yine yeni ve yeniden istanbul!
evet nerede kalmıştık?
benim bu şehre ayda bir kez gitmem gerekiyor, şöyle bi resetlenip tekrar geri dönmeliyim ankara’ya yoksa çekilmez oluyor.. zaten son gittiğiminden beri neredeyse bir ay olacaktı, anlaşıldı nisanda gene yolculuk var.. ehh puslu ve yağmurlu da güzel istanbul ama bir de hava biraz daha açık olsaydı o zaman ne kadar daha güzel olurdu, ben biliyorum da nasıl olduğunu olsun yine de öyle olsaymış daha iyi olurmuş, gerçi bu şekliyle “bile” yeterince keyif aldım veya aldık bilemiyorum.
aslında hiçte kolay başlamamıştı sabahın 05.28inde kalk ekibi uyandırmaya çalış, uyandıramama ulaen gene tek gidecem diye hayıflanırken gelen mesajla iyi neyse de, sonra atla taksiye git aştiye saat daha 06.15! otobüsün geç gelmemesine şaşır çık çık bu işte bi iş var ama hadi hayırlısı diyerek esenboğa’ya koyul.. 07.30da esenboğa’nın dış hatlar terminalinin önünden geçerken, kim bilir belki bir gün diye geçir içinden:) biletleri al ve 10 dakika rötarla 08.20de havalan, yanındaki iki amatör uçucunun(es ve duy) uçma korkusunu gidereyim derken kendi ödün kopsun, ulan kaptan o nasıl kalkış lan, tahtaravalli mi olm o bi iniyon bi kalkıyon alla alla ya.. nihayetinde 09.20de sabiha gökçen’e in ve binmen gereken iett otobüsünü kaçır, inanır mısınız o 10 dakikalık rötar bize nelere mal oluyordu hatta neler çektirdi bize..
düldül gibi giden vapurla beşiktaşa geldiğimizde saat henüz 11e gelmek üzereydi, ne yapalım derken akbillere sarılıp ortaköy’e gittik istanbul ise yağmurunu hafif hafif yağdırıyordu.. yağmurlu ve boş ortaköy sokaklarında dolaşırken, nasıl istanbullu olunmaz dersinin canlı örneğini sergiledik. bildiğin yağmur yağıyor ama biz abuk subuk fotoğraflar çekilmekle uğraşıyoruz, olacak iş değil:) güvercinleri kovalayım derken iyice ıslanmadan bi kafeye oturuyoruz çünkü kapatmamız gereken bi hesap var:) şey tavla diyorum işte, aylardır kamuoyunu meşgul eden bu yarayan kanaya da merhem oluyorum, hatırası olsun diye skoru özenle 6-1 yapıyorum ki unutulmasın hiç!:p başarısız fsm köprüsünü kaldırma girişimlerinin ardından ortak bi kumpir alıp uzaklaşıyoruz ortaköyden sırada taksim var, daha yemek yicez.
istiklale girmeden ben içkicime gidip koleksiyonuma yeni bir parça katmak istiyorum “abi şu abolut vanilla”yı sarsana bana diyorum ama o da nesi? arkadan bi ses, bi tane de bana! auhauh alkolik gençlik sizi! çok naif bir mekanda öğle yemeğimizi yedikten sonra işsiz adam kültürel gezisi ve cite de pera da bir tur atıyoruz çünkü sonraki durağımız galata! giderken vitamin centerde bi şeyler içmek durunca boynum eğiliyor bi halk çocuğu olarak! :) ananas suları havalarda uçuşup bardaklar bir dolup bir boşalırken biz boynumuz bükük portakal susuyla yetiniyoruz, hem neydi ki ananas? yeniyo mu o nedir? galata kulesine çıkıp çıkmama tereddütünden sonra soğuk ve yağışlı havayı dikkate alarak, fazla zaman geçiremeyeceğimiz için yukarıda, karaköy’e inmeye karar veriyoruz. ama o galata karaköy arasındaki 200-300metrelik sokağın dili olsa da anlatsa yaptığımız gubidiklikleri.. heha.
artık vaktimiz biraz daha sınırlı çünkü gezilecek yerler daha bitmedi, biraz daha seri adımlarla karaköyden tramwayla sultanahmet’e geçip, ayasofyasıdır, sultanahmetidir dikili taşıdır geziyoruz, geçerken topkapıya da selam çakmakla yetinmek zorunda kalıp tekrar geri dönüyoruz, ama dedim ya o 10 dakika nelere mal oldu diye, karaköydeki 17.00 vapurunu 2 dakika ile kaçırınca ancak el sallamak kalıyor bize giden vapurun arkasından. neyse yeni uçağa binemedik ama en azından 15 dakika sonra gelen vapur yeni oluyor ve bize teknolojinin ne kadar büyük bir nimet olduğunu tekrar yaşatıyor..
