the hobbit: an unexpected journey
ne zamandır bir film hakkında yazmıyormuşum. buyrun hobbit karşınızda.
film teknik açılardan kusursuz gibi. gerçi orasını eleştirmek bana düşmez, ilk başlarda orta dünya’ya 3d’yi yakıştıramayacağımı düşünmüştüm ama oldukça iyi olmuş. oyunculuklarda hiç eksiklik hissetmedim. zaten yeni zellanda tek başına başrol oyuncusu olsa bile tatmin etmeye yeter. senaryonun da iyi olduğunu düşünüyorum. üç kitaba bölmek kitabı neredeyse aynen aktarmak olarak geri dönmüş ki en çok tatmin olduğum bu nokta oldu. zira yüzüklerin efendisi’nde en büyük eleştirilerim kitaba sadık kalınmamasıydı. peter jackson belki onu zorunluluktan yapmıştı ama rüştünü ıspat ettikten sonra yapımcılığı da üstlenerek bu sefer hatasını düzeltti. unutmayalım ki peter jackson başlı başına büyük bir tolkien hayranı, dolayısıyla ona güvenim tam(dı). şu filmi del toro’nun çektiğini hayal bile edemiyorum.
müzikler harikaydı zaten ona diyecek sözüm yok, howard shore zaten bu işin piri olduğunu çoktan kanıtlamıştı. atmosferi çok güzel yansıtıyor. theme müziğini de çok beğendim.
film kesinlikle tatmin edecektir. zaten bir tolkienseverin filmi beğenmeyeceğini düşünmüyorum. orta dünya’ya tekrar geri dönmek bile başlı başına bir armağan, eski dostlarımı görmüş gibi sevindim. aslında durağan gibi gözüküyor ama ben katılmıyorum, aksine tempo hiç düşmüyor, bir olaydan diğerine, geçişler hızlı ve hissettirmiyor, o yorgunluk hissi durgunluktan değil aslında. biraz daha istiyor insan.
buradan itibaren spoiler şeysi koyayım da rahatça içimi dökeyim. filme/kitaba dair naciazane tespitler yapayım.
midnight in paris
bazı filmler vardır, izlemezsin. bazılarını izlersin. bazılarını iki kez izlersin. bazısını izlersin, arkadaşlarınla tartışırsın. bazılarını da izlemen yetmez, arkadaşlarına anlatırsın, o da yetmez, bir iki kelam bir şey söylemek gerekir. dönüp baktığın zaman hatırlayabilmek için belki, belki de diğerlerinden farklı olduğu için. “midnight in paris” de saydığım özelliklerden birisini taşıyor. sadece izlemek yetmez, ortaya bir şeyler koymak gerekir. bu arada bu yazı şüphesiz ki spoiler içerir.
bir cümle kurmak istiyorum bu filmi kabaca anlatması için. “izlerken mutlu olduğunuz film”? şüphesiz ki doğru. ya da şey diyelim “bir kez daha izlemek isteyeceğiz bir film” bu da olur evet. neyse daha fazla denemeyelim, bu filmin bana hissettirdiklerini izah edecek kelimeleri seçmek oldukça zor. böyle anlamsız gülümsemelere yol açıyor bu film, inanın.
hali hazırda paris’te çekilen bir filmin kötü olma olasılığı çok az iken, senarist ve yönetmeninin woody allen olduğunu söylesem bu ihtimali ortadan kaldırmış olmaz mıyım? büyük üstadın bu son eseri, tek anlamıyla kusursuz, hiçbir sahnesi rahatsız etmiyor, aksine büyüleyici bir şekilde hayranlıkla allen’ın hayal gücünün ne kadar farklı olduğunun sırlarını veriyor. sonlara yaklaşırken film, hiç bitmesin istiyorsunuz. evet hiç bitmesin.
film temel olarak amerikalı yazar gil’in üzerine kurulu. evlenmek üzere olduğu, ruh ikizi olmayan nişanlısıyla paris’te geçirdiği zamanı izliyoruz, ve tabii ki kadının şaşalı ve itici ailesinin. diğer yandan gil benim gibi yağmurda yürümeyi seven birisi, kim sevmez ki yağmurda yürümeyi? sıkıldığı bir akşam yürüyüşü sonrası gil kendisini paris’in hiçte beklemediği bir yerinde buluyor. sonraki akşamlarda hep hayranlık duyduğu paris’i keşfetmeye devam ediyor. eh sıfır tüyo vererek bundan iyi anlatamazdım.
midnight in paris’i büyüleyici bulsam da birazcık da hayıflandım, üzüldüm, azcık da utandım aslında. gil’in hayatına giren sanatçıların hepsinin tanıyamamak üzdü beni. hemingway’ı, fitzgerald’ı ucundan kıyısından okumuş olsam da, hikayeye giren bütün sanatçıların, hayatlarını, eserlerini, fikirlerini bilmenin insana süper bir haz ve mutluluk vereceği kanısındaydım. aynı gil’in yaşadığı gibi, o şaşkınlık, saygı, ardından gelen hayranlık… tek kelimeyle “harika” olurdu. diğer türlü biraz daha yüzeysel kalıyor sanki, gil’in bize verdikleriyle yetinmek zorunda kalıyoruz ve bu hiç yeterli değil! bu yüzden daha fazla okumalı, daha fazla gezmeli, daha fazla dinlemeliyiz, yaşasın sanat! yaşasın paris!
