç gerçekleşmeyecekti..

ama dedim ya kader ağlarını örmüştü bi kere.. mutlu bi şekilde mc chicken açıldı, içine bilumum sos sıkılarak üzerine patetesler yerleştirildi.. pakete eğilinildi, içecek alındı..

o da nesi?

yahu emre bu içecek siyah be abicim, hem de ikisi birden…

11 Dec
2008
Kategori: gündelik    |    Saat: 10:35
Yazar     |    Comments Off on bayram tatili

bayram tatili

ne tatildi ama! hatta ne ne tatili, devam ediyor bitmedi ki. yazamıyodum bi süredir, bi kitapta okuduğum bi satır geldi aklıma şimdi bunları yazarken, sanırım şey diyodu; yazamıyorum çünkü yaşamıyorum mu yoksa yaşayamıyorum mu ne öyle bişeydi işte. aslında anlatacak yazacak çok şey geçti bu bayram tatilinde, mesela hala aklıma geldikçe güldüğüm bi çok şey var, ama hiç yazasım gelmedi nedense.. mesela daha dün köyde 25cm kar altında babam arabanın tamponunu çatlattı, varya ben yapsam herhalde keserdi beni, kendi yaptı ya olsun felan diyo şimdi, hemde o kadar bağardık dedemle hooop diye, duymadı gitti serender mi ne o? evin önünde ki ona çarptı işte, ama acayip kar vardı yahu, dedemle babannemin dayısını ziyarete giderken o patikadan inerken kaymasına ne güldüm ama, uzun zamandır öyle içten ve derin bi kahkaha atmamıştım ya.. ama allahtan yakaladım da yuvarlanmadı.. allah göstermesin kötü bişe olabilirdi.. babannemin dayısı demişken ilk defa gördüm kendisini, 90küsür yaşlarında babamla dedem binbaşı diye hitap edince eskiden asker olduğu çıkarımını yaptım kendi kendime, odası atatürk resimlerinden geçilmiyor, atatürkü görmüş etmiş, emrinde savaşmış belki de.. ama hasta, gerçekten çok kötü gözüküyodu, aslında beni üzen yalnız olmasıydı, kızları, oğulları, torunları hiç biri bakmıyodu, bi başına hasta hasta yaşamaya devam ediyor, üzüldüm bu insanların içinde bulundukları duruma, üzüldüm derken dayının durumuna değil, oğullarına, kızlarına üzüldüm, üzülmedim hatta acıdım onlara, kendilerini yetiştiren insana yaptıkları bu vefasızlığı umarım en ağır şekilde öderler.. gerçekten bunu canı yürekten geçirdim..

bir de maça gittim ben, bizim kocaeli maçına, çok da sevdiğim bi arkadaşımla beraber, eğlendik, güldük, eleştirdik ve kazandık, ama demeden geçemeyeceğim yahu umut benden ne farkın var arkadaşım? kaçırdığın gollerin hepsini bende kaçırırım, hatta bazılarını atacağıma bile inanıyorum, biraz düzgün oynasan nolur ki?

birde genç fatih büyümüş baya ya, konuşmaya felan başlamış yavaştan.. fatih dediğim halamın ufak oğlu, aslında tek oğlu, hatta tek çocuğu:) yeğenim, yok yok yeğen değil yahu, yeğen olması için benim dayı veya amca olmam gerek herhalde, o zaman kuzenim oluyo fakat daha çok ufak ben onu kuzen kisvesine bürünmüş yeğen olarak nitelendireyim o zaman, böyle konuşmaya başlamış ya nası şeker, nası afacan saldırıyo etrafa, durdurak yok yahu.. bi video kaset vardı ben, abim, küçük ve bi büyük halamın olduğu.. herhalde bi 15-16 yıllık, böyle beni dizginlemeye çalışıyolar ama yok durduramıyorlar nası saldırıyorum hopluyorum zıplıyorum.. galiba kendimi gördüm ufaklıkta.. ayy bu akanlar göz yaşı mı ne? dur ya yalan atma..

bugün yine yollara düşüyoruz, havada açmıştı halbu ki 2 gündür yağan yağmurdan sonra.. varsın açsın ya yine geliriz olmaz mı? olur tabi neden olmasın.