artık zamanımız çok kısıtlı evet saat 17.45 ve biz kadıköydeyiz, sabiha gökçene gideceğimiz otobüs 18.25te kalkacak demek ki haklaşık 35-40 dakikamız daha var.. yahu kemal usta’da waffle yemeden dönmek olur mu istanbul’dan? olacak iş değil diye biraz seri adımlarla “çocukları” modaya doğru sürüklemeye başlıyorum. bu arada “selçuk çok yavaş yürüyorsun” dedikodularının bittiğine canlı şahit oluyor tüm istanbul. koşarak modaya çıkıp waffleları alıp tekrar koşarak kadıköye dönüyoruz ki şaka gibi o geçen 40 dakika.. ben waffleıma koydurdugum fıstık ve hindistan cevizi ezmeleri yüzünden uçmak üzereyim ama “çocuklar” çok pasif kalıyor yanımda, neyse rıhtıma indikten sonra onlara bi sahil çizgisi boyunca yürümelerini söyleyerek otobüsü durdurmaya koşuyorum, ama onlara da hak veriyorum, çantalarını mı taşısınlar, yağmurdan mı korunsunlar yahut en mühim konu wafflelarını mı yesinler? neyseki hızım sayesinde otobüsü yakalamayı başarıyoruz, şanslıyız oturmayı da başarıyoruz.. evet saat 18.25te hareket ediyor otobüs artık rahatız çünkü en fazla 1 saat sürer yolculuk, değil mi?
kızlar saat kaç? 18.40, kızlar saat kaç oldu? 19.00, alov saat kaç yav? 19.15, neyse bakın hızlandık yetişiriz herhalde.. neyseki check-in yaptırdık sorun değil direk uçağa gidecez ne de olsa.. şey saat kaç oldu ya? 19.30…
durun ya ben çapsız şöfere sorayım zoru neymiş 1 saattir gelemedik.. ağabey sabihaya ne kadar var? cevap beynimdeki fişekleri patlatıyor.. 15-20dakikaya gideriz.. hmm demek öyle.
bi süre şaka olduğuna inanmak istiyorlar ancak değil gerçekten saat 19.45 sabiha gökçene indiğimizde yani uçağın kapısını kapattığı zaman biz ancak gelebiyoruz.
uçağı durdurun!
inanır mısınız kötü olan uçağı kaçırmak değil, tamam kaçırdık ama anasını sattımın yeri öyle bi yerde ki, sabiha gökçen kocaelinde mübarek! ama esenler taa tekirdağda! olacak iş mi abi.. o yüzden ben otobüsten indikten sonra direk koşmaya başlıyorum artık arkamdan yetişen olursa uçağa biner..
güvenlik kontrolünü bi şekilde geçip koridora çıkınca, usain bolt ile yarışıyorcasına koşuyorum ne diyeyim, bir yandan da “hooop” uçağı durdurun diye yankılanıyor sesim koridorda, artık yeterince insanlıktan çıkmış olan bizler bekleme salonuna geldiğimizde uçağın yazıyla yirmi beş sayıyla 25 dakika ertelendiğini görüyoruz ki orada yaşadığımız dumuru tarif etmek pek mümkün değil sanıyorum. şaka gibi ya bildiğin rötar yapmış uçak!
artık herkes bitik vaziyette uçağa bindikten sonra bi o kadar da uçakta bekledikten sonra toplam 1 saat rötarla ankaraya istanbula gelişimize nispeten daha sakin bir yolculuk yapıp esenboğaya iniyoruz ama artık herkes bitmiş, hatta yer yer içmeden sarhoş olma durumları gözlemleniyor. hele otobüsten indikten sonraki vaziyette herkes sallanıyor leyla misali yalpalanıyor.. neyseki takriben 15 dakika sonra herkes evinde, bense aldığımı emanete zarar getirmeden geri gelmenin küçük mutluluğunu paylaşıyorum içimde:)
artık bitik bi şekilde başımı yastığa koyup uyumadan hemen önce, ne kadar güzel bir gün geçirdiğimi, ne kadar eğlendiğimi, güldüğümü ve çok iyi vakit geçirdiğimi anımsıyorum. tamam ben süperim bunların birazını tek başıma da yapabilirim fakat tek başına bunların hepsi olmaz(bak sen şu tipe) o yüzden bu güzel günü benimle paylaşanları da hatırlayıp yüzümde kocaman bi gülümsemeyle uykuya dalıyorum… iyi ki varlar, hep olsunlar…
teşekkürler:)
az kalsın unutuyordum bak, olacak iş mi? şimdi size benden bir soru, ilk bilene istediği yerde bir yemek benden!:)
sultanhamet camiini kim yaptırmıştır? evet yanıtlar? :P
izmir ve sonrası
aslında bir de öncesi var ama orayı karıştırmayalım:)
ankara’dan izmir’e doğru havalandıktan sonra artık sadece bulutlar vardı. o kadar güzel manzaralar vardı ki fotoğraf çekmemek elde değildi, ancak kafamda acaba uçakta fotoğraf çekebiliyor muyduk sorusu takıldı, aslında cevabı biliyordum “evet” ama nedense yine de açmadan önce sormalıyım diye şartlandırdım kendimi ancak sayın hosteslere ulaşamayınca zaten fotoğraflayasım kaçtı, gözüme takılan ve bana muhtemelen bir sürü ödül kazandıracak kaf dağı pozu çoktan uçup gitmişti çünkü.
izmir’e yaklaştığımızda hostes anlamadığım dilde bir şeyler söyledi, tamam süper olmasa da ingilizce biliyoruz nihayetinde ama bu ingilizceye benzemiyordu.. sonra baktım aradan bir iki harf yakalayabiliyorum anladım ki kendisi türkçeyi ege şivesiyle konuşuyormuş.. tamam burada azami seviyede mübalağa var ama gerçekten ilk duyan insan için ege şivesi yalnızca gülümsemeye yol açar..
adnan menderes havalimanına indiğimde elinde sn selçuk korkmaz kartonuyla gözlerim göksel’i aradı ama yoktu etrafta yine geç kaldı diyecektim ki bu ilk görüşmemiz olduğu için demedim, ufak bi karışıklık olmuş kendisi dağ bayır yürümek zorunda kalmış o yüzden biraz bekledim, adnan menderes esenboğa’dan iyi olmasın şehrin 35km kadar dışında da!