paris gerçekten dünyanın en güzel şehirlerinden biri, inanın, paris’i ilk gördüğünüz zaman aklınıza gelecek ilk şeylerden biri, “iyi ki fransızlar bu şehri hitler’e teslim etmiş, böyle bir şehrin yok olması, insanlığın büyük bir kaybı olurdu” gerçi bunun için biraz tarih bilgisi de gerekiyor haliyle, ama gerçekten öyle. paris’in sembolleri filmde bolca kullanılmış, şimdi dillendirip tadını kaçırmaya gerek yok. finali benim için de güzel anı içeriyor.. final sahnesi, fransız kadının bana yüzüğü hediye ettiği köprüyle aynı sanırım, aslında tam emin değilim, çoğu köprü birbirinin aynısı zaten ama yakınlarda bi yer olmalı. ya da olmasa bile, ben öyle düşüneyim, kim problem yapar ki bunu?
sabaha kadar yazabilirim galiba bu film hakkında ama şimdilik bitiriyorum. sonuç olarak nostaljiyi sevenlerin yerlerine çakılı izleyecekleri bir film çıkmış ortaya. kaçırılmasının insana çok şey kaybettireceği kanısındayım. bırakın kaçırmayı, en az 2-3 kez izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. ilk izleyişinizde ağzınız açık kalacağı için, ikincisini daha sindirirek izleyip daha fazla tat alabilmeniz mümkün. o yüzden acele etmeden, tüketmeden, keyfini sürerek, kıymetini bilerek izleyin bu filmi. yanınızda sevdiğiniz birisi olursa da, o filmi ışıltılı gözlerle izlerken yanağına “seni çok seviyorum” öpücüğü kondurabilirsiniz pekala.
time traveler’s wife
yanağımdan hafiften sürülen gözyaşları kurudu artık kendimi daha rahat ve mutlu hissediyorum, içimde sanki bir şeyleri başarmış olmanın mutluluğu var. neredeyse bir yıl oluyor “zaman yolcusunun karısı” adlı eserle tanışalı. abimin harddiskinden film seçerken takılmıştı adı gözüme, geleceğe dönüşle büyüyen bir çocuk olarak içinde zaman yolculuğu geçen bir eserin gözüme takılmaması garip kaçardı zaten. acaba ne ki bu diyerek açıp ortalardan bi yere daldığımda karşımda da eric banayı bulunca dur hele bu neymiş diye hemen internete göz attım. iyi ki de yapmışım yoksa romandan çevirildiğini öğrenemeyip bi çırpıda izleyip büyüsünü bozabilirdim, işte böyle hatta yeterince üzgün bir dönemde audrey nifenneggerın eseriyle ki aynı dönem marc levyi de bana tanıştıran dönemdir, zor bir dönem olmalı, hehe. roman olduğunu öğrendiğim an filmi kayıt edip romanı okuduktan sonra izlemeye karar verdim.
ankaraya döner dönmez ilk işim bazı kitaplar sipariş etmek oldu gelen 10 yakın kitap arasında zaman yolcusunun karısı gözümde çok önemli bir yer tutuyordu, ancak sayfa sayısı yaklaşık 550 olduğu için önceliği marc levynin eserlerine vermiştim bu da zaman yolcusunun karısını 4-5 ay bekleteceğim anlamına geliyordu, öyle de oldu. demeden geçemeyeceğim sanırım okuduğum en uzun zamana yayılan kitap bu oldu, ciddi ciddi neredeyse 6 ay etti. sanırım şubat ayında izmire uçarken uçakta okumaya başlamıştım, dur ya? hayır hayır marc levynin bir kitabıydı o.. tamam hatırladım, tam da vizeler öncesiydi bu da mart sonu nisan başı oluyor sanırım. okumaya başlamıştım ancak haliyle vizeler sebebiyle ara verdim sonra vizeler geçti yine bir 100 sayfa kadar okumuştum, ama garip böyle kitapları okurken mutsuz olmam gerekiyor diğer türlü konsantre olamıyorum nedense.. bugünde son 150 sayfayı bitirmiş olmam çok manidar oldu! derken finaller geldi bizim kitap yine kaldı, dönem sona erdi yeteri kadar vakit ayıramadım sonra staj vs derken yine attık kendimizi buraya ve nihayetinde bugün itibariyle hem romanı okudum ardından da filmini izleyerek geçte olsa isteğime ulaştım, çokta mutlu oldum.
bu site tüm dünya internet -mhahah- kullanıcılarına açık olduğu için kitap ve filmden bahsederken mümkün olduğunca spoiler vermemeye çalışıcam ama okurken bilin ki spoiler içerebilir.. sözlükteki gibi spoiler alert koyacak değilim:) kitabın yazarın ilk ve tek eseri olduğundan bahsetmek gerek aslen ressam olan audrey kafasında kitabın son sahnesi canlandıktan sonra romanı yazmaya başladığını söylemiş ve yazmayı bitirmesi tam dört senesini almış. kitaba gelecek olursak romanı karakterlerin gözünden okuyoruz, açıkcası ilk defa böyle bir roman okudum ve biraz zorlandım diyebilirim ancak kurgusu harika, zaman yolculukları, birbirine bağlaması çok güzel olmuş.
