on sekiz kasım
tamam pes ediyorum, daha ne kadar saklayabilirdim ki artık yirmi iki yaşında olduğumu, yuh ya yirmi iki yaş ne abi şaka felan olmalı bu, resmen büyümüşüz, beyazlar bile var artık saçımda.. aslında yazacak, çizecek o kadar çok şey var ki o güzel günle ilgili ama hepsini kendime saklıyorum.. gıcığım ben ya, evet.
o günde yanımda olan, olmayan, hatırlayan, hatırlamayan herkese teşekkür ederim ya.. hepsi çok özeldi, çok güzeldi..
bi tanesiniz.. bir
neyi anlatıyım abi?
doğum günüme gireceğim sırada mideme saplanan ağrı yüzünden az daha kusduğumu mu? yoksa doğum günümde sonra ki gün olacak sınava oturup ders çalışmaya çalıştığımı mı? yoksa evde bi başıma film izlemediğimi mi?
tabi hakkını yemeyelim gençlik süpriz parti tertip etmişti ya;) hatta öğlen yediğim muffınları da unutmam mümkün mü?:)
başlıksız
… bir müddet sessiz kaldı. düşünmekte olduğu belli oluyordu halinden. biraz sonra sakin, fakat çok kararlı bir ses tonuyla söze girdi:
…
ve bak yine tekrar ediyorum kendi sorununu kendin çöz. herkesin kendine özgü bir iç dünyası vardır ve sorunlara bakış açıları senden çok farklı olabilir. kafan karmakarışık olmuş oğlum senin!… benimde başıma senin yaşındayken buna benzer bir şey gelmişti. ben yatağımda sabahlara dek ağlıyordum. annem geliyordu, “neyin var” diyordu. ben hiç bozuntuya vermiyordum. “bir şey yok” diyordum. işte gerçek erkek böyle davranmak zorundadır. sen de artık gerçek ve güçlü bir erkek gibi kendi sorununu kendin çöz. bugüne kadar yanlış yapmışssın. ama tamam artık, bitti!
yine mi pazar?
pazar günleri dışarı çıkmaktan nefret ediyorum, her yer sessiz, ıssız.. insana yalnızlığını hatırlatıyo hele bi de yağmurluysa hava, sararmış yapraklarla dolu boş bi sokakta buluyorsunuz kendinizi.. hiç işim yokmuş, gerçi yoktu zaten, ders çalışabilecek mişim gibi kütüphaneye gittim, oturdum otuz dakika sonra kalktım eve geldim nasıl uzak hissetim kendimi, napıyodum ki orada?
..o kadar kötü bi hal alıyo ki durum bazen, boktan, önemsiz gibi görünen şeyleri nasılda büyütüyorum kafamda nasılda canımı sıkıyo, aslında canın sıkkınlığı o aptal ve önemsiz şeylerin aptal ve önemsiz olması veya önemli bi şeymiş gibi hissettirmesinden değil, sadece canımı sıkıyolar çünkü o kadar boşum ki, zihnim saçma sapanlar şeylerle bulanıyor, bazen dalıp gidiyorum aptalca şeyler düşünüyorum, o kadar aptalca şeyler ki daha sonra ne düşündüğümü hatırlamıyorum, dalıyorum aradaki zaman kopuyo, nerdeyim bene dönüyo durum..
sıkıldım artık ya.. kendimden korkuyorum bazen şu an korktuğum gibi.. hep derdim ya içinde ki sıkıntıyı atmak için bi şeyler yazmalı insan diye, rahatlamalı, olmuyo ama ya; neden midemde ki bu kramp geçmiyor? dün sınavda da mutluluk üzerinde bi okuma parçası vardı insanların bilmem kaçı için mutluluğun dayanak noktası paraymış, para ne ya, parayla ne mutluluğu elde edilebilir ki?
ya mutsuz uyanmak o kadar lanet bi şey ki.. pazarları allah kahretsin ya, şarkılarında canı cehenneme, masanın üstündekileri fırlatmak neyi değiştirir ki? camı açıp dışarı mı atlamalıyım?
sınavlar başlamış
evet gerçekten başlamış, hatta bitmek üzere, bugün iyice bi farkına vardım başladığının. ne güzeldi halbu ki araştırma, inkılap ve siyasal bilgiler sınavlarının bazısına çok az, bazısına hiç çalışmayarak girip kötü notlar almamıştım, az çalışılan bi araştırma sınavı için 63 iyi bi notken, neredeyse hiç çalışılmayan inkılaptan 70 almaktan daha iyi ne olabilir? daha iyi olabilecek bi şey var ama onu söylemiyorum, siyasal sınavı ise hedefimin üzerinde gelicek muhtemelen .. ha bu arada hedefim f.. ama bu hukuk garipti ya, sınav çizelgemde üzerini kırmızıyla çizdiğim ilk sınav oldu, daha önce araştırma ve siyasalı mavi, inkılabı ise yeşille çizmiştim, üstelik hiç başka işim gücüm yokmuş gibi dün kütüphaneye gidip hukuk çalıştım ya, not felan çıkardım, ayıp ya. hemen bi denklem kuracak olursam, çalışmadığım sınavlardan iyi not aldım, az da olsa çalıştığım sınav kötü geçti, bu bağlamda yarın ki ingilizce sınavına çalışıp zaman kaybetmeye gerek yok değil mi? bilmiyorum, hem 12 einstein gücünde bi kalemim var artık! ben çalışmasam o kendiliğinden yazar eminim bi şeyler. ama ya çalışsam mı ki ingilizceye, bak şimdi kafama takıldı,
ya ne diyorum ben? ne çalışması.. my name is selçuk.. ee bitti, gülücük.
yalnızlık
başını kaldırdı, ne zaman uyuduğunu ve ne zamandır uyumamakta olduğunu hatırlayamadı.. televizyonu açık bırakmıştı veya unutmuştu. doğrulmaya çalıştığında sabah haberleri başlıyordu.
“günaydın sayın izleyiciler bugün 10 mart 2008 saat 07.00 haberleriyle karşınızdayız”
sersem gibiydi, odasına baktı, uzun zamandır toplanmadığı belli oluyordu, her yerde devrik bira şişeleri, pizza kutuları ve içi boşalmış cips paketleri.. ayağa kalkmaya çalıştı, devrildi tekrar yatağa düştü.
