keşfedilmeyi bekleyen tatlar
nacizane önerimdir, şiddetle tavsiye olunur. gerçi bunlar tamamen içinde hindistan cevizi olan her şeye bayılan benim için geçerli de olabilir, orasını ben bilemem, siz bilirsiniz.
şu şarkı vardı ya, antalya tatilim süresince ömrümü zindana çevirmiş, geceleri mahvetmiş şarkı. gece boyu nere gittiysek en az 15 kez çalarak kusmamızı sağlayan şarkı evet o. (yazar burada antalya’da geceleri alemlere aktığını tüm kamuoyuyla paylaşma kaygısı gütmüş, olmamış diyor ve 1 puan veriyoruz.) evet evet neydi o? hatırlamamak mümkün mü ya? tüm yazı zindan etmiş, o şarkıyı sevenler varsa beni sevmesinler lütfen, ya şarkı ya ben! haha tamam. tamam beni de sevin, onu da. şuydu şarkı pitbull – i know you want me. şarkı sözleri ingilizce ve ispanyolca karışık halde. ingilizce sözleri sadece nakarat kısımları, i know you want me, you know i want you. yani olay birbirimizi istememiz, peki mi? işte yazın içine eden bu şarkının melodisini yeni çıkan crunch’ın reklamında kullanmışlar, ne zaman melodiyi duysam kanal değiştiriyorum televizyonu kapatıyorum, hatta bir keresinde tvyi camdan aşağı fırlatıyordum da sonra vazgeçtim. neyse sonraları baktım ki crunch hindistan cevizli çukulata çıkarmış meğer. günlerden bir gün du alalım bakalım neymiş şu cukulat diyip denedik, efenim nası desem ki, gayet leziz ve hafif olmuş. yani coco starı tahtından edemez lakin neredeyse eş değer bir lezzet oldu benim gözümde, mutlaka deneyin, denetin, sevdiklerinize alın, bana da alın yapın yani bi şeyler.
gelelim ikinci lezzetimize, bak allahı var hiç sevmem starbucksmış gloriamış felan nedense hiç cezbetmemiştir beni, gidip oralarda takılan “tiplerin de” nasıl bir kaygı içersinde olduklarını biliyoruz, burada gidip bi kahveye 10 lira verilir mi lan öküzler geyiği yapacak değilim, gerekirse 20 lira da verilir, ki ona yakın bi fiyat vermişliğim var ama starbucks’da değil. (yazar burada öküzlük yaptığını belirtme gereği duymuştur, aferin diyoruz.) neyse ama gidip kötü kötü içinde yağdan başka bir şey bulunmayan içeçekleri öyle her gün her saat içmeyi aklım almıyor. ya da çok da tın kim ne isterse içsin yav. kendisiyle yaklaşık 2 veya 3 kez görüşme şansımız olmuştu, 1 veya 2 sinde eşlik ederken, üçüncüde zorla bi şeyler içtirilmiştim, gayette memnun değildim.
neyse annem istanbul seyahatimin içine edip süpriz yaparcasına ankara’ya gelme kararı verince ee bari bir süpriz de ben yapayım esonboğaya gidip karşılayayım dedim. (yazarın süpriz anlayışına bak sen ne büyük süpriz, olm odun geldin odun gidecen ha.) neyse anacığımı beklerkene gloria’nın reklamına takıldı gözüm, “kar beyaz”dı adı. hindistan cevizi ve beyaz çukulatanın enfes uyumu diye takdim ediyordu kendini.. heah orda dur bakalım dedim, sinsice davet etti masasına, ancak eski tecrübelerime dayanaraktan beyfendi kişiliğimi koruyarak kendisini reddettim. eski tecrübelerimden kasıt zamanını hatırlayamadığım bir ankara-trabzon uçuşunda rötar yapılmasından mütevellit vakit öldürmek için kablosuz internet alanından faydalanmaktı, mübarek koca esenboğa’da şifresiz kablosuz net yok, en azından o zaman öyleydi, şimdi ne haldedir bilemiyorum. evet ben de du bari gloria’ya gideyim de hem nete girer hem de bi kapüçino içerim dediydim, demez olaydım. bir kapüçinoya 15 lira verip uçağıma giderken hayata yeniden gelmiş gibiydim, evet normalde zaten pahalı olan kahvecimiz havaalanlarına özel müşteriye geçirme politikasını hayata geçirmiş meğer. aynı şey her şey için geçerli aslına, örneğin eski sevgilim ms whopper herhangi bir yerde 7.45 iken esonboğa’da 14 lira civarındaydı, işte böyle. neyse ondandır ki bu sefer kaptırmadım kendimi ağlarına.