aslında uçakta gelirken acaba aramızdaki iletişim nasıl olacak sorularını geçiriyordum aklımdan yaklaşık 8 yıldır bi şekilde internetten görüştüysekte sonuçta yüz yüze hiç görüşmemiştik, eğer elektrik alamazsak o günün her ikimiz içinde zindan gibi geçeceğinin farkındaydım, neyseki olmadı süper bi gündü:)
şimdi bi şey dicem kızacak insanlar, bi söz varya izmir türkiye’nin paris’idir diye. inanmayın yok öyle bir şey. bakın insanlık size sesleniyorum neyse vazgeçtim seslenmiyorum.. izmir bana ilk dakikadan itibaren dağınıklığı ve katliam imar plansızlığıyla karadenizi anımsattı, o abidik biri büyük biri küçük binalar, sıvasız, boyasız evler.. kesinlikle tıpkısının aynısı..
yine de yeni yerler görmek oldukça keyifliydi, izmir görmedik demeyiz.. benim de şansıma bahardan kalma güneşli bir gündü.. bu arkadaş beni tavlada yeneceğini iddaa etti bi ara, kordonda hemencecik bi kafe bulup kendisini deplasmanda olmama rağmen 5-3lük net bi skorla geçmesini bildim.. yetmedi ege üniversitesine gittiğimizde bu sefer skor 5-0 oldu. ama hala ısrarı yok mu sen misafirsin diye.. lütfen geçelim bunları:)
şehir merkezinin diğer şehirlerden bi farkı olduğunu söyleyemem işte konak meydanıydı, saat kulesiydi, kordonuydu.. ancak kordonu anlayamadım yahu denizin kenarında hayvan gibi yer ama bomboş, yani kastım hiç bişe yok üstünde ne bileyim garip geldi.. hah unutmadan, gitme amacımızın bununla alakası olmamasına rağmen bi şeyler takılmadı gözüme, yani ne diyolardı? abii izmir’in kızları çok güzel, felan gerçi güzellik nedir pek anlamasam da aramızda benim gelişimi duyup kaçmışlar esprisiyle olayı geçiştirdik, üzerine gitsem çok vahim olacaktı eminim..
bu arada bizim ankaralı hacettepelilerin çektiği 230 ikarus sıkıntısının benzeri izmir’de de geçerli, ege üniversitesi için. onlarında en efsanesinden ikarus 525leri var, kendisini test etme imkanı buldum gerçekten fevkalade. unutmayın her zaman bir kişi için daha yer vardır. yalnız hacettepe ücretli, bu 525ise tüm öğrencilere bedava, ege üniversitesinde okumasanız bile..
gün boyu gökselle aramızda fatih terimin efsane basın toplantısı somethings happens esprisi dolandı durdu nerden geldiyse aklımıza. artık gezmekten geberir seviyeye gelince ne yapalım derken sinemaya gidelim dedik, filmi de seçtik; recep ivedik 3.. valla çok fazla filme benzemese de komik bi şey olmuş. evet şey. orasına girecek değilim ama şahan’ın fatih terim uyarlamasını görünce gülmekten kramp girdi ağzıma ne tesadüftür:) bir de ömrümüzü verdiğimiz oyundan “bug” karşımıza çıkınca bi hoş olduk.
gezerken anladık ki -aslında izmir de antalya gibi şehir merkezinin herhangi bir esprisi yok kıyılar güzel olsa gerek, bu konuda ülkedeki tek şehir istanbul izmir’i de gezdikten sonra buna iyice emin oldum- izmir bi günde bitebilecek bi şehir. o yüzden gece istanbul’a gitmeye karar verdim.. ancak bütçemiz kısıtlıydı o yüzden bileti minimum fiyata getirmem lazımdı.. bi de gökselin dombak arkadaşına da gıcık oldum bebe ne çok konuşuyo ya yok istanbul 50 liraymış.. ee ben 22 liraya gittim nasıl oldu bu? hem de bildiğin 3 koltuğa boylu boyuna uzanıp uyuyarak..:) orası da benim pazarlık taktiğim olarak kalsın bana..
istanbul kötü geldi ama vücut iflas etti sanıyorum orda.. ama oraya ne zaman gitsem kendimi iyi hissettiğim gerçeğini değiştiremeyecek bu.. sonuçta gezdik dolaştık ve yine kürkçü dükkanına döndük be abi.. yarın da okullar açılıyor, umarım kötü olmaz…
ne diyebilirim ki başka? sometimes somethings happens. what can i dooo.. :)
sevgililer gününde istanbul
‘da olmayınız efenim. evet ben oradaydım, o yüzden söylüyorum bunu boş konuşmuyoruz burda. muhtemelen sevgililer günüyle ilgili düşüncelerimi yazdığım bi yazı vardır o yüzden gene isyanımı dile getirmeyecem bu konuda. yahu bu arada sevgili neye deniyordu? ama arkadaşım sevgililer günü diye teklerin günahı ne be yav? gerçi biz de yalnız değildik, aslanlar gibi mustafa kankamız vardı:) tamam her yerlerde çiftler birbirleriyle sevgililer günü oynayabilir dediğimiz yok ama insan her şeyin sevgililer için hazırlandığı görünce ulan neymiş ya diyesi geliyor. o değil de harbi söyleyecek yok mu bana neydi şu sevgili? hayır aslında gayet sönüktü ankara’yla karşılaştırdığımda ankara’da bir ay öncesinden başlıyor ya hazırlıklar ne bileyim istanbul daha sakin gibi geldi.. ne desem ki genç feministler istiklal’de gösteri yapmasaydı belki o günün o malum gün olduğunu hatırlamayabile bilirdim.. tabii bir de bana sevgililer günü programı kakalamaya çalışan kızımız var neyse ki gülerek karşılık verince o da anladı durumu:) ama temiz tarafı da yok değil herkes el ele kol kola omuz omuza yürürken sokaktaki çiçekçiler için adres direk belli oluyor bizi hiç muhattap almıyorlar ohh ne rahat! ama olayı abartınca da insan üzülüyo haa “laaan niye bana sormuonuz olm adam diil miyim la ben” diyesi geliyo:)
her şeye rağmen keyifliydi istanbul hava da! özellikle iyidi taa ki.. birde şu sırtımızdaki çanta olmayaydı daha bi güzel olacaktı mahvetti bizi.