üstünde vücuduna yapışmış bi kot ve tişört vardı, üşüdüğünü ve neden üzerini değişmediğini düşündü fakat anımsayamadı, ağzı kurumuştu, sehpanın üzerinde ki bardağa uzandı, kaldıramadı elinden düştü bardak, bardaktan dökülen su sehpanın üzerinde ki açık ilaçlarıda alarak yere aktı.
neydi o ilaçlar? kendisi mi içmişti bunları? ne içindi ki? hatırlayamadı, ağzının kuruluğunu gidermek için sehpanın üzerinde ki damlalarla damağını ıslattı, bu sefer doğrulmayı başardı ve ayağa kalktı fakat dengesini kaybedip tekrar yatağa düştü, doğruldu, bu kez yatakta oturdu bi süre.
odaya takıldı gözü, bira şişeleri, pizza kutuları, cipsler.. her yerdeydiler, parti mi verdim acaba diye düşündü. ayağa kalktıktan sonra
“kimse var mı” diye seslendi.
kimse cevap vermedi, odasından çıktı. bi koku çarptı burnuna, biraz daha yürüyünce kokunun mutfaktan geldiğini anladı, içeri baktığında bulaşık yığınıyla karşılaştı, odasından beter haldeydi, kutular, bardaklar, şişeler.. kim yaptı bunu dedi kendi kendine, cevabı bilmiyordu.
bir kapı gördü yan tarafta, açmaya çalıştı açamadı, kapı kilitliydi, zorladı gene açamadı, kimse var mı diye seslendi, yine yanıt yoktu, bi kez daha yüksek sesle seslendiğinde yalnızca sesi yankılandı boş evde…
koridoru geçtikten sonra salon olduğu anlaşılan bir yere girdi, burası odasından da beter haldeydi, eşyalar dağılmış, koltuklar devrilmiş yerde cam kırıkları, yiyecek, içecek çöpleride cabası.. hırsız mı girdi acaba diye düşündü ama cevap veremedi yine. dolaşmaya devam etti, yürürken cam kırıkları ayağını kesti fakat umursamadı, yürüdü, yerde fotoğraflar gördü, kimisi yakılmış, kimisi yırtılmış, buruşturulmuş. birini aldı bi erkek vardı fotoğrafta, şık giyinimli, yakışıklı ve gülüyordu elinde kadehiyle, bir davette çekilmiş olmalı diye düşündü, daha sonra aynı erkeği başka insanların yanında gördü, bi tanesinde kumsalda bi kızla mutlu bi poz vermişlerdi, hoşuna gitti bu fotoğraf bi süre baktı daha sonra yere bıraktı. kimdi bu adam? yanında ki kız kimdi? ya diğer insanlar? kendisine cevap veremediği sorular sordu… salonun içinde dolaşmaya devam ederken karnının acıktığını hissetti karnından gelen sesle, yerde ısırılmış bir elma gördü, bi tarafı çürümüştü, sağlam tarafından bi ısırık aldı ve onu da yere bıraktı sonra.
salondan çıktı, tekrar uyandığı odaya yöneldi, giderken koridorda ki aynaya takıldı gözü, saçları ve sakalları uzamıştı, iki saniye daha aynada kendine baktı ve odaya girdi, dikkatini çekebilecek bi şeyler aradı gözü, masanın üstünde dağınık kağıtların altında bi laptop gördü, sandalyenin ve masanın üstünde ki çöpleri attı, sandalyeyi çektiğinde yarısı dolu olan bir bira şişesini devirdi, bira halının üzerinde döküldü, umursamadı.. bilgisayarı açtı ve beklemeye başladı, şifre istiyordu, denedi.. 1-2-3-4-5, 5-4-3-2-1 açılmadı, sertçe kapattı ekranı, ayağa kalktı, çıktı odadan..
bu sefer koridorun diğer yanına yöneldi, bi kapı vardı açmaya çalıştı, kilitliydi, sinirlendi önce omuz vurdu, sonra tekmeledi.. yumrukladı.. kilidi kırıldı ve açıldı kapı. derli toplu bi oda çıktı karşısına bu sefer, masanın üstünde bi bardak su vardı, üstünde ki toza aldırmadan bi dikişte içti suyu. oda sade fakat güzeldi, fazla eşya yoktu, büyük bir dolap, daha küçük bir dolap, bir kanepe, koltuk, köşe lambası, masa..
küçük olana yaklaştı kapısını açtı, içersinde gömlekler, takım elbiseler, kazaklar.. kimin tüm bunlar diye düşündü, cevap veremediği sorulara bir yenisini ekledi.. karşısında ki büyük dolaba yöneldi, açtı, içi boştu…
odadan çıkarken yaşadıklarına anlam vermeye çalıştı, veremedi. tekrar koridordan geçerek girişe geldi, üzerinde bir parmak toz olan vestiyere yaklaştı, gözleri buğulandı, dengesini kaybetti, sendeledi. vestiyerin üzerinde buruşmuş bi kağıt vardı. dengesini kaybetmek üzereydi notu açtı.
“beni sakın …
yere yığıldı.
yağmurlu bir geceydi ve ne yaptığını bilmiyor bir hali vardı, yaşamıyor gibiydi, sendeleyerek yürümesinden içki içtiği anlaşılıyordu. yoruldu, durdu. diz çöktü, artık tutamıyordu kendini, göz yaşları yağmurdan ayırt edilemiyordu, haykırıyordu.
“neden”
ağlamaktan yorulduğunda koşmaya başladı, sendeliyor, arada düşüyordu.. tamamen sırıksıklam olmuştu apartmana girerken, kotu ve tişörtü vücuduna yapışmış, çıkmayacak gibi duruyordu. merdivenleri hızla çıkmaya çalıştı, yapamadı, takıldı düştü, kafasını yere vurdu.. yavaşça çıktı dairesine sersemlemiş, göz pınarları kurumuş kırmızı gözlerle, tanınmayacak haldeydi, zaten uzun zamandır kaybetmişti kendini, ne farkederdi? kapıya geldiğinde anahtarını bulamadı cebinde, küfretti ve kapıyı tekmelemeye başladı, açan birisi yoktu, diğer cebini yokladı buldu anahtarını fakat deliğe bir türlü sokamıyordu, açtığında kapıyı artık fazla bir enerjisi kalmamıştı, nefes nefeseydi.. ecza dolabına koştu tüm ilaçları, kutuları aldı ve odasına girip sehpanın üzerine döktü hepsini. bir bardak su döktü kendine, alabildiğini kadarını doldurdu eline yarım bardak suyla içti hepsini, bardağı yerine bıraktı.
sonra sessizleşti, durgunlaştı göz yaşları.. hissizleşti bi süre ve yatağa yığıldı…
kalktığında başı çatlayacak gibiydi. vestiyere tutunarak kalktı, buruşan notu tekrar gördü. ne zamandır burda yatıyorum diye düşündü, akşam olmuştu.. salona girdi tekrar, bi cep telefonu gördü.. kırılmıştı.. sonra diğeri çarptı gözüne, eline aldı şarjı bitmek üzereydi, ne bir arama ne bir mesaj vardı içinde, isimlere baktı, tanıdık değildi, iki kayıt dikkatini çekti;
“anneciğim” ve “o”
telefonu yerine bıraktı, dışarı çıkıp hava almak istedi, üstünü değiştirmedi, kapıyı açtığında bi ses duydu, salondan, az önce yere bıraktığı telefondan geliyordu. eline aldı ve telefonu açtı.