bi ara sinemaya giderim diye cepaya uğramıştım, sanırım 2012ydi. dolaşırken aklıma geldi, du bi gidip deneyim bakayım nasıl bi şeymiş diyerekten glorianın kollarına bıraktım kendimi. fiyatcığı 9.5 lira gibi bi şeydi, tadına gelirse hindistan cevizi severler için biçilmiş kaftan. ama içmeyi düşünürseniz mümkünse oturarak için canlarım, benim gibi beklerseniz içeceğinizin bildiğimiz “sek” sütten yapıldığını görüp birazcık üzülebilirsiniz, sonuçta gloria orası inanılmaz bir şey çıkarması gerek ortaya! ayrıca hatırlatalım, ilk sefer içişimde sütün tadı biraz baskındı hatta sütü sevmeyenler için rahatsız edici derecedeydi. ikinci seferimde kardeşim elini korkak alıştırma hindistan cevizi aromasını bol bol koy diyerekten uyarınca tadı şukela oluyor korkmayın. hatta soğuk ankara akşamına çıkacaklar için birebir. o soğukta arkadaşlık ediyo içinizi ıstıyo biliyon mu?
şimdi sorarsınız ya da sormazsınız oho hem pahalı diyosun hem her gün içiyosun diye hemen açıklayayım, yok öyle bir şey canlar olur mu hiç? bir geçen ay içmiştim, aylığımı alınca bir de bu ay içtim, hem bakarsın gelecek ay bi daha içerim. mück.
bir dizi seyehat
bi saniye? seyehat mi yoksa seyahat mi? yazım klavuzundan baktım, bu arada kılavuz mu yoksa klavuz mu olduğu da ayrı bi muamma ha. klavuz kılavuz olacakmış, seyehatte seyahat.
evet buradan pegasusa teşekkür etmek gerekiyor sanırım, teşekkürler. gerçi dünyanın en kötü hava yolu şirketi de olsalar. -gören de sanar ki her hafta parise newyorka uçuyor, pegasustan gayrı thy ile seyahat etmişliğim var o kadar, olsun ya su için para istiyorlarsa bu onları kötü bir havayolu şirketi yapar bence, iyi de suyu paralı yapmasalar biletleri pahalı yapacaklar. bilemiyorum biz en mükemmeli hep en ucuza istediğimiz için kötü belki de. yalnız korkuyorum kusmak için poşetleri de yakında parayla dağıtmaya başlarlar mı acaba?-
– kusmak için düğmeye basın ve hostesinizin size seçenekleri sunmasını bekleyin. keh keh.
neyse konuyu dağıtmayalım, mesele neydi? hah evet şuydu mesele, pegasus kafayı yedi ya da bizi paraşütle havadayken uçaktan atacaklar. 9.99a uçak bileti sattı bu amcalar, napalım öğrenciyiz len. hem de bir sürü aldım olm böyle bi görmemişlik olamaz. ahan da diyorum;
24 aralık perşembe 19.25 ankara – istanbul
26 aralık cumartesi 19.20 istanbul – ankara
8 ocak perşembe 19.25 ankara – istanbul
10 ocak cumartesi 19.20 istanbul – ankara
13 şubat cumartesi 06.00 trabzon – istanbul
14 şubat pazar 06.00 trabzon – istanbul
14 şubat pazar 19.20 istanbul – ankara
16 şubat salı 08.35 ankara – izmir
19 şubat cuma 18.15 izmir – ankara
ya şuna bak resmen çıldırmış durumdayım, ahah saolsunlar sayelerinde ilk defa izmiri göreceğim. çok heyecanlıyım çokkk. bide biletler 9.99 olunca ikinci dönem dönüşü istanbula iki bilet aldım:) belki ilk uçağı kaçırırım uyuya kalırım felan diye, ne pisliğim ya!