–sonrası kitap ve filmle ilgili hayvani spoiler içermektedir, okumayı-izlemeyi düşünenler kaçınsın– aha alert de verdim:p bi daha baktım da hayvanilik bi yan yok ama yine de dikkat:p
aslında kitapla ilgili söylenebilecek çok şey yok, diyeceğim benim kadar ara vermeden bir solukta okunması daha iyi olabilir, karakterlerin durumunu çok iyi anlıyorsunuz, hele clarein.. ben birbirini seven insanları görmeyi çok seviyorum ve onların mutluluğuna onlar kadar seviniyorum, ah clare yerinde olmak ne kadar zordur.
filme gelecek olursam, kitabı okuyan biri olarak filmi eleştirme hakkım var, yine de her uyarlama filmlerde olduğu gibi en azından bir katliam yok filmde. aslında basit olarak şöyle diyebiliriz, film kitabın hızlı bir özeti olmuş, fena da olmamış. ama eksikliğini hissettiğimiz yerler de yok değil, mesela henrynin babasıyla olan ilişkisine çok çok kısa değinilmiş, gerçi dedik ya hızlı bir özet diye. bazı karakterler hiç yok örneğin romanda çok yer kaplayan ingrid, özellikle henrynin onunla son görüşmesinde yaşananlar romanın kırılma anlarındandı, ama yine diyorum ya hızlı bir özet gibi film tamamen henry ve clare odaklı gidiyor, sanırım o yüzden es geçilmiş. asıl eleştiriyi final sahnesi için söyleyebiliriz kitap finaliyle roman finali farklı ama ama film finali en azından kitapta geçiyor gibi.. yine çok duygusal bi final olsa da bence kitabın finali aynı sahneden sonra gösterilebilirdi, sonuçta kitabın ana konusu sevgi, sadakat bağlılık üzerine kurulmuş onca yıldan sonra hala gelmesini bekleyen bir clare var.. bilmiyorum ya bu halide yeterince etkileyici ama sonrasını da görseydik keşke bilemedim.
üşengeçlik yapmayın önce kitabını okuyun daha sonra filmini izleyin. çünkü önce filmini izleyip sonra kitabı da okuyayım derseniz bir sürü soruya kafanızda cevap bulmuş olur sürükleyiciliğini kaybedersiniz…önce kitabı okuyun daha sonra da filmi izleyin, izlerken mutlu olun, heyecanlanın..sonra da iyi ki varsın selçuk diyin, hehe:p
size garanti sonunda birkaç damla masum gözyaşı da benden hediye.
kurtlar vadisi gladio
geçen hafta gayet sosyal bi haftaydı olm! üst üste 2 gün sinemaya gittim. biri iki bin on iki işte, diğeri de bu. şimdi gladyo şudur budur diyecek değilim, zaten böyle bi şey olduğu hakikat. haklarında bi şey yazmıyorum çünkü malum elleri her yere uzanabiliyor beni de bulmasınlar şimdi, yeni girmişiz 23 yaşımıza daha hayatımızın baharındayız, peh ne bahar ama.
filme gelecek olursak, gelemiyorum çünkü unuttum ya, ama hatırladıklarım da yok değil, yani sanırım. şöyle ki filmi hatırlayamasam da izlerken verdiğim tepkiler hatrıma geliyor. film kendini izlettiriyor açıkcası, sonunu tahmin etseniz de merak ediyorsunuz. musa uzunlara ayrı bi paragraf açmak gerek ama uğraşamam cümleyi devam ettiriyorum. (ne de komiğim değil mi?) şu şey sahnesi vardı ya, evin bahçesine gelirken çitlerden atladığı.. yahu o yaşta mükemmel olmuş o bölüm çok hoşuma gitti benim.
yalnız biraz kısır gibi geldi bana, yani koskoca gladyo filmi yapıyorsun ama değindiği olaylar yetersiz kalmış kanımca. bu bende acaba bir devam filmi gelir mi sorusunu uyandırıyor, gelirse giderim valla.
o diil de bak ne dicem, bu filmde de oldu artık tak etti canıma. arkadaşım ben artık film sonları tahmin etmek istemiyorum ya.! (dünyanın en alçakgönüllü insanı) olacak iş değil ya bu özelliğim dolayısıyla ben filmlerin sonu gelmeden kesin böyle olacak diyorum ve zevkimin içine sıçıyorum, olacak iş mi? hatta bazen mallık yapıp yanımdakine de bak böyle olacak diyorum. (muahuh gören de 10-15 kişi sinemaya gidecek sanacak lan, kaç kere kendinden başkasıyla sinemaya gittin! zahuzahu) evet ya, herşey bitmiş güzel musa ile ayfer tekneyle ege adalarına akacaklar ama bi sorun var musanın insülün alması gerekiyor. bak şimdi hatırladım bunun farkına varmamıştım, farkına varmıştım ancak unutmuşum. bu kızcağımız yeni avukat olmuş ya, şimdi hapisaneden ilk kaçışları sonrası iskenderi bi tekneye getiriyor. yalnız tekne dediğim bizim oraların takası felan değil ha, bildiğin yelkenli şöyle 10-15 metre arası bi şey. yani ben diyim 200.000 sen de 150.000 – 200.000 lira arası bi şey. ulan sen ki yeni avukat olmuşsun ne işin var o tekneyle? aha ciddiyim ilk tepkim bu olmuştu. (süperim ya bak dimi?) sonunda da haklı çıktım olley çalsın sazlar oynasın kızlar..! dedim ki olm bak bu kız orospuluk yapacak iskendere kesin gladyonun adamıdır.. öyle de oldu. ben haklı çıktım, iskender çabucak aşık olduğu kadından kazığı yedi ve sonraki durağı huzurevi oldu..