burdan genç sevgililere bir mesajım olacak; bakınız baylar bayanlar merdivenden kayanlar; illa süpriz bi şeyler yapmak için sevgililer gününü beklemenize gerek yok olm mal mısınız ne boksunuz, seviyorsanız her gün bayramdır size gözünüzü seveyim bırakın bu sevgililer günü ayaklarını lan “gomplo bubaa bunlar”
ama şunu da iyice anladım ki arkadaş ben seviyorum ya istanbul’u.. resmen dün mal ve mutlu şekilde dolandım durdum.. kendimi huzurlu ve mesut en önemlisi de aldırışsız özgür hissediyorum. olanca gubidiklikleri yapabilirim hiç kimse de hiçbir şey de umrumda olmuyor.. ne zaman sonrasında ankara’ya gelsem işte bu büyü kayboluyor.. neden bi de ankara’yı sevsek güzel olacakta, umarım o günlerde gelir..
bu arada yarın da izmir’e gidiyorum, dün o kadar yorulmuştum ki ankara’ya gelip uyumam gerekiyordu. ohh çok burjuvayım ben de.. yarın izmir’e gidicem aslında dönüş biletim cuma akşamına ama bilemiyorum umarım severim izmir’i.. severim ya memlekette deniz olacak ve ben sevmeyecem, hmm biraz zor gibi durdu. gerçi burada test edilmişi var.. bknz: antalya. neyse sonraki istanbul ziyaretim aslında 9 mart günü olacaktı ama düşündüm taşınmaya gerek kalmadan dedim ki olm izmir’de bana 4 gün fazla en iyisi mi 3 gün kalayım ya da 2 gün bile yeter.. istanbul kıskanmasın:) sonra perşembe geceden bineyim en öz izmir seyahatinden cuma sabah “sevgilime” kavuşayım.. evet evet iyidir istanbul, bence de öyle yapalım, değil mi canım? evet kesinlikle öyle yapmalısın..
aa bakın ne dicem size; alın bu da benim istanbul’daki sevgililer günü hatıramdır, selam olsun!
aslında beraber çekilecektik ama inanır mısın çekecek birisini bulamadık! o nedenle kendisi beni çekti ben de o da varmış gibi yaptım! gördün mü talihsizliği böyle acıklı bi sahne çıkıverdi ortaya:) ama seneye söz beraber çekilecez… söz dimi? söz söz.
yüz birin biri
evet vardı ya bi aralar böyle bi şeyler, ölmeden önce yapılması gereken yüz bir şey diye. çok popülerdi. hatta abarttılar iyice, ölmeden önce görülmesi gereken yüz yer, yenilmesi gereken yüz tat.. diye uzadı da durdu liste. ben de nacizane bak şunları yaparsam iyi olur diye bi liste yapmaya kalkışmıştım ancak öyle yarım kalmıştı, zaten öyle bi listenin yapılamayacağını dün keşfettim bugün de uygulamaya koydum. bence insanın ölmeden önce “mutlaka” yapılması gereken şeyler diye bir liste yapması olanaksız, ancak yaşadıkça bu listeyi yapabilirsiniz, günün birinde ya ne kadar eğlendim herkes eğlense keşke bu kadar diyebiliyorsanız ölmeden önce o hazzı yaşadığınız için şanslısınız, daha sonra insanlara bu konuda -o da belki- yol gösterebilirsiniz. nacizane ilk tavsiyem ve görünüşe göre ilki şudur;
birilerini sevindirin, mutlu edin. evet kim olduğu önemli değil; arkadaş, sevgili, aile, akraba, yabancı bilemiyorum adını siz koyun. hatırlayın ve ona değer verdiğinizi hissettirin. doğum günüyse küçük bir hediye yahut herhangi bir zamanda nedensiz bir süpriz yapın.. karşınızdakinin gözlerinin parladığını, sevinçten ağlayacak noktaya geldiğini görün. bi insanı mutlu etmenin inanılmaz mutluluğu kaplasın içinizi karşınızdakiyle beraber. iyi bi şey yaptığınızı anlayıp onunla sevinin siz de. mutlu ettiğiniz kadar mutlu olun. çünkü o duygu dünyada eşine az rastlanılabilecek bi duygu..olay o kadar naif, temiz ve saf ki.. herşey doğal orada yapmacıklığa yer yok.. gülümsemeler ve sıcaklık var.. belki bi süreliğine şaşkınlık ve sonrasında mutlu olmak var. aksilikler bile olayın tadını kaçıran cinsten değil de daha da neşelendiren cinsten. öyle önceden planlama yapmanıza da gerek yok, birden içinizden gelsin öyle hemencecik yapı verin işte. ben bunu gördüm çünkü. gördüm, yaşadım ve anladım ki bi insanı mutlu edebilmek gerçekten insana yapabilecek en güzel şeydir.
