Yazar: " selcjk"
8 Nov
2008
Kategori: film    |    Saat: 09:32
Yazar     |    1 Yorum

across the universe

Beatles’ın 33 şarkısından bir aşk hikâyesi. Liverpool’dan yola çıkıp kayıp babasını aramak üzere New York’a giden Jude, yolunun Lucy ile kesişmesi üzerine, kendini savaş karşıtı protestoların ve rock’n roll temelli bir hayatın ortasında bulur.

Jude ve Lucy, 1960’larda, rehberleri “Dr. Robert” (Bono) ve “Mr. Kite” (Eddie Izzard) eşliğinde, ilham perilerinin kol gezdiği Greenwich Village’dan, sokaklarında isyan bayrakları dalgalanan Detroit’e uzanan dönemin savaş karşıtı ruhunun parçası olurlar. Jude’un kardeşi Max’in Vietnam’a gitmesi çifti üzerinde dolaştıkları pembe buluttan indirip başka gerçekleri keşfetmeye zorlar. Across the Universe, yönetmeninin sözleriyle, sadece nostaljik ve romantik bir aşk hikâyesi değil, günümüzde de karşılığı olan ve dünya düzenini sorgulayan bir hikâye.

müzikallere karşı hep bi ön yargım var demeyeceğim çünkü izlediğim müzikal sayısı oldukça sınırlı, high school musicalı saymıyorum, o felaketti çünkü. oncei ele alıcak olursam mükemmeldi benim için, ama aynı şekilde sweeney toddu izlerken sıkılmıştım. across the universei izlemeden önce müziklerini dinleme fırsatını buldum. oncei, izlerken müziklerinin mükemmeliğini yaşamıştım, bu yüzden across the universei izlemeye başladığımda bi beklentim vardı, beklentimin karşılığını aldım mı peki? kesinlikle. zaten bi eleştiri yazısı yazacak değilim, haddime de değil sadece içimden gelen bi kaç şey söylemek istiyorum.

nerden esti bu müzikali izlemek dersem “is there anybody going to listen to my story” şeklinde ki repliği duymam yetti emre dinlerken, ilk tepkim, oha bu ne lan, içelim bu gece oldu, sonra devamını dinledim.. dinlemez olaydım! hemencecik internetten indirdim ve dün gece izleyebildim..

açıkcası deli bir beatles hayranı değilim, tüm şarkılarını felan ezbere bilmiyorum, fakat ufakta olsa beatlesi kıyısından köşesinden yakalayabilmiş birisi olarak şuan neden tüm şarkıları ezbere bilmiyorum diye sormadım değil kendime, nasıl bu kadar güzel müzikler olmadan yaşabilmişim bunlarca yıl diye soruyorum fakat bulamıyorum cevabını. aslında cevabını bulamadığım bişey daha var, bugün cumartesi ve saat henüz 9, ben neden 2 saattir ayaktayım? birde önce ki yazıyı ben mi yazmışım, neden yazmışım? ne zaman yazmışım? niye hatırlamıyorum? çok ilginç yahu. neyse

film beatles şarkılarının üzerine kurulmuş olsa da filmde şarkılardan fazlasını bulmak mümkün. aşkı, arkadaşlığı, savaşın ne boktan bişe olduğunu, savaşın insan psikolojisini nasıl etkilediğini, dahasını.. özgürlüğü.. mücadele etmeyi, hüznü, ayrılığı, pişmanlığı, tekrar aşkı, yine aşkı, yeniden aşkı bulabilirsiniz.. gerçi bu dediklerimin hepsi zaten beatles şarkılarının teması değil mi ki? ve oyuncular o kadar başarılıydılar ki, sesleri o kadar mükemmel ve sahnelerle uyumluydu ki beatles üyeleri oynasa en fazla bu kadar zevk alırdım gibime geliyor. bi yandan let it beler havada uçuşurken, ordan i wanne be hold your hand geliyor, aman yarabbim bu duyduğum come together, don’t let me downı ve i want youyu saymıyorum bile ya, nasıl bi zevkti bu, iki mutlu saat yaşadım be. bu arada şimdi anladım ama anlatmayacağım..

beatlesa en ufak bi ilgi duyuyorsanız hatta duymuyorsanız ve hala bu filmi izlemediyseniz daha fazla bu yazıyı okuyarak vakit kaybetmeyin derim, edinin, izleyin; izlettirin bir an önce.

bi kere judeun bir açılış sahnesi var ki “is there anybody going to listen to my story…” şeklinde, bu kadar mı içten söylenilir, bu kadar mı yaşatılır seyirciye içinde yaşadıkları, orda kumsalda otururken judeun yanına oturup iki bira açıp dertleşmek, iki sigara yakmak istiyor insan.. “sen anlat sıra bana da gelecek..”