“alo”
“oğlum benim, bi tanem, doğum günün kutlu olsun, işlerin nasıl, siz nasılsınız”
bi şey söylemedi, elinden bıraktı telefonu, zemine çarpan telefon kapandı.
anne mi? doğum günü mü? nasıl mıyız? iş mi? anlayamadı hiç bişe.. tekrar kapıya yöneldi, çıkıyordu ki durdu, salona döndü ve yere düşen telefonu aldı, kırılmadığına sevindi..
hava soğuktu dışarıda ama o umursamadı, yürüdü bi süre, bi büfe takıldı gözüne, sigara çekti canı, ceplerini yokladı sağ cebinden buruşuk bir on lira çıkardı, bi sigara ve çakmak aldı üstü kalsın dedi.
devam etti yürümeye bir sigara yakıp, sonra tekrar durdu ve bi banka oturdu boğaza karşı, sakalını kaşıdı. neden bilmiyordu, kötü hissediyordu, kafasında cevabını bilmediği onlarca soru dolaşıyordu, gözleri yaşardı, tutamadı kendini ağlamaya başladı, bilmiyordu sebebini fakat durduramadı, ağladı, yorulana, göz yaşları tükenene dek. sonra donuk ve hissiz gözlere baktı uzağa doğru..
dikkatini dağıtan bi ses duydu, az evvel telefonundan gelen sesti bu. arayanın kim olduğuna bakmaya çalıştı tam göremiyordu buğulu gözleriyle, gözlerini sildi iyice arayan “o”ydu.
telefonu açtı gelen sesi dinledi bi şey söylemeden, duyduğu ses hüzünlü, ağlamaklıydı..
“nerdesin be deli”
gözden kaçmayanlar
yoksa göze batanlar mı demeliydim? veya göze çarpanlar? gerçi hepsinin anlamı aynı değil mi ne farkeder? seviyorum ya türkçeyi baksana bi şeyi birden fazla sözcükle ifade edebiliyosun, vedalaşırken mesela, güle güle, hoşçakal, eyvallah, allaha ısmarladık, görüşürüz, iyi bak kendine vs uzar yahu baksana bunların hepsiyle işimizi görebiliriz, hatta elvada? yok o olmadı, düşünsenize arkadaşınızı akşam eve bırakırken elveda diye ayrıldığınızı mazallah kafanıza indirir aldığınız çiçekleri, sakının elvada demeyin en iyisi.. birde şey var ben bi ara çok sık kullandım onu, gülerek hoşçakal! yahu bu ne güzel bi cümledir, bi insan bunu duyunca nası mutlu olur kimbilir.. seviyorum ya türkçeyi, gerçi diğer dillere yeterince hakim değilim belki onlarında kendi aralarında böyle türevleri vardır, ama kimse allaha ısmarladığı ingilizceye felan çeviremez ya masal okumayın bana, bu arada düşündüm de ingilizcede de vedalaşmada kullanılan az kelime yokmuş, bye bye, see you, take care etc. hatta rusçada bile var pakosundan das vidanyasına kadar.. hipotezim çürüdü mü ne? banane ya yemişim bay bayını abi, güle güle demek varken..
bugün öğleden sonra bişeyler yapmak istedi canım, hatta buna dün gece karar vermiştim.. gidip gezeyim biraz kafam dağılsın, hayat bayram olsun felan değil ya, sinemaya gitmek istedim, belki de çalışmaktan çok bunalmıştım cumartesi pazar günü dinlenmeye ihtiyacım vardı dicem ama yok öyle bişe çalışmadım ki? ne bileyim öyle işte, yahu gezmek istiyorum sebebi mi olur bunun?
erken kalktım gene, buna bi çare bulmam gerekiyo, artık canım yanıyo resmen, en son ilaçla uyutucam kendimi baymaya başladım, yeter yahu yeter uyumak istiyorum ben sabahın yedisinde kalkmak ne demektir ya..
uyandım..
bilinmeyen bi vakit, üzerimi değişiyorum, çıkıcam dışarı.. havada nasıl bozuk, inatla otur evde ne işin var dışarda der gibi, soğuk bi de, çekilmez.. çıktım dinlemedim.. sinemaya gitmek istiyorum. caddeye doğru çıktım, her yer sessiz, sakin çoğu belki de yeni uyanıyo, hayat onlara güzel.. ego aldım cepaya gittim..
bir iki mağaza dolaştım gitmişken, ilginç insanlar cevap veriyo sana bişey diyince, kolay gelsin diyince, teşekkür ediyorlar, iyi günler dileyince cevap veriyorlar, hatta bugün kapıcıya kolay gelsin dediğimde teşekkür etti. noluyo size kendiniz de misiniz?
poşetlerle karfura girmek yasak! bantlıcaklar veya poşete geçirecekler, daha girmeden potansiyel hırsız muamelesi yapılıyor insanlara, nedir bu güvensizlik yahu? size söylüyorum nedir yani? senin kıçı kırık elli kuruşluk çikolatanı mı çalacam nedir yani? çalsam nolcak, dükkanın mı batar? sen karfur hiç bi stand kurup çocuklara ücretsiz çikolata vermeyi denedin mi? düşündün mü bu kıçı kırık iyiliğininin çocukları ne kadar sevindirebileceğini?
bekliyorum poşetlerim torbalansın, kayıt altına alınsın herşeyim, ama sinirli veya agresif değilim gayet sakinim, zaten yorgunum artık sinirlenmek için, eskidendi onlar.. görevli kadın aynı anda iki işi yapmaya çalışıyor belli ki arkadaşı bi yere gitmiş, hem torbaları poşetliyor hemde diğer müşterilerin garanti belgelerini onaylıyor, bir iki dakika bekledikten sonra bana dönüp, kusura bakmıyorsunuz bekletiyorum ama.. nasıl yani? nerdeyim ben? noldu bu insanlara? ne demek rica ederim diye karşılık verip sıranın bana gelmesini bekliyorum, sonra kolay işlemi bitirip poşetlerimi alıyorum, giderken iyi günler kolay gelsin sözüme karşılık teşekkür ederim yanıtını alıyorum.. mutlu oluyorum hayatta böyle insanların olması güzel.. asık suratlı, işinden memnun olmayan kişiler bazen çok küçük bi olayda gününüzü zehir edebilir..