hadi durmayın, gidin birilerini mutlu edin ve onun mutluluğunu gözlerinden okuyun, konuşmaya gerek yok gözler her şeyi anlatır zaten. başka da bir şey söylememe gerek yok siz anlayacaksınız bunu yaşadığınızda.
bi' kaç şey
iyi oldu iyi evet.. bundan sonra çöpleri biriktireyim her zaman ki gibi, çünkü koku artık mutfağa girince rahatsız edici dereceye gelince dışarı çıkmaya bi bahanen oluyor dur şunları çöpe atayım diye.. ben denedim işe yaradı dışarı çıktım temiz olmayan fakat güzelce yağan yağmur altında dolaştım biraz, geçti sonra.
bi arkadaşım sen mutlu olamazsın dedi geçen gün. niyeymiş o dediğimde mutsuzluklardan beslenen bir vampir olduğumdan dem vurdu. heeh dedim bak sen şu işe. mutluymuşum fakat çok kafaya takıyor muşum, en ufak bi mutsuzluk herşeyi yerle bir edebiliyormuş. bu arkadaş teyzesine çekmiş olacak, sevgili teyzesi de sadece fotoğraflarıma bakarak içimde bi hüznün gizli olduğunu söyleyip maskemi düşürmüştü, kendimi çıplak hissetmiştim. yok öyle bi’ şey. hayat çok güzel, şakalar böyle komiklikler eğleniyoruz işte nolsun daha?
yahu benim anlamadığım ne biliyo musun? bilmiyosun tabi hemen söyleyeyim. ne zaman elim dolu apartmanın kapısına gelsem lanet olası anahtarları bulamıyorum, bütün ceplerime bakıyorum, yok bulamıyorum. sonra ulan gene mi kaybettim anahtarı derken baktığım son cepten çıkıyor, ulan dalga mı geçiyorsun be, bi kez de yüzümüzü güldürüp ilk baktığımız cepte çıksan ölür müsün be anahtar? çok şey mi istiyorum allahım bari bu dileğimi kabul et yav. bu arada merak uyandırmak istedim başardım mı? son bir aydır aynı şeyleri giydiğim için eşofman üstü eşofman üstü yelek 2 şer eşofman 4 tane de yeleğin toplam 8 cepli bir devim ben. bir de komiğim, evet.
hem anlamadığım hem de güldüğüm bi şey keşfettim bugün. bu ankara’daki “megan” sahipleri ne kadar yaratıcı olabiliyor biliyor musun? bugün gördüğüm akıllara zarar müşterileri tükana çekmek için asılan şeylerden biri şuydu; “sıcak sahlep” hanım koş sıcak sahlepi icat etmişler hemen içelim. bu nedir la? şaka mısın sahlepin sıcak olması ne kadar ilginç değil mi sizce de? halbuki biz onu yazları havuz başında şöyle buzlu muzlu kremalı ferah bi içecek olarak bildik ve içtik yıllarca.. bu yazıyı ilk okuyanı sıcak sahlep içmeye davet ediyorum, bana başvurabilirsiniz.
lanet olsun ankaraya tamam mı özellikle de bahçelievlere. ağzına sıctımın yerinde gidip yemek yenilecek eli yüzü düzgün kaç tane yer vardı ki? olanlarda bir bir kapanıyor şaka gibi.. ortam dedikleri ankaranın modern yüzü dedikleri caddede her 5 metreye bir çiğ köfteci yerleşmişken caanım mekanlar kapanıyor bir bir.. burdan çiğ köfteye laf ettiğim anlaşılmasın ama topu topu 300-400 metre olan bi cadde de 7-8 çiğ köfteci varsa bu işte bi yanlışlık vardır kardeşim. son olarakta hemen cafe crownın yanına eski kumrucumuzun yerine açılan ve leziz ev yemekleri yapan güzelim ablamızın şirin, naif ve sıcacık yeri kapanmış.. aferin size ankaralılar.
bir de bugün inkılap tarihi sınavının gözetmeni olan kadın resmen benden küçüktü lan! biz hala dirsek çürütelim olm nası olacak anlamadım ben bu iş.. zaten okulda, içindekiler de nefret ettirdi her şeyden.. du bakalım az kaldı zaten.
unutkanlık
harbi ya bi garibim bu aralar ha ben bile anlayamıyorum. unutkanlık mı acaba bu, bilemiyorum. sanırım unutkanlık ile dangalaklık arasındaki ince çizginin üzerindeyim. ama zannediyorum ki yakın olduğum taraf dangalaklık. şöyle izah edeyim, unutuyorum ya.. cidden ama şaka gibi. geçen gün market alışverişine gittim, ama gitmeden önce evde yatıyorum hiç gidesim yok, oğlum kalk git bak alman gereken bir sürü şey var gitmezsen yarına kalacak olmaz felan diyorum. neyse gittim migrosa girdim 15 dakika dolandım markette, ulan ne alacaktım ben? ne bileyim bana mı soruyorsun modundayım resmen çok komikti ya, dolaşıyorum her reyona bakıyorum, yok abicim aklıma gelmiyor hiçbir şey olacak iş değil 30 dakika dolaşıp çıkarken markete ayıp olmasın diye su alıp eve geliyorum, ilginç.