şunu da vurgulamadan geçmek istemiyorum, max’in evindeki şükran yemeğinde max’in okulu bırakıyorum lan bıktım artık sizin dırdırlarınızdan tartışmaları esnasınsa söylediği ‘yaptığın iş seni belirlemez, sen yaptığın işi belirlersin’ sözü o yıllarda ki özgürlükçü gençlik akımına güzel bir vurgu yapmış. “söylenileni değil, istediğini yapan”

ya final?.. “all you need is love”.. judeun çatıda söylediği, herkesin giderken geri döndüğü, lucynin judeun ingiltereden geri döndüğünü bilmeyip, bi anda sesini duyup dona kalması, ona ulaşmak istemesi, kesin girmem lazım memur bey, bakın hamili kart yakınımdır feykinin yenmeyip karşı çatıya çıktığı “an”, o bakış..

yok mu?..

yaa bulun kesinlikle, izleyin, izlettirin, birbirinizi ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin, sonra bi daha söyleyin, sıkılmayın bi daha söyleyin, boynuna sarılın, asla birbirinizi bırakmayacağınızı haykırın.. yapın bunları ya.

neden mi?

“all you need is love”

8 Nov
2008
Kategori: hayat    |    Saat: 01:16
Yazar     |    Comments Off on nothing's gonna change my world

nothing's gonna change my world

buraya neden girdiğimi bilmiyorum, açıkcası bişe yazıcak mıyım orası da muamma, aslında bişey yazmak istiyo muyum? onuda bilmiyorum, tek bildiğim başımın biraz döndüğü, belki de birazdan biraz daha fazla ve canımın sıkkınlığı, mutsuzluğum..

eskiden böyle olunca kalemi elime alır bişeyler yazardım ne olursa, rahatlatırdı, bazen çok abzurd şeyler çıktığı gibi okurken gözlerimin dolduğu yazılar da çıkmıyor değildi.. artık yazamıyorum oraya, uzun zamandır, ne kadar oldu? en son ne yazmıştım hatırımda değil belki, belki de unutmak istiyorum.. bilmem..

hiç yaşamak istemediğiniz oldu mu? hemen şu an camı açıp atlayıp dışarı atlamayı istediniz mi?, pencereyi açıp soğuğu hissettiniz mi peki, tüyleriniz diken diken oldu mu hiç gecenin ayazında.. koştunuz mu hiç göz yaşlarınız tükenene, artık nefes alamayacak duruma gelene dek.. neden koştuğunuzu bilmeden, neden kaçabileceğinizi düşünmeden.. hiç, bi şeyden kaçtığınızı düşünüp aslında ona daha fazla yaklaştığınızın farkına varamadığınız oldu mu?

mutsuz uyanmak ne demek biliyor musunuz?

lütfen..

ben artık yeni şeyler öğrenmek istemiyorum.. hepsi kafi, hepsi yeterince acıydı..

nasıl yani?

story of my life
searching for the right
but it keeps avoiding me
sorrow in my soul

ne diyorum ben ya?

“yaşamıyorum”

4 Nov
2008
Kategori: hayat    |    Saat: 21:33
Yazar     |    Comments Off on bugünü unutma, hatırla!

bugünü unutma, hatırla!

evet boromirin de faramire söylediği gibi, “bugünü hatırla bugün hayat güzel” nasıl olmasın ki?

bunu yazmasam çatlarım! evet kesin yazmam gerekiyor, bugün bi dönüm noktası belki de! posterlerin gelmesi felan hikaye kalır bunun yanında. allahım sen bana bugünleri de gösterdin ya ölsem de gözüm açık gitmez artık, fakat bu aralar ölmesem iyi olur, şöyle bi 100 yıl sonra olabilir mesela.

neyse meseleye dönelim, bugün 4 kasım ne farkı var ki diğer günlerden diyorsanız benimle aynı fikirdesiniz demektir, bende kronik olarak kötü bi pazartesi (mutsuz,huysuz,uykusuz) geçirdikten sonra yine sabah derse geç kalıyodum ki, sınıfın kapısı kilitli, herkesleri dışarıda bekler halde buldum, içeri girince farkettik ki müthiş üniversitemiz sınıfa bilgisayar, projektör felan koymuş, bizler de girip kırarız diye kapıyı kilitlemişler, inanmayacaksınız belki ama bilgisayarın klavyesi bile vardı! valla bak doğru söylüyorum o derece. evet herkes dışardaydı yani derse geç kalmamıştım, eğer sınıfa bilgisayar koyulmasa, kapı kilitli olmayacak ve derse her zaman ki saatte girilip arkasından açılmamak üzere kapı kapanacaktı, yanisi şudur ki; bugün yaşadıklarım hiç yaşanmayacaktı! allahım başkent üniversitesine bak neler yaptı bana.