bir de sadece kendimi bi yerlere sürüklemekle kalmadım, ayrıca 132 arkadaşıma da bilet aldırdım, kimisinin ilk defa uçağa binmesine sebep olmanın sevincini yaşarken kimisinin de uçak korkusunu yenmesine yardım edeceğim için ayrıca mutlu oldum, ne de olsa hayatta ilkler önemlidir. hem de çok asiliz çok aristokratız, elitiz elit.. sabah istanbula gidip akşam döneceğiz. off ya harbi çok iyiyiz çoook. o da şöyle;
9 mart salı 08.10 ankara – istanbul
9 mart salı 19.20 istanbul – ankara
güzel ya inşallah eğlendirik olur. ayrıca pegasus bu kampanyadan sonra tekrar ucuza bilet satınca şöyle dumur bi durumda ortaya çıkmadı değil. 9.99a sattıkları biletleri 2 gün sonra yine uçak için hayvanca ucuz denebilecek bir bedel olan 29.99dan satışa çıkarınca resmen isyan edip baş kaldırdım pegasusa. yahu 29.99 nedir bu kadar pahalı bilet mi olur deme çapsızlığını gösterip başka bilet almadım. zaten gidecek bi yer de kalmamıştı:) evet pisliğin tekiyim napayım başka bi işe yaramıyorum.
gezmek iyi olacak sanırım, inşallah olur ya ağzından yel alsın, hadi bakalım.
absürdlük
harbi bak uygun bi başlık bulamıyorum bu yaşadığıma bu yüzden absürdlük olarak niteliyorum.
mekan : başkent üniversitesi bahçelievler servis durağı
zaman : bu sabah
olay : zekilik
sonuç : hepimiz salağız.
evet evet inanılmaz bir soğuk vardı değil mi bugün ankara’da? eziş büzüş sabahın köründe 3.5 saatlik uykuyla yarı sızık (sızık da ne demekse) halde servis durağına gidiyorum. alışıla gelmemiş şekilde artık sabahları insanlar sıraya giriyor servise binmek için. çok ilginç yıllardır biz koyun gibi servise saldırmaya alışmıştık halbu ki, bünye alışamadı haliyle.
gayet büzüşük bi şekilde durağa gelip sırada beklemeye başladım, bi yandan soğuğa söverken ah ulan neden bere almadım ki diye hayıflanıyorum kendi kendime.. derken uzaklardan ışıltı saçarak gelen bir kız görüyorum..
aman yarabbi.. bi anda cennette hissediyorum kendimi, o da nesi bu işte bi yanlışlık var! çünkü hala üşüyorum.
kendisi elinde abercrombie & fitch çantası, ayağında sıcacık ugg botları ve arkasına saklandığı boyasıyla geliyor aramıza, allahım ne büyük nimet, bu anı bize yaşattın ya artık yaşamak için bi neden bulamıyorum şu hayatta; elvada herkese.. prensesimiz geliyor ve herhangi bir sıraya girme emaresi göstermeden lop diye sıranın ortasına dalıyor. ah canım benim kıyamam ben sana.
bak sana sesleniyorum salak kız.
ulan dangalak, hödük, ayı oğlu ayı. biz hepimiz geri zekalıyız o lanet boktan soğukta sıraya giriyoruz, ama sen prensessin ve zekisin herşeyi çözmüşsün. öyle sap gibi sıranın ortasına giriyorsun, tabii ya biz neden bunu akıl edemedik değil mi? sağol ışığınla aydınlattın bizi, artık hepimiz senin açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğiz.. çok teşekkürler.. artık hayat daha anlamlı, artık biz daha akıllıyız, çünkü sen bize öncülük ettin. nasıl unuturuz bunu? nasıl öderiz borcumuzu lütfen söyle?
bu arada yeni header’ım nası? beğendiniz mi, söyleyin allah aşkına bak.