bak yine bugün mesela, ilginç bir şekilde ne yapacağıma dair bi şeyler duydum. dedim ki gezicem ben! haah ne gezmesi lan gerizekalı! aslında gezmekten kasıt gidip bi şeyler bakmak herhalde ne bileyim. yani 3-4 saat öncesinden kendime ankamall’e gidecek şekilde hazırlamışım. gidecem çılgınlar gibi para harcayıp alışveriş yapacam felan. evet evden çıkıp gidiyorum, ancak ankamalle girince kalıyorum öylece ortada. cumartesi akşamı bir de herkeste bi koşuşturmaca, kimisi alışveriş yapıyor kimisi sinemaya yetişmeye çalışıyor felan.. market alışverişinden çıkan mı dersin yemek yiyen mi? ama ya ben? ben neden gitmiştim ki ankamalle? soruyorum kendime ulan ben neden geldim buraya? harbi soruyorum niye gelmiştim ki buraya? yok cevabı yok bende. diyorum ya dangalaklaşıyorum diye, haksız mıyım allasen? girişimi takriben 10 dakika içinde ayrılıp metroya yöneliyorken ee bari cepaya da gideyim belki orada bulurum ne aradığımı ya da bir şey arayıp aramadığımı öğrenmiş olurum.
evet bir dolmuşa atlayıp cepaya atıveriyorum kendimi belki neden dışarı çıktığımın cevabını bulurum diye, ama yok gerçekten ben neden dışarı çıkmıştım bugün? kötü ya, gidiyorum ama ya neden gittiğimi unuttum yahut neden dışarı çıktığımı bilmiyordum bile, belki de sadece çıkmak istemişimdir ondandır bu durum böyle. sonra baktım ki eve gelmişim ve işte burdayım…
hayal kırıklığı
harbi yüzde yüz bir hayal kırıklığı oldu benim için. bilseydim böyle olacağını hiç yapar mıydım o kadar şey. yürür müydüm o soğuk havada hasta hasta o kadar yol? yürümezdim arkadaşım, yürümezdim.
halbuki yoldayken ne kadar da mutluydum, artık tüm sıkıntılar geride kalacaktı.. buruşturup bir kenara atacaktım onu onca sene sonrasında, evet olağanca acıyı çektirecektim ona ama olmadı. allahtan yenisine sahip olmadan eskisine yol vermedikte midyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma durumunu yaşamadık..
şey ya vakıfbanktan yeni kredi kartım geldi bugün, gelmedi aslında ben ona gittim. artık bonustan kurtulacağımı düşünüyordum, hem de taraftar karttı ben harcadıkça takımım da kazanacaktı.. eve geldim açtım hemen ohh be ne güzel diye geçirdim içinden.. herşey hallolmuş sayılırdı artık.. dur ya limiti ne kadarmış diye kağıtları karıştırmaya başladım.. herhalde bin liradır diyodum.. yanılmışım üç yüz liraymış… yaklaşık bir sene önce beş yüz lira limiti yetmiyor diye kapattırdığım advantage kart yerine gelen kartım üç yüz lira limitliydi evet. kendi kalesine gol atan kaleci gibi hissettim kendimi varya, neşeliydi. o değil de herhalde bana bisiklet almak haram abi, olmuyor.
neyse bonusa o kadar laf ettikte görülüyor ki beş yüz liralık limitiyle bonus benim sadık kara yarimdir be canlar…
yeni yıl
evet ya farkında değil misin yoksa yeni yıl geldi be. hepiniz übersonik bi’ şekilde eğlendiniz mi bakayım? eğlenemediyseniz yazıklar olsun lan size tüüh tüm emeklerime yazık, kimlere güvenmişim.. daha yılbaşında eğlenmeyi bile beceremiyorsunuz… acınasılar, ahah olur mu ya nasıl ama yılbaşı oldu ve eğlenmedin mi böyle öküz gibi içki içmedin, saçmalamadın, sevişmedin olacak iş mi şimdi bu haa?
evet böyle bir geyik vardır ya hani, abiii yaaa yılbaşı geldi bi içemedik halaa yaaaa hiç sevişemedikte olacak iş mi bu şimdi? off yılbaşında illa eğlenilmeli, böyle pahalı yerlere gidilmeli, öküz gibi içki içilmeli felan.. don rengi kırmızı olacak yoksa sokağa bile çıkamazsın.. dışarı bi şeyler almaya çıktıydım yedinci caddede polis çevirmesi vardı ağabey kırmızı donu olmayanları tutukluyordu polis, kadınlar için tanga zorunlu tutulmuş.. inan gözlerimin önünde kelepçelediler kadını sırf donu kırmızı değil diye.. bak sen şu garipliğe yav. allahtan ben erkenden farkettim de çevirme olduğunu ara sokaklara daldım, yoksa napardım 10 yıllık beyaz paçalı donumla.. ne olacaktı ya müebbet yerdim herhalde..
evet yılbaşında eğlenmek gerekir, kesinlikle dışarı çıkılmalı felan.. ulan yemişim seni ya.. sen yılın 364 günü götünün üstüne otur sonra 1 gün ulan bugün köpek gibi eğlenmem lazım laaaa tarzı saçma işlere kalk, gerzeksiniz lan. abidin abiyi gördüm “yedinin” sonunda baktım dökmüş yola kırmızı donları, dedim ağabey kaça gidiyor nedir durum. çok iyi dedi, az daha bana da kasıyodu bi tane de zor kaçtım elinden..