öncelikle söylemeliyim, parfüm konusunda asla otorite olmadım, hatta ve dahası önceleri yanında deodorantı ile beraber satılan 30 liralık parfümler alırdım, onları da ben seçmezdim ha, başkaları bak şu güzel dediğinde iyi peki derdim, lise hayatım boyunca mustafanın önerdiği traş losyonu gibi olan xo sport kullandı bu bünye yahu!

her şeyin başladığı ana dönelim! bundan 8-9 ay önce yağmurlu bi gündü şeklinde girmeyeceğim tabii ki, fakat 8-9 ay önceydi hava durumunu ise hatırlamıyorum.

bi gün veya o gün diğer günlerden farklı kokmak istediğim için her halta tonla para veriyoruz bir de parfüm alayım dedim kendi kendime.

sinan berki de aldım yanıma doğru parfümcüye! işte bir sürü ağır markanın, bakın benim parfümüm var ve bunu benden 10 metre uzakta bile farkedebilirsiniz temalı parfümlerini önerdi satış elemanı, fakat hiçbiri benim hoşuma gitmedi derken başka bi parfüm denedik, ama bu kadar hafif ve hoş bi koku olamaz, nasıl derler sportif mi tenine uygun mu? ondan işte, öyle hissettim ve aldım bundan bir adet, kampanyası da vardı deodarantını da aldık, nasıl bi kampanyaysa artık ikisi iki yüz kağıt felan tuttu, feda olsun yahu para dediğin nedir ki baki olan nasıl koktuğundur!

mamafih günler geçti, hatta aylar, kimse farkında değil! nasıl olur yahu! o kadar para saydık! kimse mi almaz bu kokuyu olm ayıp denen bişey var, deodorant bile aldık be, terlesek bile parfüm kokusu yayılacaktı hani!

hayır o kadar para yatırmışsın insan haliyle bekliyor, en azından rakamla 1, yazıyla bir kişi çıksında “aa ne güzel koku, parfümünüzün adı nedir?” sorsun, soruştursun, hayat bayram olsun. yok! ama bir kişi bile mi çıkmaz be, ben böyle dünyanın!

artık bi ara o kadar psikopata bağladı ki durumum, sinana diyorum ki olm böyle toplandığımızda selçuk kokun ne güzelmiş felan de, insanlar bi silkinsin, farkına varsın! o da gıcıklığına, gülüp öyle bişe olsa bile söylemem diyo, ulan ayıp be o kadar sermaye boşa gitti lan olacak iş mi bu?

herkes oyun oynuyor bana dedim ve küstüm bi süre kullanmadım parfümümü.

bu sabah tozlu raflar arasında buldum kendisini, sanki küsmüştü bana tozlanmıştı üstü, kıyamadım sildim tozları sonra gene yerine koydum, hazırlanmaya devam ettim, bi an göz göze geldik! gülümsedi sanki bana, sonbaharını yaşıyordu zaten, ömrümün son günlerini sana adamak istiyorum dercesine baktı ve son bir şans istedi, evet bu sefer yapabilirim dedi, beraber olursak yapabiliriz! önce önemsemedim, fakat tam odadan çıkıyordum ki durdum! ve istediğini yerine getirdim! şimdi, o an sihirli bi iksir içmişim gibi hissettim dersem yalan olur, yine kandırılmıştım belki de! ama ya yanılıyorsam?

bi farklılık yaşamadan evden çıktım, saat 08.30du servisi son bi gayretle yakaladığımda, okulun önünde ki trafikten ötürü derse 5 dakika geç kaldım fakat dediğim gibi kapı kilitli olduğundan ders başlamamıştı derken anahtar geldi ve sınıfa girildi her zaman ki selamlaşmalar yapılırken..

ders rutin sıkıcılığında geçiyordu her zaman ki gibi, ekstra bişey yoktu yani. saat git gide “o an”a doğru yaklaşıyordu benden habersiz!

saat 10.05 ve “o an”

anlatılmaz mutluluğun sözlere döküldüğü an! artık hayatın hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağı zaman! 4 kasım 2008 saat 10.05 bugünü ve saati unutmayınız.

döndü ve, “selçuk parfümün ne, çok güzel kokuyor bunun bi adı var mı?”

– “olmaz mı?”

– nasıl ya? parfüm mü ne parfümü? benden bi koku mu geliyor?