27 Nov
2008
Kategori: gündelik    |    Saat: 23:48
Yazar     |    Comments Off on on sekiz kasım

on sekiz kasım

tamam pes ediyorum, daha ne kadar saklayabilirdim ki artık yirmi iki yaşında olduğumu, yuh ya yirmi iki yaş ne abi şaka felan olmalı bu, resmen büyümüşüz, beyazlar bile var artık saçımda.. aslında yazacak, çizecek o kadar çok şey var ki o güzel günle ilgili ama hepsini kendime saklıyorum.. gıcığım ben ya, evet.

o günde yanımda olan, olmayan, hatırlayan, hatırlamayan herkese teşekkür ederim ya.. hepsi çok özeldi, çok güzeldi..

bi tanesiniz.. bir

neyi anlatıyım abi?

doğum günüme gireceğim sırada mideme saplanan ağrı yüzünden az daha kusduğumu mu? yoksa doğum günümde sonra ki gün olacak sınava oturup ders çalışmaya çalıştığımı mı? yoksa evde bi başıma film izlemediğimi mi?

tabi hakkını yemeyelim gençlik süpriz parti tertip etmişti ya;) hatta öğlen yediğim muffınları da unutmam mümkün mü?:)

16 Nov
2008
Kategori: gündelik    |    Saat: 16:25
Yazar     |    6 Yorum

gözden kaçmayanlar

yoksa göze batanlar mı demeliydim? veya göze çarpanlar? gerçi hepsinin anlamı aynı değil mi ne farkeder? seviyorum ya türkçeyi baksana bi şeyi birden fazla sözcükle ifade edebiliyosun, vedalaşırken mesela, güle güle, hoşçakal, eyvallah, allaha ısmarladık, görüşürüz, iyi bak kendine vs uzar yahu baksana bunların hepsiyle işimizi görebiliriz, hatta elvada? yok o olmadı, düşünsenize arkadaşınızı akşam eve bırakırken elveda diye ayrıldığınızı mazallah kafanıza indirir aldığınız çiçekleri, sakının elvada demeyin en iyisi.. birde şey var ben bi ara çok sık kullandım onu, gülerek hoşçakal! yahu bu ne güzel bi cümledir, bi insan bunu duyunca nası mutlu olur kimbilir.. seviyorum ya türkçeyi, gerçi diğer dillere yeterince hakim değilim belki onlarında kendi aralarında böyle türevleri vardır, ama kimse allaha ısmarladığı ingilizceye felan çeviremez ya masal okumayın bana, bu arada düşündüm de ingilizcede de vedalaşmada kullanılan az kelime yokmuş, bye bye, see you, take care etc. hatta rusçada bile var pakosundan das vidanyasına kadar.. hipotezim çürüdü mü ne? banane ya yemişim bay bayını abi, güle güle demek varken..

bugün öğleden sonra bişeyler yapmak istedi canım, hatta buna dün gece karar vermiştim.. gidip gezeyim biraz kafam dağılsın, hayat bayram olsun felan değil ya, sinemaya gitmek istedim, belki de çalışmaktan çok bunalmıştım cumartesi pazar günü dinlenmeye ihtiyacım vardı dicem ama yok öyle bişe çalışmadım ki? ne bileyim öyle işte, yahu gezmek istiyorum sebebi mi olur bunun?

erken kalktım gene, buna bi çare bulmam gerekiyo, artık canım yanıyo resmen, en son ilaçla uyutucam kendimi baymaya başladım, yeter yahu yeter uyumak istiyorum ben sabahın yedisinde kalkmak ne demektir ya..

uyandım..

bilinmeyen bi vakit, üzerimi değişiyorum, çıkıcam dışarı.. havada nasıl bozuk, inatla otur evde ne işin var dışarda der gibi, soğuk bi de, çekilmez.. çıktım dinlemedim.. sinemaya gitmek istiyorum. caddeye doğru çıktım, her yer sessiz, sakin çoğu belki de yeni uyanıyo, hayat onlara güzel.. ego aldım cepaya gittim..

bir iki mağaza dolaştım gitmişken, ilginç insanlar cevap veriyo sana bişey diyince, kolay gelsin diyince, teşekkür ediyorlar, iyi günler dileyince cevap veriyorlar, hatta bugün kapıcıya kolay gelsin dediğimde teşekkür etti. noluyo size kendiniz de misiniz?

poşetlerle karfura girmek yasak! bantlıcaklar veya poşete geçirecekler, daha girmeden potansiyel hırsız muamelesi yapılıyor insanlara, nedir bu güvensizlik yahu? size söylüyorum nedir yani? senin kıçı kırık elli kuruşluk çikolatanı mı çalacam nedir yani? çalsam nolcak, dükkanın mı batar? sen karfur hiç bi stand kurup çocuklara ücretsiz çikolata vermeyi denedin mi? düşündün mü bu kıçı kırık iyiliğininin çocukları ne kadar sevindirebileceğini?