neyse ya böyle işte, arka planda da farid abimiz çalıyor zaten elimden gelenin en iyisi bu olmayadabilirdi, ama oldu. o değil de burayla aramı soğutmak istemiyorum, lütfen lütfen daha çok yazayım..
haa unutmadan, dikkat edin; kalabalıkta çatışma çıkaran bi azınlık görürsen o gladyodandır, kulağına küpe olsun. sonra selçuk abi sölemedin muhabbeti olmasın, kızarım.
iki bin on iki
evet sınavlarımın bir şekilde bitmesinden sonra bi şeyler yapmanın zamanı gelmişti, mauh ne demekse. 1-2 yıldır fragmanı dönen 2012’yi çok merak ediyordum, ayrıca gitmeden sözlükte okuduğum yorumlardan sonra iyice merak etmeye başlamıştım. işte bu ahval ve şerait içersinde dün akşam cepada iki bin on ikiyi izleme fırsatı buldum.
öncelikle “çok klişe yaa abi bu” diyenlere kafa atıp başlamak istiyorum, hani tipler yok mudur, filmlerin zevkini çıkarmak varken aman şurası böyle burası şöyle felan sanat eleştirisi yapmaya kalkarlar, sanarsın ki iki yaşından beri piyano dersi alıyor, onlarca kitap yazmış, hayattaki tek endişesi kahvesinin soğuk gelme ihtimali, boğazında fularıyla resim galerilerini geziyor, daha sonra da istiklal caddesindeki kokteylerde elinde şarabıyla balkona çıkıp geçen insanları izliyor…
nedir yani bu çok klişe espirisi anlayamıyorum, bir de şey yok mu aman her şey neden amerika’nın başına geliyomuşta dünyayı hep onlar kurtarıyormuş amanın ya bırak bu milliyetçilik ayaklarını hey allahım ya, dünyanın en kötü efektleriyle, -ne efeği lan ne diyorum ben- dünyayı kurtaran adam sen değil misin? hatta oğlu bile onun izinden gitmedi mi? lütfen bırakınız ya, siz de böyle olağanüstü bir filme imza atın siz kurtarın dünyanın mani olan mı var? hem de amerika’dan ziyade çin kurtarıyor neticesinde, yine felaket yalnızca amerika’yı değil dünyanın bi çok yerini yok ediyor, neyse ya bu amaçsız boş beleş, aman bi şey diyeyim de içimde kalmasın zihniyeti kınıyor ve bu konuyu kapatıyorum.
film çok kaliteliydi bence, özellikle ilk yarısı; performans hiç düşmüyor yüzde yüz performansla ekranın başına kilitleniyorsunuz, görsek efektler barney’nin tabiriyle asıııııııııımmmm. şehirlerin yok oluşu felan inanılmaz kaliteli yapılmış, filmin ikinci yarısında görsel efektler görece daha az kullanılmış, burda insanlar kendilerini sorgulamaya başlıyor, daha insanı duygulara vurgu var ve pek güzel düşünülmüş, gerçi çin’in yaptığı o insan üstü gemiler bile tek başına yeterli aslında.
filmden hoşuma giden bir iki replikte söyleyeyim, babanın alev topları yağarken karavanla kaçtıkları sahnede küçük, tatlı mı tatlı, şirin mi şirin kızını cesaretlendirmek için “look at me, do i scared?” sözüne kızın korkudan bi şey söyleyemeyipp “hııııı” demesi çok şekerceydi:) ayrıca havaalanından ayrılmaya çalışırken küçük çocuğun vauv ne kadar büyük uçak demesine rus iş adamının dönüp “heeah it’s russian” demesi de gülümsetti yüzümü.
öte yandan tüm bu olağanüstü olayları devlet gözünden ve ayrılmış bir aile gözünden izliyoruz, sadece onlar değil oynayan oyuncuların aileleriyle yeteri kadar zaman geçirememelerinin burukluğunu iyi bir şekilde görebiliyoruz, pişmanlıklar üzüyor, o yüzden ki henüz şanslıyken bunu iyi kullanmalı..
şöyle bitirmek istiyorum, sanırım bu filmi özetlemek için kullanılabilecek en doğru ifadelerden..
başlangıcı gözyaşı da olsa mutlu sonlar için yaşamaya değer hayat
ümidinizi ve umudunuzu asla yitirmeyin, ışıkla kalın.
transformers : revenge of the fallen
serinin ikinci filmi çarşamba günü vizyona girmişti, çok beklemeden daha doğrusu daha fazla dayanamayarak bugün izlemeye gittim. hani olur ya insan mutluluğunu paylaşmak, konuşmak haykırmak ister, evet bana da öyle oldu sinemadan çıkarken resmen hayata gülücükler saçıyordum kısaca resmen mutlu olmuştum, telefon edeyim birilerine anlatayım tarzında biri olmadığı için bende sığınağıma geldim hemen. ya sinemadan çıkar çıkmaz, hatta izlerken elimin altında bi şeyler olsa hemen yazsam diye düşündüm o kadar eğlenceliydi ki forumdan eve kadar yolu starscream gelse de uçurarak götürse beni dedim. neyse uçamasamda seri adımlarla ve neminde etkisiyle sırıl sıklam olarak geldim eve öyle ki henüz duşa girmeden önce ekşiye bi şeyler karaladım orası kesmedi biraz da burda dökeyim içimi.