karfurdan ucuz bişeyler alıp kasaya yöneliyorum, ödüyorum aldıklarımın ücretini, poşetlerken arkada bi aile çarpıyo gözüme hemen benden sonralar, anne baba ve ufak bi delikanlıdan oluşan çekirdek aile modeli.. baba kasaya boş bi kutu uzatıyo, ufaklığın eline bakıyorum bi dolu küçük araba, benimde vardı onlardan bayılırdım küçük arabalara, hatta duruyolar hala, ilerde evime bi raf yaptırıp itinayla dizicem onları bi köşeye.. kasiyer geçiriyor boş kutuyu, 16.75 diyor.. baba düzeltiyor 6.75 yazıyodu diye bir iki diyalogtan sonra anne çok pahalı onlar için bırakalım diyo.. çocuğun göz yaşları içinde elinden alıyolar arabaları elinden.. bırakıyorlar, yahu o çocuğun bi göz yaşının bir ederi var mıdır? neden ağlatıyosun çocuğu? ben inanmıyorum kimsenin 10 lira fazla verdiği zaman batacağına veya aç kalacağına, hem sen annesin, babasın aç kalacaksın tabi! çocuğunun mutluluğu çok daha önemli değil mi? gerekirse yemiceksin bi öğün, ama o çocuğa o arabayı alacaksın ya! çocuğu doğurman mıdır onun annesi olduğunu gösteren? o kadar canım sıkılıyor ki ya ufaklık nasıl üzülüyo, ağlıyo, çekiştirip götürüyolar çocuğu elinden.. ya durun bi dakika ben ödemek istiyorum dicem, fakat insanlar artık hep bişeylerin altında bişeyler arıyo olmuş, soru işaretleri havada uçuşuyo, nasıl yani? ne demek istedin? bırakın bunları ya.. gidiyolar, sadece arkalarından bakabiliyorum, içim üzülüyo.. anne seni seviyorum ya, bayramda söz gelicem..
zamanın ötesinde bir yerlerde, cepada kampanya var bilmem kaç yetelelik alışveriş yapınca hediye kuponu alıp çekilişe katılıyosun, kazanacağımdan değil de bişeyler aldım bari bende alim diyorum kupon, herkes bana şanslısın der durur, fakat ben inanmıyorum buna, bir daha kanıtlamak istiyorum belki de.. gerçi şanslı olmak demek sayısalın çıkması veya başka bi yerden bişey kazanmak demek değil ki, ne diyorum ben? ben mutlu olmayı, şanslı olmaya tercih ederdim.. yalnız böyle diyince de bu dediklerimden biriymişim gibi oldu, ama değilim ki, neyse ne diyodum.. son sıradayım ben bekliyorum sıranın gelmesini, 60larında bi amca yaklaşıyo yanıma yanında da o yaşlarda bi teyze, iki tane de ufaklık var yanlarında bi erkek bi kız, burda ne var diyo amca, ya biz türkler yok mu? ne meraklı milletiz gülücük, bi kalabalık bi kuyruk, illa öğrenicez biraz daha gülücük, çekiliş var diyorum amcamım araba çekilişi.. karısına sesleniyo gel bizde katılalım çıkar belki diye.. herkeste bi umut var yani, gerçi insanın yaşaması için bi umudun peşinden gitmesi gerekmez mi zaten? konuyu dağıtmayalım ya lütfen.. karısı gelip bize çıkmaz bey yürü gidelim diyo, amca biraz bekledikten sonra takılıyo teyzenin peşine, giderken de ufaklıklardan birine hadi kızım gidiyoruz diyo, yahu amca yaşlı acaba kızı mı ki diye düşünüyorum, sonra aklıma geliyo torunudur yahu..
– iyi günler selçuk bey kayıdınız var mıydı daha önce.
– hayır ilk olucak bu
– adresinizi, telefonunuzu alabilir miyim
– tabi.
…
teşekkür ederim, kolay gelsin..
– iyi günler.
sizler nerdeydiniz bu zamana kadar? neden karşıma çıkmadınız daha evvel, evet size söylüyorum görevli bayan. yani bunu ona söylemiyorum tabii ki, nerde o selama kafa eğen, kolay gelsine somurtan insanlar nerde de yaptığı işten zevk alan, ilgilenen insanlar.. yahu bugün herkes mi iyi, yoksa ben rüya felan mı görüyorum nedir yani yoksa aylardır süregelen uykusuzluk üzerine şu an uyuyorum da bunları mı yazıyorum.. ama uyusam şu an su içemezdim değil mi?
isteğim sinemaya gidebilmekti bugün, gittim bilette aldım, ama gidemedim sinemaya, bilmiyorum neden, galiba ben tek başıma dolaşmaktan, tek başıma vitrinlere bakmaktan, tek başıma yemek yemekten ve tek başıma sinemaya gitmekten nefret ediyorum, tamam nefret etmiyorum belki fakat hoşlanmıyorum, doğru ya bugün kü mutsuzluk ondan demek ki, zaten ne zamandır çıkmıyodum ki, çıksamda zarurettendi herhalde, gayet kısa, sadece olaya odaklı.
bilinmeyen bi saatte yeter bu kadar, gidiyorum ben.. bahçeliye yaklaştığımda aklıma cadde girişinde peçete, kalem satan amca geliyo, cebimi yokluyorum bir sürü bozukluk var, iyi diyorum kendime, geçerken bi kalem felan alırım, halini hatrını sorarım ne zamandır konuşmuyoruz, yalnız bu aklıma gelince de yaklaşık bir haftadır her zaman ki yerinde olmadığı geliyo aklıma, neden bilmiyorum bi tedirginlik kaplıyo içimi, iniyorum ve her zaman ki yerine gidiyorum hemen fakat yok yine.. ne oldu acaba? bilmiyorum ki..