bekliyorum poşetlerim torbalansın, kayıt altına alınsın herşeyim, ama sinirli veya agresif değilim gayet sakinim, zaten yorgunum artık sinirlenmek için, eskidendi onlar.. görevli kadın aynı anda iki işi yapmaya çalışıyor belli ki arkadaşı bi yere gitmiş, hem torbaları poşetliyor hemde diğer müşterilerin garanti belgelerini onaylıyor, bir iki dakika bekledikten sonra bana dönüp, kusura bakmıyorsunuz bekletiyorum ama.. nasıl yani? nerdeyim ben? noldu bu insanlara? ne demek rica ederim diye karşılık verip sıranın bana gelmesini bekliyorum, sonra kolay işlemi bitirip poşetlerimi alıyorum, giderken iyi günler kolay gelsin sözüme karşılık teşekkür ederim yanıtını alıyorum.. mutlu oluyorum hayatta böyle insanların olması güzel.. asık suratlı, işinden memnun olmayan kişiler bazen çok küçük bi olayda gününüzü zehir edebilir..

karfurdan ucuz bişeyler alıp kasaya yöneliyorum, ödüyorum aldıklarımın ücretini, poşetlerken arkada bi aile çarpıyo gözüme hemen benden sonralar, anne baba ve ufak bi delikanlıdan oluşan çekirdek aile modeli.. baba kasaya boş bi kutu uzatıyo, ufaklığın eline bakıyorum bi dolu küçük araba, benimde vardı onlardan bayılırdım küçük arabalara, hatta duruyolar hala, ilerde evime bi raf yaptırıp itinayla dizicem onları bi köşeye.. kasiyer geçiriyor boş kutuyu, 16.75 diyor.. baba düzeltiyor 6.75 yazıyodu diye bir iki diyalogtan sonra anne çok pahalı onlar için bırakalım diyo.. çocuğun göz yaşları içinde elinden alıyolar arabaları elinden.. bırakıyorlar, yahu o çocuğun bi göz yaşının bir ederi var mıdır? neden ağlatıyosun çocuğu? ben inanmıyorum kimsenin 10 lira fazla verdiği zaman batacağına veya aç kalacağına, hem sen annesin, babasın aç kalacaksın tabi! çocuğunun mutluluğu çok daha önemli değil mi? gerekirse yemiceksin bi öğün, ama o çocuğa o arabayı alacaksın ya! çocuğu doğurman mıdır onun annesi olduğunu gösteren? o kadar canım sıkılıyor ki ya ufaklık nasıl üzülüyo, ağlıyo, çekiştirip götürüyolar çocuğu elinden.. ya durun bi dakika ben ödemek istiyorum dicem, fakat insanlar artık hep bişeylerin altında bişeyler arıyo olmuş, soru işaretleri havada uçuşuyo, nasıl yani? ne demek istedin? bırakın bunları ya.. gidiyolar, sadece arkalarından bakabiliyorum, içim üzülüyo.. anne seni seviyorum ya, bayramda söz gelicem..

zamanın ötesinde bir yerlerde, cepada kampanya var bilmem kaç yetelelik alışveriş yapınca hediye kuponu alıp çekilişe katılıyosun, kazanacağımdan değil de bişeyler aldım bari bende alim diyorum kupon, herkes bana şanslısın der durur, fakat ben inanmıyorum buna, bir daha kanıtlamak istiyorum belki de.. gerçi şanslı olmak demek sayısalın çıkması veya başka bi yerden bişey kazanmak demek değil ki, ne diyorum ben? ben mutlu olmayı, şanslı olmaya tercih ederdim.. yalnız böyle diyince de bu dediklerimden biriymişim gibi oldu, ama değilim ki, neyse ne diyodum.. son sıradayım ben bekliyorum sıranın gelmesini, 60larında bi amca yaklaşıyo yanıma yanında da o yaşlarda bi teyze, iki tane de ufaklık var yanlarında bi erkek bi kız, burda ne var diyo amca, ya biz türkler yok mu? ne meraklı milletiz gülücük, bi kalabalık bi kuyruk, illa öğrenicez biraz daha gülücük, çekiliş var diyorum amcamım araba çekilişi.. karısına sesleniyo gel bizde katılalım çıkar belki diye.. herkeste bi umut var yani, gerçi insanın yaşaması için bi umudun peşinden gitmesi gerekmez mi zaten? konuyu dağıtmayalım ya lütfen.. karısı gelip bize çıkmaz bey yürü gidelim diyo, amca biraz bekledikten sonra takılıyo teyzenin peşine, giderken de ufaklıklardan birine hadi kızım gidiyoruz diyo, yahu amca yaşlı acaba kızı mı ki diye düşünüyorum, sonra aklıma geliyo torunudur yahu..

– iyi günler selçuk bey kayıdınız var mıydı daha önce.

– hayır ilk olucak bu

– adresinizi, telefonunuzu alabilir miyim

– tabi.

teşekkür ederim, kolay gelsin..