mutlu bir gün
ne berbat bi gündü! yeterince çalışmadığım üç sınava girdim, artık adım atacak halim yoktu servisten indiğimde, cadde boyu ilerlerken aklımda yarın yine yeterince çalışmayarak gireceğim iki sınav yoktu, doğum günüm vardı elbette.
aklımdan geçiyor, yaş pastaya neden yaş pasta denmiş diye, ıslak olduğundan değil herhalde, acaba yaş günlerinde kesildiği için mi yaş pastadır diye salak salak düşünüyorum.. yürümeye devam ederken soğuğun etkisiyle iyice büzüşmüşüm.. ulan diyorum şu kadere bak doğum gününde insan üç sınava girer mi? ayıp değil mi diye.. zaten bi başımayım, işte bu noktada düşünceler ele geçiriyor beni.
abi doğum günü pastamı keserken bi fotoğraf çekenimiz yok be, yaş geldi yirmi üçe ayıp. olm fotoğrafı bırak lan asıl yalnızlık kendi doğum günü pastanı kendin almaktır, abi ötesi yok. daha beteri var yeğenim tek olduğun için küçük pasta almaktır yalnızlık.. işte beynimin içini kemiren bu fikirlerle yaklaşıyorum eve.. neyse diyorum dünden kalan pizzaları yerim sonra küçük pastama bir sürü mum koyar üflerim, nedir ki yani, dert etmeye ne gerek var.
apartmanın kapısını açıp yavaşça çıkıyorum merdivenleri yorgunluktan bitap düşmek üzereyim sonra merdivenlerin tutacaklarına bağlanmış bir adet balon görüyorum, alla alla ne ki bu diye merak ediyorum, bi adım attıktan sonra bakıyorum ki kapım ve çevresi balonlarla süslenmiş, uçlarına da ufak bir not düşülmüş…
haha oturup ağlıyorum resmen merdivenlerde, en son ne zaman bu kadar mutlu olmuştum diye düşünüyorum ama aklıma fazla sahne takılmıyor, o kadar çok seviniyorum ki küçük bi şakayla karşılık vereceğim bu jeste. o değilde orada ismi yazılan dört tane bana ne kadar şanslı olduğumu hissettiren insan var. o kadar şanslıyım ki onlar yanımda.. o kadar şanslıyım ki onlar benim arkadaşım.. hepsini çok seviyorum, iyi varlar, hep olsunlar…

yıllar öncesinden mektup var
i wish the words were enough to tell you how i feel about you, but they’re not.
yanından bir çift gülümseme. bir çiftte ne demekse..:)
zor zamanlar
her insanın hayatında zor günleri olur, olmayanların da elbet bir gün olur. bu periyotta hayata karşı hoşnutsuzluk, kronik mutsuzluk, uykusuzluk hatta huysuzluk felan kaçınılmazdır. hele tepkisizleşme yok mu? en kötüsüdür hayata ve insanlara karşı tepkisizleşmek. diyeceğim o dur ki biz de elbet güzel günler görürüz. görürüz, görürüz, evet evet, yani ne bileyim herhalde.
zamansızlık
bakma başlığın zamansızlık olduğuna yok öyle bi şey, yani yazamamamın sebebi değil bu. nedendir bilmiyorum bayadır ihmal ettim burayı üzgünüm, kırgınım, pişmanım. baksana cümleye başlamadan sonunu getirmeye üşeniyorum ya, bi sıkıntı var herhalde içimde, umuyorum yakın zamanda eski şevkim geri gelir yok gelmezse kıyamam kapatamam burayı çok üzülürüm, çok… hayat mı dedin? duyamadım.
başlamak
“evet, herşeyi yenilemeyi ve yeniden başlamayı ne kadar da isterdim… başlangıçlar hep güzeldir çünkü. peki ya başlangıç özlemiyle başlayan günler? ya bugün?
işte böylece, bir gün daha başlıyordu benim için, elle tutulur hiçbir şeyin olmadığı hayatımda…”
imza : bir acı bekçisi.