devam ederken yola bi kazaya tanık oluyodum az daha.. kız hatalıydı ama, allahtan erkek şöför iyi kurtardı yoksa hem can hem mal kaybına yol açacaktı bu, yahu bayan şöförler lütfen trafikte daha dikkatli olalım, bakın her gün bir sürü kaza oluyo.. kızcağız şağ şeritte, sol şeritte ki arabanın önünden geçip u dönüşü yapmak istedi resmen, yahu bunu nfs oynarken yapamazsın ki gerçek hayatta deniyosun, bir de kız yaptığının farkında bile değil, çekti gitti, ben daha çok korktum kızdan, şöyle ki kızda palio, erkekte x5 vardı yani çarpışsalar muhtemelen x5 palioyu ezecekti, allahım sen büyüksün korudun..
bi ses pardon bakarmısınız dedi, baktım ama birini göremedim, kaldırımın sağından yürüyodum haliyle soluma döndüm kimsecikler yoktu etrafımda, sağımda ise askeri lojmanlar vardı.. sonra baktım ki nöbet tutan asker söylemiş, saatin var mı dedi, söyledim üçe çeyrek var.. aslında üçe yirmi vardı ama ben çeyrek var dedim, neden bilmiyorum ama belki nöbeti üçte bitecektir, geceden beri nöbet tutuyodur da yirmi dakika yerine on beş dakika kaldığını söylesem son bi kuvvet devam eder dedim.. eyvallah dedi, eyvallah abi kolay gelsin dedim, devam ettim.
cadde üzerinde bi mağazaya girdim gerçi orası mağaza mı insanlara sormak lazım ama neyse, bi arkadaşıma hediye aldım, ama nasıl güzel bi hediye bu, ben çok beğendim yahu.. gün gelirde kendisine verirsem eminim kendiside sevinicektir, ne bileyim sevinmese bile bence gülecektir, bilmem beğenir mi acaba? beğenir ya odun diil ya! gülücük, beğenmese odunsun sen diyecek halim yok ya gülücük.. ama beğenir dimi? beğenir beğenir.
eve yaklaştığımda, bi yerden bi ses duydum.. şarkı söylüyo birisi, ama nasıl kötü sesi var, ben daha iyi söylüyorum desem yeridir.. manganın bi şarkısı galiba, dön bak aynaya o günleri hatırla felan, yok yahu bu aynanın, ne bileyim manganın bi şarkısıydı o zaman.. durdum nerden geldiğini anlamaya çalıştım.. hemen marketin yanında ki apartmanın ilk katında ki penceresi açık bi odadan geliyodu.. ama nasıl içten, mutlu söylüyo, katılmak istemedim desem yalan olur.. herhalde evi temizleyen temizlikçi veya odasını toplayan birisidir diye düşündüm.. biraz daha dinledim.. baktım sonra perdede bi hareketlenme var toparlandım yürümeye devam ettim, az daha göz göze gelecektik ya utandım gülücük. ama o kadar içten söylüyodu ki gerçekten, belli ki mutluydu.. onun adına bende sevindim..
eve girdiğimde herşey bıraktığım gibiydi..
şimdi ben anlamıyorum..
niye yani, neden abi..
bildiğin trajedi, başka bişey değil.
pişmanlık
boğucu bir istanbul akşamında sinemanın önünde arkadaşıyla konuşuyordu seansın başlamasına beş dakika kala, telefonda ki ses işinin çıktığını ve sinemaya gelemeyeceğinden bahsediyordu. üzülmedi diğer biletin yandığına, böylelikle rahatça film izleyebilecekti hem.
telefonda vedalaşırken birden sarsıldı, elindekiler düştü yere.. eğilip düşenleri toplarken “affedersiniz benim hatam” diyen sese baktı ve onu gördü.. anlaşılan oydu ki o da sinemaya girmek için bekliyordu. “önemli değil olur böyle şeyler”.. eşyalarını aldı ve salona girdi.
film başladığında az önce kendisine çarpan kızın yanında oturduğu fark etti. arkadaşı onu da ekmiş diye düşündü çünkü koca salonda sadece kendisinin ve onun yanında ki koltuğun boş olduğunu gördü.. bi ara ona baktı ve hafif buğulanmış gözleri takıldı, gözlerine, içinde tuhaf bi duygu oluştu garip şeyler hissetti anlayamadığı..
film arası olduğunda dışarı çıkarken kız bunu gördü, “tekrar kusura bakmayın olur mu”. “önemli değil olur böyle şeyler”.. çocuk konuşmak istedi, farklı bi şeyler sezinledi o mutlu görünen yüzün altında, sanki görünmeyen bi şeyler vardı.. bir hüznü saklıyordu yüzü..
geri döndüğünde kız geçerken gülümsedi ve yerine oturdu.. film hakkında konuştular bi süre.. aslında ikisi de filmi önemsemiyor gibiydi fakat konuşmayı sürdürdüler.. tam film başlıyordu ki çocuk kıza dönüp “yanınız boşmuş” “sizinde”.
film başladı, artık aralarında boş bir koltuk yoktu, yan yanaydılar, bitene kadar irili ufaklı sohbetler ettiler film hakkında, şurası şöyle olsa daha iyi olabilirdi, aslında bu sahne çok abartıya kaçmış şeklinde..
film bittiğinde beraberce dışarı çıktılar sinemadan, bir süre sokakta beklediler, çocuğun içinden onu bir kahve içmeye devam etmek geldi, hatta telefon numarasını istemek, adını öğrenmek, sevdiği rengi, yemeği hepsi.. fakat yapamadı, soramadı.. bir şeyler engel oldu buna..
“ee o zaman”
“evet”
sokağın ortasında durdular bir süre daha, konuşacak bir şeyleri kalmadığında kız
“şey ben bir şeyler içmeyi düşünüyorum, eğer işiniz yoksa?”
çocuk telaşlandı, “maalesef gitmem gerekiyor” ne yapıyordu? acaba söyledikleriyle düşündükleri tutuyor muydu birbirini? kız biraz üzgün bir ifadeyle iyi akşamlar dedi arkasını döndü gidiyordu ki ekledi “memnun oldum, ben..” gitmişti çocuk..
derin nefes alıyordu, kalbi güçlü bir şekilde atıyordu ve midesine kramplar giriyordu çocuğun olanları düşündü, üzüldü..bilmediği sokaklara daldı, yürüdü sonra durdu..bi kafe ismi çarptı gözüne, kapısında “gerçek hayaller” yazıyordu.. içeri girdi sakin bi köşeye oturdu ve bira söyledi.. aşık mı olmuştu ne?
kız telefonuyla konuşuyordu üzgün bir ses tonuyla, arayan bir arkadaşıydı, uzun zamandır görüşmüyorlardı, arkadaşı kızdı buna ne o ses,
“unutma hayat devam ediyor”
“tabii ya eminim.” ona sıkılmıyorum diye ekledi, başından geçenleri anlattı..