şimdi efenim, yılbaşı garip bi müessese, girsen bi türlü girmesen bi türlü biliyon mu. bana sorsalar ben girmemeyi tercih ederdim ama tüm türkiye girince ben de girmiş sayıldım engelleyemedim. ama bana kimse şunu anlatmasın abi.. aman yılbaşı gelmiş böyle inanılmaz eğlenmeliyiz, bizden fazla kimse eğlenmemeli felan. nedir lan bu? (zauhzauh bunu söyleyen adam ömrü hayatı boyunca hiçbir yılbaşı gecesi eğlenmeye bir yerlere gitmediği için söylüyor değil) ulan bunu içimden söylemem gerekirdi, neyse kaçtı bir kere. yahu anlatamıyorum işte.. bu bu bi de sevgililer günü varya bu ikisini çok seviyorum, neyse onu zamanı gelince yazarız var daha ona.
gayette evdeydim ben mesela, neden mi? nedeni çok basit kimse bi yere çağırmadı.. zahuzahu yok lan şaka, yani şaka değil çağırmadılar evet ama buna takılmıyorum, istesem eminim ki aralarına sıvışacak birilerini bulurdum dert o değil. benim üzüntüm bu yıl sonu mu başı mı olduğu hala tartışıla gelen konunun gereksiz yere abartılması.. misal diyorum birbirini seven iki insan için bu gününün diğer günlerden bi farkı olmamalı ki, nedir yani yılbaşı kesin eğlenmeliyiz, evde oturursam oturur ağlarım muhabbetleri felan. hatta bu herkes ve her şey için geçerlidir ki yani. neyse ya baymamayım şimdi umarım herkes iyi vakit geçirmiştir. ben de evdeydim işte sakin yalnız bi yılbaşı oldu.. ulan ne zaman yalnız olmadın ki zaten it, duygu sömürüsüne başlama hemen.. huaahuds hatırladım da bi ara, evde program yapmıştıkta 00.00 olmadan saat ben sızıp uyumuştum, ayıp olmuştu ya. geçen sene de fena değildi hakkını yemeyelim. ama dediğim gibi bu sene sakindi, sessizdi.. üzüldüm birazda televizyonda izlenecek pek güzel şeyler yoktu.. anneme de teşekkürler hala nefes aldığımın farkında saolsun arayıp kutladı yeni yılımı.. kendisi 2 yıl önceki doğum günümü unutuşundan bu yana çok dikkatli bu konularda.. hehe. bir de nefes aldığımı unutmayan başka bir arkadaşım hatırladı yeni yılımızı, saolsun eksik olmasın. gerçi bunlar kafaya takılacak meseleler değil. sonuçta hayat bu ve hayatta bunlar var.
neyse sakin bi yılbaşı diyordum, odanın ışığı kapalı, masa lambam ve abajurum yanıyordu, eski yılbaşlarını hatırladım neler yaptığımızı.. hehe kahkalarımı tutamadım resmen, küçükken ne piçtik abi diye kıkırdadım, eski günleri yad ettim, özledim, üzüldüm.. neydi o efsaneler, tellere tırmanırken kafalara basmalar, çatapat atacaz diye itfaiyenin gelmesini gerektirecek yangın çıkarmalar.. malum şahsa yılın son dayağı ile yılın ilk dayağını atmak için yarışlar.. olm kaç benim yanıma gel ilk ben döveyim diye arka çıkmalar.. beze operasyonları… torpiller.. abi ne günlerdi ya.. ne kadar mutluyduk.. ah be. nasıl da büyüdük, bildiğin ben 23 yaşındayım artık. hatta 11 ay sonra 24 olacağım, o güzel günler bir daha hiç gelmeyecek. aha da ağlıyorum lan.. dur olm kendine gel. ama abi güzel günlerdi ya..
işte bunları düşünerek daldım uykuya.. uyandığımda ankara’daydım.. yüzümü yıkarken saçımdaki beyazları farkettim.. bizden geçmiş be diye düşündüm.. evet evet. yılbaşlarında o eğlendiğim efsane kadroyu buradan kucak dolusu selamlıyorum…
afşın, kaan, mustafa, emre, doruk, özgün, can, apo, can, furkan, gökhan, kutluhan, lokman, muhammet, ahmet ceyhun… ve dahası. harbi lan kraldık ve bizden ne iyisi ne de mutlusu vardı olm…
eyvah yılbaşı geliyor n'pıcaz?
dur yahu önce bi soluklan geç otur şöyle müziğin ritmine bırak kendini sonra düşünürüm ben bi şeyler. evet ben düşüneyim siz yapın olmaz mı? siz eğlenince ben de eğlenmiş sayılıyorum zaten. hem benim hayalimdeki meslek bu değil miydi ki zaten? başkalarının yerine hayal kurucam onlar uygulayacak sonra ben zengin olacam birini tutucam bana hayal kurması için. neyse şimdi boşver bunu.
sinemaya gidin bi kere. bakın size üç tane bana göre şükela olan film öneriyorum. birincisi abimm ikincisi başka dilde aşk sonuncusu da avatar. şimdi bu filmleri kategorize edip şununla gidin demeyeceğim, zaten onu da bilmiyorsanız nefesinizi tutup intihar etmeyi önerebilirim size, burası doğru adres değil. keh keh. o diilde böyle milyonlara sesleniyormuş hissi kaplayınca içimi hoş bi şey kaplıyor içimi. hadi selçuk gevezelik etme milyonlarca şirin çift bi şeyler söylemeni bekliyor. bi dakika doktor bey geliyorum..