her telden
aslında yazacaklarımı “her telden” bile karşılamıyor, o kadar çok şey yazacağım ki kategorilendirilemeyecek. aslında biran önce yazmaya başlasam iyi olacak, çünkü biliyorum yazarken çoğunu unutucam atlıcam o yüzden haklıyım, her telden doğru başlık. nereden başlasam ki?
buldum, buradan. evet burası yani dert ortağı bloğumuzu açalı tam bir yıl olmuş, hatta bir yıldan fazladır çünkü geçen sene ilk yazımı ankaraya gitmeden önceki akşam yazmıştım, bu sene de aynı gitmeden önceki akşam yazıyorum her sene günler ileri gittiği için neymiş bir yıldan fazla olmuş? aman ya nasıl da komiğim değil mi? dur bakim neymiş doğrusu. evet bak haklıymışım, 15 eylül 2008 tarihi imiş miladımız. vay bee “nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım” hakkaten ha ne zamandır da giremiyordum abuk subuk şeyler yüzünden bu dönüş iyi oldu. o zaman bi şampanya patlatıyorum. ulan hasan konfetiler nerde?
harbi ya bildiğin unuttum yazacağımı, bu kadar mıydı? hayır ya dur bakalım hatırlamam gerek. hatırladım hah, yarın kaçıyorum, artık okumaya devam edicez bunun içindir yolculuk, bunun içindir memleketten 4 ay ayrı kalmak. ama bu dönemden daha ümitli olduğumu söyleyebilirim, artık tamamen olmasa da derslere daha fazla vakit ayırabileceğim. umarım yaparım da içimde kalmaz bi de şu aptal ders programını istediğim gibi ayarlayabilseydim daha güzel olacaktı ama neyse artık yarın tüm psilokojik baskıyı kurarız.
ha birde şu hit patlaması olayı vardı. dedim ya 1 yıl oldu diye kuralı burayı, kimseye de aman site kurdum girin okuyun kafanızı kırarım diye de diyetmişliğim yoktur, bi tek feys hesabımda durur bi köşede o kadar. dönem dönem azalmalar görsekte geçen 12 aylık süreçte 1500-1600 civari hit almışlığım vardı. yani aşağı-yukarı günde 5-6 kişi kadar. daha ne olsundu? gayet iyi bi rakam bile diyebilirim duyurulmamış bir blog için. ama bugün bi şey oldu. içime sinmeyen bi olaya kendi çapımca bi tepki vermek için blogta bi page oluşturdum şu satırları şimdi okuyanlar zaten anlamışlardır adını zikretmeye gerek yok. ya da var “17” işte. daha sonra öğle civarı ek$ide malum başlığa sinirlendiğim bi anda yolladım, garip bi durum yok buraya kadar. aslında hala da yok bakmayın bana. sonra dışardan eve gelip bloğa baktığımda bir de ne göreyim? hit 2500 olmuş, 2 saat sonra ise 3500! yuh dedim yav bu kadar mı etkiler insanları bu? etkilemiş, aslında inanılmaz sevindim ve mutlu oldum kendimce derken yaklaşık 2000 kişiye bunu ulaştırdığım için belki daha da artar bu sayı, dedik ya seyirci olmamak lazım!
ara pası, kaleciyle karşı karşıya! şut ve gooolll!! klasik bir fc sürklase golü! evet evet çok sevinçliyiz. artık her pazar (11 ekimden sonra) bahçeli halısahadayız. ankara ekşi sözlük birinci pazar ligine katılmış olmanın mutluğunu yaşıyoruz tek kelimeyle. ekipte ekip hani. can, anıl, efe, lokman, kaan ve ben gelecek vaad eden “yılların” genç yeteneği sinan! ee daha ne olsun? hem eğlenip hem spor yapıcaz, bakarsınız iyi oynar uslu çocuk oluruz belki maç bile kazanabiliriz.. siz ne dersiniz?
ne olursa olsun hep bi hüzün vardır şu seyehatlerde siz de farkındasınızdır zaten benim söylememe gerek yok. ne bileyim bak tuhaf oldum şimdi. hoşçakalın ya, görüşmek üzere..