“boş ver takma kafana hepsi aynı hem sen bana gelsene oturur konuşuruz biraz”
biraz sahafları dolaşmak istiyorum, uzun zamandır uzak kaldım kitaplardan, sonra da gidip bir şeyler içmek istiyorum daha sonra görüşsek olmaz mı diye cevapladı..
“tamam nasıl istersen”
bunu duyduğunda derin bir oh çekti içinden çünkü ne zaman arkadaşına konuşmaya gitse, arkadaşı gereksiz dedikodularla canını sıkıyor, yoruyordu.
sahaflar pasajında girdiğinde kendini mutlu hissetti, kitapların kokusunu aldı, hepsi sanki bir şeyler anlatıyordu ona, bir sahafçıya girdi ve birkaç kitap aldı..
uzun zamandır akşamları çıkmıyordu dışarı, kendini çok yalnız hissetti düşününce, yalnızlığı üşüttü onu, paltosuna iyice sarıldı “gerçek hayaller”in tabelası gözüne çarptığında.. kapıdan girerken buraya en son ne zaman geldiğini hatırlamaya çalıştı, anımsayamadı, zihnini de yormadı hatırlamak için..
nereye oturabilirim diye düşünürken onu gördü bi köşede, aslında onu değil masanın üstüne de ki bira şişeleri çarptı gözüne.. ardından boş bi masa gördü, yöneliyordu ki fikrini değiştirdi köşede ki adamın masasına yöneldi.
“bu kadar içmek için henüz erken değil mi”
adam başını kaldırdı ve onu gördü.
“özür dilerim ben, şey, az önce ki davranışım için”
kız gülümsedi, “önemli değil olur böyle şeyler”.. “ama sen çok içmişsin daha fazla içmemelisin”
“neyi değiştirir ki içmek veya içmemek?”
“çok şeyi”
“neyi mesela?”
“neyi mi? masanızın önünde duran bir hanımefendiyi masanıza davet etmeniz gerektiğini olabilir mi?”
“kızardı, şey lütfen kusuruma bakmayın, lütfen oturun”
“önemli değil olur böyle şeyler”..
kız garsona kahve lütfen diye seslendi, kahveler geldiğinde ikisi de susuyordu, tüm bunların hepsi tesadüf müydü yoksa hayat yine dalga mı geçiyordu onlarla, umursamadılar, düşünmediler…
konuştular, o anlattı o dinledi, o anlattı o dinledi.. güldüler, hüzünlendiler, kelimeler gözyaşı oldu bazen.. bazen de gülmekten yaşardı gözler..
sonra dışarı çıktılar yol boyunca yürüdüler sessizce.. kız bozdu sessizliği
“şurdan taksiye binip eve gidebilirim ben.”
“bırakmamı ister misin?”
“yok hayır lütfen zahmet etmeyin” halbu ki deli gibi istiyordu.. neden öyle söylediğine bir anlam veremedi.. keşke bir kez daha sorsa, lütfen ısrar et, tek kez.
“tamam siz bilirsiniz” ne dedim ben? lütfen bir kez daha sor, bir kez daha yalnızca bir kez daha sor.
birbirlerine baktılar.. konuşmadılar.. ne o ısrar etti, ne de o bir kez daha sordu.. sonra kapısını kapattı taksinin, arkadan uzaklaşmasını seyretti.. ortada ne bir isim ne de bir telefon numarası vardı, gözünden bir yaş düştü kaldırıma, sigarasını yaktı ve derin bir nefes çekti…
hayat
hayat evet, ne garip değil mi? dün hayatımın belki de en berbat gününü geçirdim, dur ya yalan söylemeye gerek yok sadece kötü bi gündü benim için, daha kötülerini yaşadım çok kez. evet hayat garip, dün gayet kötü bi gün geçirmişken bugün gülüp kaldığım yerden devam edebiliyorum, konuşabiliyorum..
garip ya anlayamıyorum işte bunu bi gün mutsuz bi gün mutlu ne kadar sürecek ki bu? mesela şu an dinlediğim müzik aslında gayet hüzünlendirici fakat keyfim yerinde olduğu için şarkının hikayesini düşünüp gülümsüyorum, ama bu şarkıyı dün dinlesem belki içer belki daha kötüsünü yapıp içmeden sadece otururdum durduğum yerde..
bu aralar bu iniş çıkışlara bi çeki düzen vermeliyim, çok hırpalanıyorum, ipin ucu ya kaçarsa? o zaman kendimi nerde bulurum hiç bilmiyorum, konuşmaya ihtiyacım var hem de çok fazla, bi başlayıp hiç susmamak istiyorum..
hem bak sınavlarımda başladı, aileme karşı bi sorumluluğum var değil mi? çalışmalıyım, hiç değilse annemi üzmemek için, anne; seni çok seviyorum. iki tane sınav olduk bile, gerisi gelecek haftaya.. neyse onları düşünmek için önümde uzun üç gün var daha, şimdi ne yapsam ki? ders çalışabilir miyim acaba, bilmem en azından denesem mi? karnımda acıkmadı değil, pizza mı söylesem? yoksa çıkıp biraz dışarıda mı dolaşsam? hiç birinin cevabı yok ki? halbu ki gayet basit sorular bunlar, karnın aç mı değil mi? cevabı ya evettir, ya hayır; ders çalışacak mısın yoksa çalışmayacak mısın? üstünde fazla durmaya gerek yok ki, yaparsın ya da yapmazsın, açıktır, nettir, somuttur yani..
ama ya diğerleri? kendine sormaya korktuğun, cevabını bilmediğin, labirent gibi.. korku mu yoksa bu? neden korkuyorum ki? bugün günlerden neydi ya? hayat işte kendine sorduğun sorularla akıp gidiyor.. birinin çıkıp dur demesi gerekmiyor mu buna? ha bu arada soruların cevaplarının yazdığı kitabı çıkarmadılar mı hala?
“hayat soru ve cevapları” “mutluluk yayınevi”
story of my life
searching for the right
but it keeps avoiding me
sorrow in my soul
– gene mi?