öncelikle ilk film ne kadar pasifse yani bizlerde veya bende hayal kırıklığı yarattıysa bu film de benim için o kadar harika, müthiş, inanılmaz, awesome olmuştur. hiç durmayan aksiyonu, iyi kurgulanmış senaryosu, azaltılmış iğrenç esprileriyle bir baş yapıt olmuş çıkmıştır. bir yetmez daha fazla gidilmesi gerek. megan fox bile sırıtmadı gözüme o derece daha ne diyeyim. anlaşılan o ki ilk filme gelen eleştirilere kulak asılmış ve gerekli düzenlemeler yapılmış.
gelelim filme, öncelikle başlarda ki optimus’un nasıl prime olunur adlı dersi müthişti, megatronu ve starscreami 1vs2 de şamara boğdu resmen hatta adını çıkaramadığım diğer bir decepticonla beraber 1vs3 sayılır yerden yere serdi, ancak megatron her zaman ki gibi arkadan vurdu. her zamankinden kastım, 86 yapımı “transformers the movie”. yine filmde decepticonların birleşip oluşturduğu devastator’u az bir süre görmüş olsakta mutluluk vericiydi.
ancak inanılmaz güzelliklerin yanında eksik noktaları da yok değildi, mesela optimus düştükten sonra tekrar canlandırılması için çok beklenildi, ne bileyim ya optimusu herkes daha fazla izlemek isterdi. mesela 1 saattir mısır semalarında şiddetli çatışma sürüyordu ki saatime baktığımda yaklaşık 10-15 dakika vardı filmin bitmesine optimus hala ölüydü ve optimus canlandıktan sonra 2 dakikada fallenin işini bitirdi. yani ne bileyim ya önceki çatışma kısaltılmalı ya da film uzatılmalıydı daha sıkı bir optimus vs fallen dövüşü izlemeyi herkes isterdi. yine anlamadığım nokta her türlü metale can veren cubeün neden optimus üzerinde denenmediği. diyorum ya harikaydı şurası şöyle olsa daha harika olurdu diyebileceğim bi yer yok gayet doyurucu bi film yapmışlar ancak işte bu bi kaç küçük ayrıntıyı da göz ardı etmeseler daha bi şeker olacaktı.
son olarak seyredin, seyrettirin. film arasında “bu ne lan robotlar konuşuyo ne boktan filmmiş” diyen dangalaklara aldırış etmeyin, keyfini çıkarın.
slumdog millionarie
tamam hint filmi dedik de öyle durup dururken o iğrenç sesleriyle şarkı söylemeye taklalar atmaya başlayan erkekimsi ve kadınımsılar yok. zaten yönetmeni de hintli felan değil, kendisi bizzat danny boyle olur. böyle değil lan boyle yanlış anlaşılmasın. zaten kendisini pek bi severim. beach ve 28 days later gibi sevdiğim iki filmi de o yönetmişti, ayrıca yine 28 weeks laterin prodüksiyonluğunu üstlenmişti ee zaten demeye gerek yok trainspotting gibi bir şaheserde kendisinindir, açıkcası tekrar bu kadar kaliteli bir film yapmak için baya bekledi trainspotting taa 96 yapımı bir film. neyse çekim ekibini yalayıp yuttuktan sonra filme gelelim.
filme ilk baktığımızda fakir ama gururlu gencin kim milyoner olmak ister yarışmasına katılımı ve kazandığı ödül var, daha doğrusu nasıl kazandığı son soruya kadar gelebildiği. hile yaptığı düşünülüp göz altına alınca hikayesiyle beraber sorular geliyor, o zaman anlıyoruz ki her soru hayatının belli dönemlerinde karşısına çıkmış ve arka planda bir aşk hikayesi var. aşk ama ne aşk, taaa küçük yaşlardan başlayıp geçen yıllara rağmen sönmeyen…
aşk dedim de bak aklıma ne geldi. yahu tüm şarkılarda, kitaplarda, filmlerde her yerde aşk var be gülüm. onu geçiyorum mutlulukta aşkın ne kadar katkısı varsa, mutsuzlukta da o kadar aşk var, değil mi? gülmekte olduğu kadar göz yaşında da aşk var, yok mu yalan mı söylüyorum? yani düşünüyorum da her şeyde bu aşk denilen, olgu mudur olay mıdır her ne haltsa o varya. eğer aşk olmasaydı ne kısır bi dünya olacaktı hiç düşündünüz mü? şimdi aklıma takıldı bak, acaba tanrımız dünyayı yarattığında bu aşk olgusunuda mı yarattı, yani nasıl bi şeydir bu? yoksa insanlar yaşadıkça mı ortaya çıktı bu bağlılık? sanırım buna kafa patlatsamda bi sonuca varamayacağım. ama öyle değil mi? nerde bi insan, bi hikaye var; başrol daima aşk değil mi? nedir bu üç harfli kelimeyi bu denli önemli kılan acaba?