– evet, bence çok güzel kokuyo

önce kızardım! ne diyeceğimi bilemedim, çünkü ilk oluyodu bu! ama hayat bayram olmuştu bi kere, elini sıktım, sonra kibarlığına, nazikliğine çok teşekkür ettim.. acaba başka birisi var mıdır, birisi parfümünü beğendi diye elini sıkan? anfide bağırmak istedim yahu o derece kalmış içimde, bir gün bunun gerçekleşebileceğini açıkcası ummamıştım ama oldu işte.. kokumu alan insanlar ordasınız, biliyorum!

teşekkür ederim ya, valla bak, bugünüm sırf bu yüzden iyi geçti be!

bitirmeden, yahu nedir bu parfümün adı var mıdır, alalım bizde sürelim, sürdürelim diyorsanız, söylemiyorum.

garipti, eğlenceliydi! hala gülüyorum, teşekkürler ya.

(bolca gülücük)

“Bu tarihi hatırlayınız, 04.11.2008, 10.05”

biraz daha gülücük.

4 Nov
2008
Kategori: gündelik    |    Saat: 20:17
Yazar     |    Comments Off on umudun bittiği yerde çıkageldi posterlerim!

umudun bittiği yerde çıkageldi posterlerim!

yaklaşık 2 ay önce poster(ler) almıştım başka işim yokmuş gibi taaa amerikalardan! ama 1 ay geçipte posterlerin kaybolduğuna dair inancım oluşmaya başlayınca satın aldığım yere “kenkler posterler gelmedi hala, nedir?” şeklinde bi mail atmıştım, karşılık olarak da “panik yapma abi kusurumuza bakma, belki kargoda kaybolmuştur hemen yenisi yolluyoruz” yanıtı gelmişti. ama bu mailden de bir ay geçince artık posterlerden felan ümidi kesmiş vaziyetteydim, parasında değilim feda olsun paralar, fakat türkiyede bulamadığım/bulamayacağım çok güzel posterlerdi, keşke gelseydi diyodum.. neyse ben artık posterlerimin gelmeyeceğine kendimi iyice alıştırmış vaziyete hayatıma devam ediyordum ki;

bugün eve geldim, salonda çocuklarla sohbet ettim biraz, odama geçtim, çantamı yere attım, bilgisayarımı açtım geri döndüm odadan çıkıcam, ne göreyim? yatağımın üstünde bir kutu! evet evet posterlerim gelmiş! inanamıyorum nasıl bi mutluluktur bu! yarın hepsini güzelce asacak bi yerler bulucam..

şıkıdım.. şıkıdım..

2 Nov
2008
Kategori: gündelik    |    Saat: 10:16
Yazar     |    Comments Off on juve attı iki oldu

juve attı iki oldu

cuma akşamı eve dönerken, cüzdanımı yokladım ve cebimde kalan 65 ytl ile önümde uzun bir buçuk hafta olduğunu farkettim, acaba bu parayla ne yapabilirim diye kendime sorarken, evde ki gençlere pizza partisi verebilirim, 4 gün boyunca her öğün kendime pizza alabilirim, veya 2 gün dışarıda pizza yiyebilirim o da olmadı 7 kere sınırsız pizza yiyebilirim diye abzurd şeyler geldi aklıma, veya pintilik edicek 2 hafta boyunca günlerimi sadece su içerek geçirecektim, ama ben ne yaptım? tabii ki hiçbirini, babamdan kitap parası kisvesi altında istediğim parayı gittim iddaya yatırdım, hemde acemice ön çalışma yapmadan, doğaçlama gittim ve oynadım.

iddacıya girip maçlara göz atmaya başladım, öyle aman kesin bu yener diyebileceğim bi maç göremiyorkan juventus maçı çarptı gözüme, roma ile kendi sahasında oynuyordu, ee romanın durumu malum, bi anda programın en garanti maçı olarak hissettirdi bana kendisini sahip olduğu 1.75 oranıyla..

daha sonra bu bankomun yanına maçlar aramaya başladım, kuponun pazar gününe sarkmasını istemediğimden cumartesi ağırlıklı bir kupon yapacakken, cuma akşamı leverkusen-wolfsburg maçı bakın beni unutmayım ben burdayım gibi bi çığlık attı, irkildim önce, hemen kaptırmadım kendimi sonuç itibariyle almanya ligi, düşündüm wolfsburg ne haldedir, hangi oyuncuları vardır? hiç bi fikrim yoktu, ama 1.60 oranıyla leverkusenin alacağını hissetim, onu da ekledim. böylelikle müthiş kuponumun ana hatlarını oluşturmuştum, tek kalan yedek parçaları birleştirip maçların bitmesini beklemekti.