– evet.
adam mutsuz ve orta yaşlıydı
“Sinemanın önünde durdum. Film hâlâ değişmemiş, sanırım üç haftadır gösteriliyor. İnsanlar işlerindeyken ben bu sinemanın önündeyim, sanırım benim de işim bu: Filmlerin değişip değişmediğini kontrol etmek. Aslında çok ciddi bir iş bu, birinin yapması gerek. Muhallebiciyi de es geçip sahafların olduğu pasaja giriyorum. Tüm dükkânlar yerli yerinde, gerçek hayat iki haftada bir değişmiyor, sinemayı bu yüzden seviyorum. Girişte sağdan üçüncü dükkânda oturan sahaf sakal uzatıyor, geçen hafta sakalsızdı… Anahtarcı çocuk, ‘birazdan döneceğim’i kapıya asıp kaybolmuş, nereye gitti acaba? Büyük olasılıkla kapıda kalmış birinin kapısını açıyordur. İlginç iş çilingirlik, kapıları açıp kilitleri değiştiriyorsun, yaşamların içine girip müdahale ediyorsun, giriş çıkışları engelliyorsun, filozofça bir yanı var işin.”
“Gündelik hayat artık hepimizin yaşadığı bir karabasana dönüşmüşken sıkıntı, öfke ya da büyümek ve unutmak şimdi bize neyi hatırlatıyor? Mazi kimler için kalbinde kanayan bir yara ki? Hangimiz bir ömür boyunca bu hayatta aradığı şeyleri buldu? Kaç kişi kaybettik ruhumuzdaki labirentlerde, kaç kişiyi yitirdik bu hayat denen büyülü oyunda? Her şeye yeniden başlama şansımız olsaydı kimlerin hayatı ne kadar değişik olabilirdi ki?”
bu kitabın hikayesi bi garip, sıkıcı bi yaz günü evde televizyonda zaplıyorum bi oraya bi buraya olmuyo geçmiyo sıkkınlık.. yanılmıyorsam ntvde kendisine inanılmaz saygı duyduğum bi “abi”mle öğle sohbeti yapılıyor, derken son zamanlarda ne okuyorsununuz sorusu geliyor, abim başlıyor saymaya.. derken “adam mutsuz ve orta yaşlıydı” çıkıyor ağzından, bilmiyorum fakat içimde öyle bir okuma isteği dolmuştu ki anlatamam, beni kendine çekmişti, bazı şeyler var hakkında hiç bişe bilmiyorum fakat sadece isimleri bana onlar hakkında çok şey anlatabiliyor, örneğin beatlesin hey jude parçasını dinlemeden önce o parçanın mükemmel olduğunu hissetmiştim, veyahut rokada yemek yemeden önce lezzetinin harika olduğunu biliyordum tam 3 yıl önce ilk gördüğüme.. garip bi özellik galiba ama böyle bazı şeyleri hissedebiliyorum, murat erşahin ile tanışmam da bu şekilde oldu.. derken yazın o sıcak günlerinde satın aldım diğer iğnelediklerimle..
aldım fakat bir türlü sıra gelmedi buna, belki düzelmeye başlayışımdan mı bilmiyorum hep kaçtım o kitaptan, hatta bi ara elime aldım bir sayfa okudum ve kapattım bugüne kadar da kitaplıkta duruyodu..
aslında bugünüm hiçte kötü başlamamıştı, kronik uykusuzluk sorunum devam etti fakat bugün tanrım bana bir saat daha fazla uyuma izni vermişti, evet evet saat sekizde kalktım bugün, enerjik değildim fakat mutsuz da değilim, cem karaca dinledim biraz sonra ne yapabilirim bugün diye düşünürken neden ders çalışmayayım ki diye düşündüm belki de sekiz ay sonra ilk kez! evet yaptım da kütüphaneye gittim 2-3 saat ders çalıştım, her şey iyiydi..
taa ki eve dönene kadar, neden bilmiyorum odamdan korkuyorum artık, beni yalnızlığa, mutsuzluğa itiyor, kendimi kandırmak için astıklarım, yaptıklarım da yetersiz artık.. odada derin bi hüzün saklı sanki ve beni yalnız yakaladığı an içine hapsediyo, kurtulamıyorum, çırpınıyorum ama başaramıyorum..
evden çıkmak istedim, ve çıktım da kitapçıları dolaşmak istedim, kızılaya gittim, dosta uğradım bi kaç kitap aldım, içlerinde salak rusça kitabı da var, nerden estiyse bu rusça öğrenmek, her şey tamammış gibi..
sonra çıktım kitapçıdan, karanfilin ortasında durdum, insanları seyrediyorum, içinde bulundukları koşuşturmacayı, ne kötü, kendimi o kadar yalnız ve çaresiz hissettim ki o an.. bunu anlatıcak bi kelime yok veya ben henüz bilmiyorum, ama yok işte.. hayat dediğin nedir ki? neye ulaşıcaz? nerden geldik ki? nefret ettim resmen, yüzümü ekşittim, hemen gitmek, kaçmak, uzaklaşmak istedim; ama nereye? evet nereye? var mı verebilecek cevabı? nereye?
eve geldim, hala kötü haldeyim.. gaz bitmiş evde soğuk, yorganın altına girdim odayı seyrediyorum, bi yandan da cem karaca çalıyo, yine bişeyler söylüyo bozuyo moralimi, dinlemicem artık müzik felan ya yeter bıktım.. kitaplığıma takılıyorum sonra aldığım fakat okumadığım kitaplara gözüm takılıyor, “kayıp zamanlar, görünmez kentler, nereden geliyorsun:kuzeyden” ve o adam mutsuz ve orta yaşlıydı..
bazı şeyler vardır, şey dediğim herhangi bi şarkı, film, kitap veya hiçbişe ya da hepsi ne bileyim. her zaman okunmaz, her zaman dinlenmez, izlenmez.. ama an gelir ki tek ilaç o müzik, o kitap ve filmdir.. işte “o an”ı yaşıyorum sanırım, derler ya oldun sen, evet bu kitabı okumak için olduğumu düşünüyorum ki elim uzanıyor kitaba, alıyorum elime saat dokuzu biraz geçtiğinde ve açıyorum aylar sonra yapraklarını..
içine düştüğüm dünya o kadar tanıdık ki, yazılanlar.. verilmek istenenler.. o kadar taze ki.. bazı yerlerde yazarla içip, bende dertleşiyorum onunla, üzülüyorum sonra yazara bunları yazabildiğine göre ne kadar acı çekmiş kimbilir.. dimi ya? mesela biz o şarkıları dinlerken ağlayabiliyoruz, içiyoruz fakat ya o şarkıları yazanlar? bizim çektiğimiz nedir ki onların yanında?
ya boşverin okumayın bu kitabı mutlu hayatınıza devam edin..