neyse filme dönelim, film varoşlarda yetişen ve anneleri öldürülen jamal ve salim üzerine kurulu, ancak baskın karakter jamal. jamal annesini müslümanlara yapılan saldırıda kaybediyor ve latikayla bu esnada tanışıyorlar ulan daha ufacıklar ama aşık oluyorlar hemen:) aynı şekilde latika da varoşların çocuğu ve onun da ailesi öldürülüyor. film bundan sonra küçük latika ile jamalın yaşadığı aşkı derinlemesine inceliyo, öyle ki onları ayıran yıllar onları birbirinden uzaklaşıtırmıyo tüm yaşananlara rağmen sevgileri hep baki kalıyo, sonunda da mutlu sona ulaşıyo zaten. taa 10lu yaşlardan 20lere kadar. bu dönemde jamal ile salimin hayatta kalma mücadalesi, iki kardeşin birbirlerine olan bağlılıkları gösteriliyor. jamal en büyük kazığı kardeşinden yese de yine zamanı geldiğinde en büyük iyiliği ondan görüyor. diğer yandan filmi izlerken hiç yorulmuyorsunuz, acaba şimdi ne olacak diye pür dikkat kesiliyorsunuz. geçişler çok başarılı. zaten yok şöyle olsaymış yok bu niye böyle olmamış tarzı eleştiri yapacak değilim, haddim de değil.
filmde geçmişe yapılan vurgular çok hoş olmuş, mesela final sahnesinde ki soruyla, jamal ve salimin geçmişte yaptığı bir konuşma, yüz gülümsetici. kısaca izlenesi ve izlettirilesi bir film olduğunu düşünüyorum.
söylemeden geçmemeyim, hint filmi dedik böyle saçma danslar taklalar yok dedik ama dayanamamışlar film sonuna saçma sapan bi şeyler serpiştirmişler gene. ama olsun sonuçta hintliler yadırgamamak lazım.
ha bu arada tahminim oscarda aday olduğu en iyi film oscarı için the curious story of benjamin button ile yarışacaktır, brad pittli buttonı henüz izlemedim ama şimdiden tahminimi o küçücük çocuklar için slumdogtan yana kullanıyorum, nasıl güzel, doğal oyunculuktu o öyle, e genelde en iyi filmi alanların en iyi yönetmeni de aldığını varsayarsak boyleun, finchera karşı şanslı olduğunu söyleyebilirim.
cool runnings
içimde ki bi ukteydi bu film ha. izledim ve geçti. kimbilir ne kadar eskiydi bunu ilk kez televizyonda izlediğimde. gerçi film 93 yapımı ben 86 doğumlu olduğuma göre muhtemelen 95-96 yıllarında izlemiştim. daha küçüğüz ne anlarız filmden deme çok etkilenmiştim. aslında etkilenmek derken çok beğenmiştim dersem daha doğru olur. daha sonraları arayıp arayıp bulamamıştım, böyle bir iki film daha var içimde ukte kalan acaba onları da bulabilecek miyim. hani hayatta hiç beklenmedik bi anda abzurd bi şey olur ve bi ışık çakar ya aklınızda onun gibi bi şey. tamam kabul ediyorum onun gibi bi şey değil fakat demek istediğim hiç alakasız bi yerde karşınıza çıkması. herkese oluyodur öyle şeyler eminim, bana genellikle çok sevdiğim fakat adını bilmediğim şarkılarda oluyodu, hiç alakasız bi yerde alakasız bi şey izlerken aa bu o diyodum ve buluyodum. neyse cool runnigse gelecek olursak ki türkçeye üşütük popolar diye çevrilmiş, allah adamı taş yapar kim çevirdiyse. işte dönem arası trabzonda evdeyim canım sıkılıyo zaplıyorum kanalları, neyse ntvspora geldim baktım kızak sporuyla ilgili bi yayın var, aklıma hemen bu film geldi. aa dedim benim dediğim filmde bu sporla ilgiliydi vsvs derken, bi de baktım ki filmin gerçek hikayesinde ki adamlarla röportaj yapıyorlar. hemen aldım ismini tabi doğru filmi download etmeye. işte bu güzel tesadüf yıllardır izlemek istediğim filmi izletmiş oldu bana.