cumartesi maçlarıyla devam ettim, everton-fulham, manchester-hull, tottenham-liverpool, eskişehir-fenerbahçe hep can sıkıcı maçlar olarak çarpıyordu gözüme oynamak istemiyordum, sonra bremen-hertha maçını farkettim, bremen garip takım bi hafta 5 atıp sonrası 6 gol yiyebiliyor, o yüzden bremenin maçlarına üst oynayıp keyifle geriye yaslanmak en iyisi diye düşünüyorum, aslında bremenin kazanmasına oynayacaktım fakat verdiği 1.45 oran beni açıkcası tatmin etmedi, sonuç olarak hertha zayıf bi rakip değil daha geçen hafta 3 golle uğurlamıştı oynadığı takımı, hemde üstün oranı 1.40 olunca arada ki fark için bremen gibi tutarsız bi takıma güvenmeyi mantıklı bulmadım ve bremen maçını üst olarak ekledim kupona.

bakmaya devam ederken maçlara chelsea-sunderland maçını sezdim manchester-hull ile birlikte hatta bunlara stoke-arsenal maçını da dahil etmek mümkün, normal şartlar altında bu üç maçında üst biteceğini tahmin etmek için maradona olmaya gerek yok, futbolu üç aşağı beş yukarı bilmek yeterli, ama dediğim gibi arsenal ve manchester beni oran olarak tatmin etmediği için kupona chelsea maçını eklemeyi düşündüm fakat şöyle ki; chelseaden korkuyorum çünkü daha iki hafta önce şampiyonlar liginde beni yatırmışlardı, zaten hepsi onların suçu! adam gibi oynasaydılar şu an minik bi sabancı olacaktım mamafih hala selçuk korkmaz olarak devam ediyorum yoluma. sanırım kazanamıyorum diye bi yazı dizisine başlasam sadece bir maç yüzünden kaybettiğim, buraya onlardan başka bişey yazamam.

neyse ne diyodum? chelsea maçına biraz ön yargılıydım çünkü sunderland defansif bi takımdı neticesinde ama güvendim chelseaye ve onuda 4. maç olarak ekledim kupona, 6.4 küsür bi orana sahip oldum bu maçlarla, şimdi sıra geldi ne kadar oynayacağıma, acaba 50 vurmasam mı? kazanamazsam her şey biter şeklinde tartışıyorum, en iyisimi 20 veya 30 oyniim kazanırsam pazara tekrar oynarım. yok 50 oyna! kesin kazanıcan şeklinde inanırdım kendimi ve ya tamam ya devam diyerek yatırdım kuponu. aslında daha sonra barcelona maçına neden üst oynamadığım şeklinde kendimi soru yağmuruna tuttum fakat ben de veremedim cevabını ne yapalım kader!

cuma akşamı başladı ilk maç, televizyondan takip ediyoruz, maç öncesi leverkusene üst oynayan sinana skoru söylüyorum, üst oynadıysanız direk yattınız skor 2-0 olur. başlıyor maç ama acayipte uykum var sızdım sızacam kanepe de. leverkusen çok iyi oynuyor, beklenilen rahat kazanması, ilk yarı oyuna hakim olsa da gol pozisyonu yakalayamıyor bu arada ben bayrakları indiriyorum, sırtımı dönüyorum yarı ayık yarı sızık dinleniyorum derken ikinci yarı başlıyor, iyi başlıyor leverkusen bir iki atak derken, artık uyanayım bari diyerek dönüyorum, gençlik rahat olun uyandım atıyoruz golü diyerek öngörümü bildiriyorum ve leverkusen beni utandırmıyor 1 dakika sonra golünü de atıyor, bu arada uyuma totemimizde tutuyor! derken 2-0 oluyor ve maç bu şekilde bitiyor.

cumartesi öğleden sonrası iki maçım var bremen ve chelsea, bol gollü müsabakalar bekliyoruz haliyle, eve 17.30 gibi geliyorum, bizim gençler evi taşıyor! aman yarabbim nası bi mutluluk bu artık bi salonumuz var, gerçi henüz salonumuz var demek için erken, önce birden fazla insanın oraya girip temizlemesi gerekiyor, neyse 2 dakika sohbet edip çocuklarla yukarı çıkıp maçlara bakıyorum, nasıl bi iyiysem daha ilk yarılar bitmeden maçlarda 3 gol olmuş, aşağı inip tekrar çocuklara bakıyorum, şanslarına kamyonun lastiği patlamış! neyse ki taşınmaktan vazgeçip tekrar bizim eve gelmiyorlar lastiği halledip gidiyorlar biz de hem okey oynar hem de fenerbahçe maçını izleriz diyerekten geyik cafeye gidiyoruz, herkes umutları fenere bağlamış kesin yenmesi lazım fakat maç 2-2 bitiyor, irili ufaklı alper,kaan,bahadır ve vahitin kuponlarını yatırıyor fener, aslında benim de bir kuponum gidiyor fakat son juventus maçım kaldığı için ben takmıyorum pek fazla, fener maçıyla beraber biten okey sonrası eve juventus maçını izlemeye geliyoruz fakat söylemeden geçemiyorum, alperle gizem, emreyle bana tarihi yenilgilerimizden birini daha tattırıyorlar, tebrik ederim! onlar bittiğinde biz 26 mıydık? yoksa 24 mü?

juventus maçına gelince,

önce delpiero mükemmel bi gol atıyo, yetmiyo sıradan da olsa bi de marchionni.