“şu anda haber merkezimize ulaşan bir habere göre tüm yollar tıkanmış, tüm umutlar kaybolmuş durumda sayın seyirciler, hepinize hayırlı intiharlar dileriz”
eller yukarı, teslim ol!
emre cuma akşamı pazar paintballa gidiyoruz geliyo musun diyince kızdım, bu nasıl soru diye, gelmem mi? yılların kantırcısına hatta zamanında paintballda göğüs göğüse çarpıştığın adama sorulur bu? ayıp. gerçi biraz düşünmedim dersem yalan olur, malum sınavlar başladı pazartesi ve salı günü iki adet sınavım var hatta buna rusça kuizinide eklersek iki buçuk sınav, napıcam ki? oturup ders mi çalışıcam, tabii ki hayır ya ne işim olur dersle gidip çılgınlar gibi paintball oynamak varken, yanılıyor muyum?
berbat bir cumartesinden sonra pazar sabah 07.30da kalktım, yalnız çok heyecanlıyım paintballa gidiyorum ne kadar zaman sonra diye değil, kronik uykusuzluk sorunu yaşıyorum, ayıp ya insan pazar sabahı yedi buçukta kalkar mı?
kalkıyomuş, acaba bu kısa sürede ders notlarını okuyabilir miyim diye düşündüm, hatta denedim bi iki parça açıp bilgisayarda şöyle bi göz gezdirdim ama yok mümkün değil olmuyo, zaten koca cumartesi evde oturup çalışmayan adam iki saatte mi çalışacak, o kadar üşendim ki cumartesi yaptığım iddaa kuponunu yatırmak için dışarı bile çıkmadım, tahmin edilebileceği üzerine kupon tuttu! ben kendime sövdüğümle kaldım..
neyse çocuklar uyanana kadar cem karaca dinledim biraz.. uyandılar sonra hazırlanma vs derken bi çırpıda buluşma yerine ulaştık, giderken soruyorum emreye, “biliyolar mı acaba? bizi denek olarak çağırmasınlar?” neyse öyle olmadıklarını anladık oynayınca.. sonra emrenin arkadaşı çağlar geldi, sonra kardeşi, sonra çağların arkadaşı diğer emre vs derken.. toplandı bi takım, 2 arabaya doluştuk hedef eskişehir 29. km!
bi dipnot vermek istiyorum, çankayada okuyanlar biran önce mezun olun, üniversiteye girecek olanlar sakın çankayayı yazmayın! paintball mekanı çankaya üniversitesinin yeni kampüsünün karşısındaydı, valla git git bitmiyor, ben başkente sövüyodum fakat çankayadan korusun allah, çaresizlere bi önerim var, polatlıdan tutun evi, okul ankaraya 30, polatlıya 40 km uzak, hem orda kiralar ucuzdur! karlı bile çıkabilirsiniz. (gülücük)
neyse geldik, tulumları aldık, giyicez! olmuyo! ufak geliyo boyu, neyse xxl bulduk bi tane oldu ama nasıl? kendimi beyazın şu an adını hatırlayamadığım bi tiplemesine benzetiyorum.. neyse takımları seçicez, + ve – diye kağıtlara yazıp seçtik, ben şike yaptım 2 kağıt seçtim biri -, biri + idi emre ve alperle aynı grupta olmak için – yi yerine koydum, böylelikle üçümüzde aynı takımda olduk.. yelekler giyildi, mermiler alındı yerlere geçildi.. derken bi ses, o ne lan? kurtlar vadisi! dağılın lan ben polatım gelin hepiniz modunda başladık oyuna.. bi süre sonra anladık ki baya iyiyiz, setleri teker teker kazanıyoruz.. tankın ve kamyonun üzerinde adeta şov yapıyorum.. generalim yahu o derece!
üç tane ilginç anı var ki anlatmaya değer kendimle ilgili, tankın içersinde solda ki lastik bariyerlerde birilerini görüyorum, nişan aldım bekliyorum, sanırım çağların kardeşi emre, tabi bu kadar yaşlı kurdun arasında yeri yok! kafayı çıkarıyor, uçuyorum! ee o kadar sene boşa kantır kasmadık değil mi? neyse iniyorum tanktan devam ediyorum, bakıyorum biri daha var orda.. yaklaştım iyice, teslim ol diyorum, teslim ol sıkarım valla bak! adam döndü teslim olmamayı seçti, bi anda max payne gibi zamanı dondurup yere atlıyorum, düşerken basıyorum tetiğe ve dank! kafadan değil fakat teslim olmamasının cezasını canını alarak ödettim!
hatrıma gelmeyen bi sette, diğer takımdan tek çağlar kalmıştı, bizim beyze sızmış tahtanın arkasında duruyo, bizden birisini vurdu, bi çıksa tam namlumun ucunda! tankın içindeyim, sigaram olsa yakıcam o derece rahatım bekliyorum çıkmasını.. kamikaze uçağı gibi koşmaya başladı.. “dur yahu nereye” dank kafaya! şaka gibiydi yahu.. kafadan vurmasına vuruyoruz ama allahtan kötü bi sonuca yol açmadı.. kasklar sağlam çıktı, halbu ki hiç öyle durmuyorlardı..
sonra bi molada şu an ismini hatırlayamadığım bi arkadaş kendi ayağına sıktı! evet artık takımına isyandan mıdır bilemiyorum, bi sesle irkildik, bi baktık ayağına sıkmış (gülücük), neyse ki önemli bişey olmadı.
sonra baktık böyle olmuyo hep bizim takım kazanıyor, 4-0 ken durum eş değişimi yaptık, ben çok iyiyim ya hemen kaybeden takıma geçtim, harbiden iyiymişim ben karşı takıma geçtikten sonra oyunu 4-4e getirdik (gülücük) koca oyunda yalnızca patlamayan bi mermiye boyun eğdim o kadar, ordada vurulmuş sayılmıyodum aslında, boyanın patlaması gerekiyodu bana çarpan top patlamadı.. boya topları yetmedi zaten, abartıp iki bin top aldık onlar bile yetmedi, sonra da dostuk kazansın dedik bitirdik. gerçi toplar bitmeseydi yemişim dostluğu modundaydı herkes, zaten adam başı 40 ytl olmuştu iki bin top aldığımızda, bizde abartmadık daha fazla ee öğrenciyiz haliyle para gerekiyo bazen..
yahu çok eğlenceliydi.. çok eğlendik güldük.. çok da yorulduk ama değdi be.. şimdi benim sınavım var yarın, ama böyle bi keyifi yaşamadıktan sonra yemişim sınavını.. daha çok var çalışırım yahu, gece var, yarın var, sınav öncesi var, var da var daha..
emeği geçenlere sevgilerimi gönderiyorum, keyifsiz bi cumartesinden sonra bu neşeli pazar iyi geldi.. bunlar da bugünden hatıra kalan karelerden bir kaçı..