film 1988 kanada calgary kış olimpiyatlarına katılan bob sled veya bob sleigh, bizim anlayacağımız dil ile kızak takımının gerçek hikayesini anlatıyor. daha önce hiç kızakta kaymamış muhtemelen kar bile görmemiş sporcuların hikayesi. esasında asıl dalları koşuculuk olan fakat elemelerde junior tarafından düşürülen dericein önderliğinde hiç bilmedikleri bu spora girişirler. haliyle çok neşeli sahnelerin olduğu bir film. antrenörleri rahmetli komedyen john candy, candy bu filmden yaklaşık 1 yıl sonra kalp krizinden gitmiş. işte film jamaikalı kankalarına başına gelen olumsuzluklara ve tüm dalgalara rağmen içlerinde ki azmi iyi bir şekilde vermiş, zaten olimpiyat ruhu da bu değil midir? ayrıca dericein isviçre takımından gördüğü “ayn, zıvayn, dıray” diye kaymaya başlamalarına sakanın verdiği biz jamaikalıyız, jamaikalı giyinip öyle konuşmalıyız tepkisi de aklımda kalan güzel estantenelerden. neticesinde eski kızağın vidalarının gevşeyip belki şampiyonluk gelecekken yarış dışı kalmaları trajik olsa da, yarışı bitirmeliyiz diyip ayağa kalkıp kızaklarını finişe kadar taşımaları filmin duygusal patlama yaratan noktalarından biriydi diyebilirim veya bana öyle geldi, bu aralar çok mu duygusalım da gözümden yaşlar aktı bilemiyorum, ama güzeldi, hoştu. izlenmesine kesinlikle değdi. umarım o içimde kalan iki filmi de bulur ve izleyebilirim. bulurum değil mi?
“feel the rhythm, feel the rhyme, get on up, it’s bobsled time!” COOL RUNNINGS!
babam ve oğlum
nedense göz önünde olan filmlere karşı hep bir önyargım olmuştur, dedim ya bilmiyorum nedenini.. babam ve oğlum vizyona girdiğinde kıyamet koparken ben izlememiştim mesela. aynı şekilde gorayı da sinemada izlemedim, keza recep ivedik ve arog gibi milyonları çekmiş filmlerden uzak durdum.
hazırlıktaydım babam ve oğlumu ilk izlediğimde yanı iki yıl önceye denk geliyor bu zaman, neden orada olduğumu bilmediğim fakat daha sonraları anlam vermeye başladığım bir arkaşımın evinde izlemiştim babam ve oğlumu.. pek etkilendiğimi söyleyemem çünkü gayet salak bi kız vardı ortamda, sürekli ben bunu sinemada izledim hiç ağlamadım (iyi bok yedin!) ya ben böyleyim işte ağlayamıyorum (nolur ağla!) diyip durmuştu. bize ne lan senin naaptığından sus iki dakika da film izleyelim hıyar. bide şurda şöyle olacak felan demez mi filmin içine etmişti resmen.
açılış sahnesinde şimdilerde fırtına estiren tuğba büyüküstün karnı burnunda çarptı gözüme. hemen şey geldi aklıma, geçenlerde tuğba ile ilgili bi haber çıktığında babam ve oğlumda da oynayan demişlerdi, bi arkadaşım hang rolde oynamıştı ki diye sorunca, ben fikret kuşganın karısı demiştim, hani hamileydi ölüyodu ya şeklinde, o da yok ya o pelin batuydu (yuh sallamanın bu kadarı) demiştir, hmm o zaman öyledir demiştim. şimi gördüm ki doğru hatırlıyormuşum.
oyunculuklara değinmiyorum bile haddim değil, hümeyrayı, çetin tekindoru, fikret kuşganı eleştirmek; özellikle binnur kaya ve yetkin dikinciler için ayrı bir parante açmak gerekir, bi insan bi rolun hakkını bu kadar mı iyi verir yani, anlatılmaz.. izlenir.
küçük denizin dedesine amca diye hitap ettiği sahne ve arkaasından hüseyin dedenin “neyeee amca deyon bana dedenim ya ben senin” şeklinde ki cevabı ve ufaklığa sarılışıyla ilk gözyaşları döküldü gözümden… ama nasıl samimi bir sahnedir o.. ufaklığın çekingenliği, korkusu, dedenin çektiği pişmanlık; içinde saklayamadığı özlemi, sevgiyi dışa vurması…
sonra duruldu göz yaşları, ta ki baba hüseyin ile oğul sadık arasında ki geçen konuşmaya kadar.. neydi o, olabilir mi öyle bir sahne? var mıdır bunu yaşayan? oğlunun büyüyemeyeceğini görmek, ilk kız arkadaşını, ilk kavgasını, karnesini… o yere yıkılış…
başladım ağlamaya ama nasıl ağlama bu, gözyaşı felan değil resmen hıçkıra hıçkıra ağlıyorum, durmak bilmiyorm artık peçeteler yetmiyo gözyaşlarımı silmeye gözlerimi havluyla kuruluyorum. filmin son bi saati sadece ağladım ya, arada sadece göz yaşlarımı silebiliyorum sonra salim ağlamaya başlıyo bende başlıyorum.
nasıl bir duygu patlaması yaşadım farkında değilim ama hayatımda bu denli uzun, sürekli ve yoğun ağladığımı hatırlamıyorum, çok birikmişim belli ki, bu film bendeki fitili ateşlemiş oldu herhade, o kadar ağladım ki, susadım resmen, ancak toparlayabiliyorum kendimi ya.. teşekkürler çağan ırmak.
hüseyin dede, onan bir oda ver, gidecek bir yeri yok…
across the universe
Beatles’ın 33 şarkısından bir aşk hikâyesi. Liverpool’dan yola çıkıp kayıp babasını aramak üzere New York’a giden Jude, yolunun Lucy ile kesişmesi üzerine, kendini savaş karşıtı protestoların ve rock’n roll temelli bir hayatın ortasında bulur.