30 Oct
2008
Kategori: okul    |    Saat: 20:32
Yazar     |    1 Yorum

başkent üniversitesine hoşgeldiniz

derse girmeden önce bi haber yayıldı koridorda, bu haber beraberinde derin bir telaş ve endişe rüzgarını da getirdi, sınav tarihleri açıklanmış; pazartesi günü hukuk ve siyaset, öğrencilerin arasında ki adıyla zühtü, perşembe siyasal ve toplumsal düşünceler tarihi yine öğrencilerin tabiriyle simtenin sınavı var. herkeste bi isyan, haksız da değiller sınav 3 kasım pazartesi, bugün perşembe, yazıyla üç rakamla 3 gün kalmış durumda, normal olan sınavların 15 gün en kötü ihtimal 1 hafta öncesinden duyurulması değil midir? insanlar programlarını yapar, ders çalışmaya başlar vs. ancak iso eğitim kalite belgeli, kalite politikasında “müşteri odaklı” etkin eğitimden bahseden üniversitemiz bizlere sınav tarihlerini rakamla 3, yazıyla üç gün önce açıklayarak açıkcası öğrencilerin üç buçuk atmalarını mı amaçladı bilmiyorum ama sanırım bunu başardılar.. gün boyu not için sağa sola koşuşturan öğrenciler gördüm, muhtemelen yarın bende onların arasına katılıcam. gerçi bu okul konusunda fikirlerim baya bi değişikliğe uğradığından artık pek fazla önemsemiyorum, aman ne yapıcam şeklinde eteklerim tutuşmadı benim, arkadaşlarımın yanında daha az kaygı taşıyorum, neye güveniyosam? ama bilmiyorum öyle, giricez ve geçicez bi şekilde .

aslında bilgiye sahip olmayı göstermenin ve başarılı olmanın kriteri hala a,b,c,d,e seçeneklerinden birinin bilinip bilinmemesiyle alakalı olduğundan arkadaşlarıma hak vermiyor değilim, ama biz ses çıkarmadıkça bu durum böyle sürüp gider, biz üniversiteye geldik ya! hocalara bakın hala bu kadar saat gelirseniz şu kadar kanaat notu alırsınız, yoksa geçiririm size kalırsınız şeklinde tavır takınıyorlar, nasıl bi güvensizliktir bu? neden korkuyorsun ey hoca? dersinin boş geçmesinden mi? bu hoca kisvesine bürünmüş insancıklar olduğu sürece biz öğrenci milleti sanırım bu kaygıları taşımaya devam edeceğiz, şimdi ben x dersten 50den yüksek not alamazsam o dersi bilmiyorum mu demek? geçelim ya. ben nice dersler bilirim ki yoklama alınmaz fakat derste oturacak sıra bulamazsın “kamera nerde, nereye el sallıyoduk? doğan hocam, ismail hocam saygılar, sizi de unutmadım arzdar hocam”

ne diyodum? evet bu nalet eğitim sistemimiz bu şekilde devam ettiği sürece, bi şeyler bilenin değilde, bi şeyler ezberleyenin başarılı olduğu; yerimizde saymaya devam ederiz. “aristo tuvaletinden sonra sifonu çekmeyi unutmuş” bu aristonun hangi davranışıyla bağdaşır, bu soruya ingilizce cevap verin, insanın shut the fuck up yazası gelir o kağıda, ingilizce yapılacak sınavları türkçe işlememizden bahsetmiyorum bile, sanki o ingilizce sınavları verebilecek ingilizce eğitimi vermişler gibi, hazırlıkta kartonlara tarkan he is a türkiş pop star yazdırıp duvarlara astıran hocalar vardı yahu. hala hi, how are you kalıbından kurtulamamış ingilizce dersleri yapmıyoruz değil.