– iyi günler.

sizler nerdeydiniz bu zamana kadar? neden karşıma çıkmadınız daha evvel, evet size söylüyorum görevli bayan. yani bunu ona söylemiyorum tabii ki, nerde o selama kafa eğen, kolay gelsine somurtan insanlar nerde de yaptığı işten zevk alan, ilgilenen insanlar.. yahu bugün herkes mi iyi, yoksa ben rüya felan mı görüyorum nedir yani yoksa aylardır süregelen uykusuzluk üzerine şu an uyuyorum da bunları mı yazıyorum.. ama uyusam şu an su içemezdim değil mi?

isteğim sinemaya gidebilmekti bugün, gittim bilette aldım, ama gidemedim sinemaya, bilmiyorum neden, galiba ben tek başıma dolaşmaktan, tek başıma vitrinlere bakmaktan, tek başıma yemek yemekten ve tek başıma sinemaya gitmekten nefret ediyorum, tamam nefret etmiyorum belki fakat hoşlanmıyorum, doğru ya bugün kü mutsuzluk ondan demek ki, zaten ne zamandır çıkmıyodum ki, çıksamda zarurettendi herhalde, gayet kısa, sadece olaya odaklı.

bilinmeyen bi saatte yeter bu kadar, gidiyorum ben.. bahçeliye yaklaştığımda aklıma cadde girişinde peçete, kalem satan amca geliyo, cebimi yokluyorum bir sürü bozukluk var, iyi diyorum kendime, geçerken bi kalem felan alırım, halini hatrını sorarım ne zamandır konuşmuyoruz, yalnız bu aklıma gelince de yaklaşık bir haftadır her zaman ki yerinde olmadığı geliyo aklıma, neden bilmiyorum bi tedirginlik kaplıyo içimi, iniyorum ve her zaman ki yerine gidiyorum hemen fakat yok yine.. ne oldu acaba? bilmiyorum ki..

devam ederken yola bi kazaya tanık oluyodum az daha.. kız hatalıydı ama, allahtan erkek şöför iyi kurtardı yoksa hem can hem mal kaybına yol açacaktı bu, yahu bayan şöförler lütfen trafikte daha dikkatli olalım, bakın her gün bir sürü kaza oluyo.. kızcağız şağ şeritte, sol şeritte ki arabanın önünden geçip u dönüşü yapmak istedi resmen, yahu bunu nfs oynarken yapamazsın ki gerçek hayatta deniyosun, bir de kız yaptığının farkında bile değil, çekti gitti, ben daha çok korktum kızdan, şöyle ki kızda palio, erkekte x5 vardı yani çarpışsalar muhtemelen x5 palioyu ezecekti, allahım sen büyüksün korudun..

bi ses pardon bakarmısınız dedi, baktım ama birini göremedim, kaldırımın sağından yürüyodum haliyle soluma döndüm kimsecikler yoktu etrafımda, sağımda ise askeri lojmanlar vardı.. sonra baktım ki nöbet tutan asker söylemiş, saatin var mı dedi, söyledim üçe çeyrek var.. aslında üçe yirmi vardı ama ben çeyrek var dedim, neden bilmiyorum ama belki nöbeti üçte bitecektir, geceden beri nöbet tutuyodur da yirmi dakika yerine on beş dakika kaldığını söylesem son bi kuvvet devam eder dedim.. eyvallah dedi, eyvallah abi kolay gelsin dedim, devam ettim.

cadde üzerinde bi mağazaya girdim gerçi orası mağaza mı insanlara sormak lazım ama neyse, bi arkadaşıma hediye aldım, ama nasıl güzel bi hediye bu, ben çok beğendim yahu.. gün gelirde kendisine verirsem eminim kendiside sevinicektir, ne bileyim sevinmese bile bence gülecektir, bilmem beğenir mi acaba? beğenir ya odun diil ya! gülücük, beğenmese odunsun sen diyecek halim yok ya gülücük.. ama beğenir dimi? beğenir beğenir.

eve yaklaştığımda, bi yerden bi ses duydum.. şarkı söylüyo birisi, ama nasıl kötü sesi var, ben daha iyi söylüyorum desem yeridir.. manganın bi şarkısı galiba, dön bak aynaya o günleri hatırla felan, yok yahu bu aynanın, ne bileyim manganın bi şarkısıydı o zaman.. durdum nerden geldiğini anlamaya çalıştım.. hemen marketin yanında ki apartmanın ilk katında ki penceresi açık bi odadan geliyodu.. ama nasıl içten, mutlu söylüyo, katılmak istemedim desem yalan olur.. herhalde evi temizleyen temizlikçi veya odasını toplayan birisidir diye düşündüm.. biraz daha dinledim.. baktım sonra perdede bi hareketlenme var toparlandım yürümeye devam ettim, az daha göz göze gelecektik ya utandım gülücük. ama o kadar içten söylüyodu ki gerçekten, belli ki mutluydu.. onun adına bende sevindim..

eve girdiğimde herşey bıraktığım gibiydi..

şimdi ben anlamıyorum..

niye yani, neden abi..

bildiğin trajedi, başka bişey değil.