Jude ve Lucy, 1960’larda, rehberleri “Dr. Robert” (Bono) ve “Mr. Kite” (Eddie Izzard) eşliğinde, ilham perilerinin kol gezdiği Greenwich Village’dan, sokaklarında isyan bayrakları dalgalanan Detroit’e uzanan dönemin savaş karşıtı ruhunun parçası olurlar. Jude’un kardeşi Max’in Vietnam’a gitmesi çifti üzerinde dolaştıkları pembe buluttan indirip başka gerçekleri keşfetmeye zorlar. Across the Universe, yönetmeninin sözleriyle, sadece nostaljik ve romantik bir aşk hikâyesi değil, günümüzde de karşılığı olan ve dünya düzenini sorgulayan bir hikâye.
müzikallere karşı hep bi ön yargım var demeyeceğim çünkü izlediğim müzikal sayısı oldukça sınırlı, high school musicalı saymıyorum, o felaketti çünkü. oncei ele alıcak olursam mükemmeldi benim için, ama aynı şekilde sweeney toddu izlerken sıkılmıştım. across the universei izlemeden önce müziklerini dinleme fırsatını buldum. oncei, izlerken müziklerinin mükemmeliğini yaşamıştım, bu yüzden across the universei izlemeye başladığımda bi beklentim vardı, beklentimin karşılığını aldım mı peki? kesinlikle. zaten bi eleştiri yazısı yazacak değilim, haddime de değil sadece içimden gelen bi kaç şey söylemek istiyorum.
nerden esti bu müzikali izlemek dersem “is there anybody going to listen to my story” şeklinde ki repliği duymam yetti emre dinlerken, ilk tepkim, oha bu ne lan, içelim bu gece oldu, sonra devamını dinledim.. dinlemez olaydım! hemencecik internetten indirdim ve dün gece izleyebildim..
açıkcası deli bir beatles hayranı değilim, tüm şarkılarını felan ezbere bilmiyorum, fakat ufakta olsa beatlesi kıyısından köşesinden yakalayabilmiş birisi olarak şuan neden tüm şarkıları ezbere bilmiyorum diye sormadım değil kendime, nasıl bu kadar güzel müzikler olmadan yaşabilmişim bunlarca yıl diye soruyorum fakat bulamıyorum cevabını. aslında cevabını bulamadığım bişey daha var, bugün cumartesi ve saat henüz 9, ben neden 2 saattir ayaktayım? birde önce ki yazıyı ben mi yazmışım, neden yazmışım? ne zaman yazmışım? niye hatırlamıyorum? çok ilginç yahu. neyse
film beatles şarkılarının üzerine kurulmuş olsa da filmde şarkılardan fazlasını bulmak mümkün. aşkı, arkadaşlığı, savaşın ne boktan bişe olduğunu, savaşın insan psikolojisini nasıl etkilediğini, dahasını.. özgürlüğü.. mücadele etmeyi, hüznü, ayrılığı, pişmanlığı, tekrar aşkı, yine aşkı, yeniden aşkı bulabilirsiniz.. gerçi bu dediklerimin hepsi zaten beatles şarkılarının teması değil mi ki? ve oyuncular o kadar başarılıydılar ki, sesleri o kadar mükemmel ve sahnelerle uyumluydu ki beatles üyeleri oynasa en fazla bu kadar zevk alırdım gibime geliyor. bi yandan let it beler havada uçuşurken, ordan i wanne be hold your hand geliyor, aman yarabbim bu duyduğum come together, don’t let me downı ve i want youyu saymıyorum bile ya, nasıl bi zevkti bu, iki mutlu saat yaşadım be. bu arada şimdi anladım ama anlatmayacağım..
beatlesa en ufak bi ilgi duyuyorsanız hatta duymuyorsanız ve hala bu filmi izlemediyseniz daha fazla bu yazıyı okuyarak vakit kaybetmeyin derim, edinin, izleyin; izlettirin bir an önce.
bi kere judeun bir açılış sahnesi var ki “is there anybody going to listen to my story…” şeklinde, bu kadar mı içten söylenilir, bu kadar mı yaşatılır seyirciye içinde yaşadıkları, orda kumsalda otururken judeun yanına oturup iki bira açıp dertleşmek, iki sigara yakmak istiyor insan.. “sen anlat sıra bana da gelecek..”
şunu da vurgulamadan geçmek istemiyorum, max’in evindeki şükran yemeğinde max’in okulu bırakıyorum lan bıktım artık sizin dırdırlarınızdan tartışmaları esnasınsa söylediği ‘yaptığın iş seni belirlemez, sen yaptığın işi belirlersin’ sözü o yıllarda ki özgürlükçü gençlik akımına güzel bir vurgu yapmış. “söylenileni değil, istediğini yapan”
ya final?.. “all you need is love”.. judeun çatıda söylediği, herkesin giderken geri döndüğü, lucynin judeun ingiltereden geri döndüğünü bilmeyip, bi anda sesini duyup dona kalması, ona ulaşmak istemesi, kesin girmem lazım memur bey, bakın hamili kart yakınımdır feykinin yenmeyip karşı çatıya çıktığı “an”, o bakış..
yok mu?..
yaa bulun kesinlikle, izleyin, izlettirin, birbirinizi ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin, sonra bi daha söyleyin, sıkılmayın bi daha söyleyin, boynuna sarılın, asla birbirinizi bırakmayacağınızı haykırın.. yapın bunları ya.
neden mi?
“all you need is love”