gene karıştırdım değil mi? ne yazacaktım nereye geldi mesele, dur ya karıştırmamışımdır belki devam edeyim hem bunu söylemessem içimde kalır, yılda öğrencilerinden eğitim ücreti adı altında trilyonlar alan, bi o kadarını da iğrenç kantin, tabldot, kafe hizmeti verdiğini iddaa ederek kazanan haberalin ticarethanesi bir nalet projektör alamaz mı? veya yaptıramaz mı bozulanı? rezilliğin daniskasına bak hele, 3 haftadır bilgisayar dersinde projektör çalışmaz, 5 dakika da ısınır, yahu o kadar kötü durumdaysanız söyleyin ben getireyim, sevaba girerim hem. hocaya da yazık. belki de hocaya tercüman oldum, nasıl siniri bozuldu bugün. veya bi yardım kampanyası mı başlatsak? okulumuz zor durumda lütfen yardım edin!

ne işim olur okulla, sınavla bundan sonra? naparlar? sınıfta mı bırakırlar? yesinler çok korktum ..

ha söylemeyi unutmuşum.

hoşbulduk..

29 Oct
2008
Kategori: hayat    |    Saat: 03:27
Yazar     |    Comments Off on acı ne demek?

acı ne demek?

ben

..

azabını çektim, acısını da. gözyaşı döktüm, üzüntüsünü yaşadım..

mamafih yapamadım, sonra daha karanlık, daha bulanık, daha soluk geçti..

bi gün geldi, hesabımı verdim kendime elimden geldiğince.

..

sen

..

yüreğime gitme’nin hesabını ver, sen anlat yüreğime, sen söz geçir.

..

ama doğru ya,

how can i blame you, when it’s me i can’t forgive?

24 Oct
2008
Kategori: hayat    |    Saat: 21:42
Yazar     |    Comments Off on ama ya peki?

ama ya peki?

şebnem ferahın bi şarkısı vardı, dur hatırlayacam, evet hatırladım, ne diyodu? sil baştan başlamak gerekmiş bazen, herşeyi bertaraf etcekmişsin, yok yahu bertaraf et başka parçaydaydı, neyse buna benzer sözlerin olduğu bi şarkıydı işte. benim konuda bi fikrim yok, “sanırım ama fakat galiba” karışık bi durum, bu konu için bi sözüm var benim, benim dediğim aslında gerçekten benim mi bilemiyorum, yani ben hiç bi yerde görmedim bunu, belki de çook eskiden okumuş bilinç altıma yerleşmiştir ve şimdi tekrar su yüzüne çıkmıştır ve ben benim sanıyorumdur, neydi yahu? şey,

sil baştan değil, ancak kaldığın yerden devam edersin hayata, veya bunun gibi bişeydi. aslında bu söz anonim herkesler söyleyebilir bunu, 2 kadeh içmek yeterlidir belki, meybi mor. aliside veliside hepsi söyler bunu. ama yavaşla öğrendiğim bi şey var, hayata devam etmek konusunda, geçmişine çizgi çekmeli bence, hemde kalın bi çizgi, geleceğe dair umudun veya beklentinde olmamalı, sadece yaşamalısın, uyumalısın, kalkmalısın sonra tekrar uyuyup tekrar uyanmalısın. ne insanları umursayarak nede onlar tarafından umursanarak.

insan veya ben garip biriyim, çok mutlu olduğum bi anda saatlerce ağlayacak kadar kötü olabiliyorum, veya kötü olduğum bi anda gülme krizine tutulabiliyorum, neden yahu nedir bunun mucizesi?

ya ne diyorum ki ben, aslında bu yazdıklarımın son bi saattir dönen affedilemeyen üçlemesiyle ilgisi yok, valla bak doğru söylüyorum.

“ama ya peki” ?

how can i be lost, if i’ve got nowhere to go?

24 Oct
2008
Kategori: gündelik    |    Saat: 03:13
Yazar     |    Comments Off on ben bugün eğlendim!

ben bugün eğlendim!

sıkıcı başlamıştı gün, kızdım kendime çünkü uyumak için vaktim olmasına rağmen gene erken uyandım döndüm durdum yatakta 2 saat, havada soğuktu, hava değil aslında, odam soğuktu, öğrenciyiz doğalgaz ne gezer yahu, kalın giyiniyoruz yetiyor! okul her zaman ki gibiydi herhangi bi farklılık olmadı, ingilizce dersi sonrası bilgisayar bayıklık had sahfdaydı, hatta az daha pakistan büyükelçisinin konferansına katılacaktık başka işimiz yokmuş gibi.. öğrenciyiz ya biz ne işimiz var konferanslarda, panelde işimiz gücümüz var bizim eğlenicez, gezicez! öylede yaptı(k), yine olsa? yine yaparı(z)