evet sinemaya gidin nedir yani? yalnız sinemaya gitmeyi salık veriyorum size ama ben bu üç filmi de izlemedim henüz. muhtemelen bunlardan “üçün birini” izlerim, hehe. ama hissediyorum bunlar güzel filmler izlerseniz pişman olmazsınız. izlememe rağmen fragmanlarını izlediğim kadarıyla bi iki şey söylemek istiyorum sayın hakim. aslında avatar’ın fragmanını da izlemiş değilim ama sen çaktırma, olmaz mı?
abimm ile başlayacak olursak, burada levent üzümcü’ye bi parantez açmak gerekiyor sanıyorum. fragmandan da anlaşılabileceği üzere filmi sürükleyen kendisi. gerçekten kaliteli bir iş yapmış. ama hikayeye bakınca muhtemelen “abii bu ne ya rainman’ı çalmışlar” diyen dangalaklar çıkacaktır muhtemelen, hep çıkar bilirim. siz bu odun “sinema guru”larına aldırış etmeyin gidin bence keyifli bir film. oynadığı rolün benzerini babam ve oğlum’da yetkin dikinciler de canlandırmıştı, şahsen inanılmaz etkilenmiş göz yaşlarımı havluyla sildiğim o filmde hayran kaldığım rollerin başındaydı kendisi. muhtemelen arada sırada ağlatacak yine aynı şekilde gözlerinizden yaşlar süzülürken gülümsemenize yol açacaktır. mustafa üstündağ kendini muro karakterinin etkisinden atamamış gibi duruyor fragmanda, ulan neymişim ben de kardeş fragmandan nasıl da tahlili yaptık be.. evet ama her şeye rağmen gidilesi bir film diyorum da bir noktaya parmak basıp bitirmek istiyorum.. ulan ayıp günah o arabayı siz nasıl uçurumdan atarsınız lan, hadi allahtan korkmadınız da klasik araba severleri de mi düşünmediniz olm? çok kızdım size haberiniz olsun bak.
geldik mi başka dilde aşk’a. ya bu film ile ilgili söylenecek o kadar çok şey var ki aslında ama söylemek istemiyorum.. diyeceğim şudur ki inanılmaz bir işe imza atılmış. emeği geçenlerin ellerinden öpüyorum ne diyebilirim ki.. o kadar naif bir film olmuş ki korkuyorum bi şeyler yazmaya.. çok dokunaklı, çok içimizden olmuş yaa.. müzikleri saymıyorum bile enfes. çok saf, temiz.. ne diyeyim daha, etkileyici ve güzel.. bizden dedim ya sıcacık işte.. bir yandan göz yaşlarınıza hakim olamazken diğer yandan tebessüm edebilirsiniz. izlerken hemen yanınızda elini sımsıkı tuttuğunuz biri de olursa, ona dönüp onu ne kadar çok sevdiğinizi “başka dilde” gösterebilirsiniz.. aşk filmi olmasına rağmen olayı yalnızca aşk boyutundan almaması hayatın içindeki “engel”leri de bize sunması filmi bu kadar yüceltmeme sebep oluyor evet ya çok güzel hem de çok. üç film arasında görmeyi en çok arzu ettiğim film bu, inşallah gidebilirim, size diyeceğim kesinlikle kaçırmamamız olacaktır.
avatar mı dedik? yahu böyle mavi mavi insanlar var biliyo musun bu filmde? alla alla mavi mavi insan mı olur demeyin hemen, orası dünya değil ki olm pandora.. evet pandora gezegenine dünyamız insanlarının saldırmasını konu olan fantastik bilim kurgu tadında bir film diyebilirim kendisine. kaptan köşkünde james cameron oturduğu için zaten dur bakalım dedirten bir film, boru değil üstad el atmışsa vardır bir bildiği. nicedir yapmak istemesi ayrıca sinema tarihinin gelmiş gelmiş en pahalı filmi olması da herhalde vardır bunda bi iş düşüncesini doğurmuyor değil, değil mi? filmi “hee gittim mavi mavi adamlar var la bi bok anlamadım” ekseninde değerlendirmeyip gerçekten izlerseniz, eminim tanıdık bir senaryo canlanacaktır kafanızda..
hee la unutuyodum az daha bak. gerçi bu henüz ülkemizde vizyona girmedi ama eli kulağındadır.. sherlock holmes’dan söz ediyorum. kendisi bir romandır esasında conan doyle tarafından yazılmış bir dedektif-polisiye romandır hatta. yönetmeninin guy ritchie olduğunu söylersem sanırım komik bir filmle karşılaşacağımızı anlarsınız. komik dedikte o kadar değil, anladın sen onu. başrollerde de robert downey jr ile jude law olunca seyretmek zaruri oluyor diyorum. merakla bekliyorum, galası geçenlerde ingiltere’de yapıldı. buna da bi göz atmakta fayda var.
yarın felan da yılbaşı gecesi için önerilerimi sunacağım sevgili okurlarım, görüşmek üzere. hepinizi gıdınızdan öptüm. keh ve peh.
nereye bakıyor bu kızlar?
harbiden şu hayat kargaşasının içinde nasıl da güzel çıkmış fotoğraf değil mi? sahi nereye bakıyor bu kızlar? doğru tahmin edene bol sıfırlı bir çek veya bir adet araba vaad ediyorum, ne de olsa 2 gün sonra milli piyango bana çıkacak efenim içinizi rahat tutun siz.

bu arada fotoğrafın bana ait olduğunu belirtirim, herhangi bir yerden alıntılanmış değil. evet hadi bilin bakalım nedir bu kızların derdi?