go kart go kart diye tutturuyorum, hani bugun gokarta gitmiyomuyduk diye psikolojik baskı uyguluyorum esra ile elife, esra kıvırıyor hava soğuk bowlinge gideriz diyo, elif zaten kıskançlık krizlerinde neşesiz, neyse hepimizin mutabık olduğu bi konu var! o da üçümüzünde karnının acıktığı.. öyleyse yemek yiyelim sonra karar veririz diye bilkente koyuluyoruz.. bilkente geldiğimizde go kart pistinin yanından geçerken adrenalin üst seviyeye vuruyo, bugün bunu sürmeden rahat yok bize.. nese açız karınları doyurmamız lazım.. börgır kinkte güzelce doyuruyoruz.. sonra tekrar bowling mevzu açılıyo, ee hadi oynayalım bari diyerek bi ankuva turuna çıkıyoruz.. zorla incikci, boncukcuya sokuluyorum! Neyse ki kabus erken bitiyo, hemencecik bownlinge geçiyoruz.. tenha bi köşe istiyoruz fakat turnava var diye salonun ortasına yer veriyorlar..

ben ki -en son bownling oynayalı en az 10 yıl olmuş- hiç iddalı değilim, öyle atıcam eğlenicez gülücez felan. aksilik ilk atış sırası benim, 43 numara fakat bana büyük olan ayakkabılarla da hiç rahat değilim zaten, esra bi yandan atış dersleri veriyo, bak kolunu bükme hızlıca fırlat felan.. neyse atıyorum fakat çizgi ihlalinden az daha topun peşinden bende gidiyodum! zor durdurum kendimi.. neyse eğleniyoruz.. elif ilk atışında strayk yaparak güç gösterisi yapsada balonu hemencecik sönüyo! esra çok başarısız, bi ara sonuncu olmayı garantilemişti sonra noldu bilmiyorum..

ben acemi şansı 1-2 strayk yapıyorum, sona yaklaşıyoruz. ritmimde artıyo hızla son 2 atışa geldiğimizde esra sıfır çekiyo, evet böylelikle zirvede elifle tek başıma kaldığımı sanıyorum, dalgamı geçiyorum aferin esra böylelikle sonuncu olmayı garantiledin şeklinde fakat bowling nankör bi spor, laflarımı az sonra yediriyor bana..

son atışımı tamamladığımda puanım 77, elif 74 puanda, esrada 30 mu 50 mi öyle bişe yani kesin sonuncu! elif son atışında büyük başarısızlık sağlayıp 4 puan alıyor ve benimle eşitleniyor, biz galibiyeti kutluyoruz dostluk kazandı, esra kaybetti şeklinde!:) esranın atmasına gerek yok zaten nede olsa bizi geçemez ki, dimi geçemez, evet evet geçemez!

öyle mi gerçekten?

sessiz ve derinden gelerek esra önce straykını yapıyo, sonra ikinci şansını kullanıyo.

yorum yapmıyorum sonucu aşağıda!

bugün biter mi böyle? bitmez tabii ki bowlingten çıkıp soluğu go kart pistinin yanında alıyoruz,

çekilin yoldan, düt düt!

hemen kasklar alınıp go kartçı amcaya fotoğraflar çektiriliyor..

ve start anı..

elif önde, esra arkada ve sonuncu selçuk başlıyor yarışa! elif ehliyetsizliğin verdiği acemilikle 20km/sa hızla sağ şeritte yavaşça ilerliyor, hatta bi ara abartıp lastiklere tosluyor! esra ise tam bi trafik canavarı, pardon go kart canavarı! yol vermiyor, geçemiyoruz, üstüne üstlük direksiyonu üzerime kırıyor! 2 kere geçmeye çalışırken bana çarparak engelledi! evet ciddi ciddi trafik canavarı bu kız alın bunun ehliyetini!

fakat her zaman iyiler! kazanır değil mi? ve doğru anda geçiyorum onuda! artık geri kalan turlarda arkadan gelen esra ile elife el sallıyorum.. elif öyle kaptırmış ki kendini finiş bayrağını görmeyip bi tur daha atmaya çalışıyo fakat siyah bayraklar elif için kaldırılıp diskalifiye olduğu bildiriliyor..

gülüyoruz, eğleniyoruz, neşeleniyoruz..

evet ben bugün çok eğlendim, tüm bu yorgunluktan sonra bu yazıyı yazmakta günün gülümsemesini tamamlattı.

ayrıca dört gözle bekliyoruz, ilk defa buzda kayıcak kendimi ve bizi, haa paintballu da unutmayalım değil mi?

22 Oct
2008
Kategori: hikaye    |    Saat: 20:41
Yazar     |    Comments Off on bir adam

bir adam

kapıyı arkasından sertçe çekti..

umursamadan çıktı, ani ve hızlı girdiği yaşamından yavaşça..

donuk gözleri duvarda ki saate takıldı bi süre, önce elinde ki kahve fincanı vurdu çıplak parke zemine, sonra vücudu.