Yazar: " selcjk"
4 Mar
2010
Kategori: hayat    |    Saat: 22:30
Yazar     |    Comments Off on 10 saniye

10 saniye

sadece 10 saniyede evet sadece 10 saniyede hayatta ne çok şey düzelir kim bilir.. o sabah giderken sağ yerine sola dönersiniz, 10 saniye eğilir bağcıklarınızı bağlarsınız, her şey değişmiş olur. an olur belki de hayatınız sadece o 10 saniyede söylenen bir iki kelimeyle baştan aşağı değişiverir. son 10 saniyesinde maçın nice basketler atılır hatta goller, maçın akışı bir anda değişir.. benim içim de öyle olacak; sabah uyandığımda yazı tura atacağım eğer bilirsem almanya’ya gideceğim, sadece o 10 saniye hayatımı değiştirmiş olacak, neden mi? çünkü 10 saniye çok güzel bi şarkı ve ne kadar az kişi bilirse o kadar iyi, o yüzden söylemiyorum kimseye.

bekledim usulca, anılar düştü aklıma

sen uyuyordun belki ki, bense yollarda…

bu gece evinin önünden geçtim son defa,

bekledim on saniye kapıda,

ne umut ne ışık vardı dışarda…

21 Feb
2010
Kategori: gündelik    |    Saat: 14:03
Yazar     |    Comments Off on izmir ve sonrası

izmir ve sonrası

aslında bir de öncesi var ama orayı karıştırmayalım:)

ankara’dan izmir’e doğru havalandıktan sonra artık sadece bulutlar vardı. o kadar güzel manzaralar vardı ki fotoğraf çekmemek elde değildi, ancak kafamda acaba uçakta fotoğraf çekebiliyor muyduk sorusu takıldı, aslında cevabı biliyordum “evet” ama nedense yine de açmadan önce sormalıyım diye şartlandırdım kendimi ancak sayın hosteslere ulaşamayınca zaten fotoğraflayasım kaçtı, gözüme takılan ve bana muhtemelen bir sürü ödül kazandıracak kaf dağı pozu çoktan uçup gitmişti çünkü.

izmir’e yaklaştığımızda hostes anlamadığım dilde bir şeyler söyledi, tamam süper olmasa da ingilizce biliyoruz nihayetinde ama bu ingilizceye benzemiyordu.. sonra baktım aradan bir iki harf yakalayabiliyorum anladım ki kendisi türkçeyi ege şivesiyle konuşuyormuş.. tamam burada azami seviyede mübalağa var ama gerçekten ilk duyan insan için ege şivesi yalnızca gülümsemeye yol açar..

adnan menderes havalimanına indiğimde elinde sn selçuk korkmaz kartonuyla gözlerim göksel’i aradı ama yoktu etrafta yine geç kaldı diyecektim ki bu ilk görüşmemiz olduğu için demedim, ufak bi karışıklık olmuş kendisi dağ bayır yürümek zorunda kalmış o yüzden biraz bekledim, adnan menderes esenboğa’dan iyi olmasın şehrin 35km kadar dışında da!

aslında uçakta gelirken acaba aramızdaki iletişim nasıl olacak sorularını geçiriyordum aklımdan yaklaşık 8 yıldır bi şekilde internetten görüştüysekte sonuçta yüz yüze hiç görüşmemiştik, eğer elektrik alamazsak o günün her ikimiz içinde zindan gibi geçeceğinin farkındaydım, neyseki olmadı süper bi gündü:)

şimdi bi şey dicem kızacak insanlar, bi söz varya izmir türkiye’nin paris’idir diye. inanmayın yok öyle bir şey. bakın insanlık size sesleniyorum neyse vazgeçtim seslenmiyorum.. izmir bana ilk dakikadan itibaren dağınıklığı ve katliam imar plansızlığıyla karadenizi anımsattı, o abidik biri büyük biri küçük binalar, sıvasız, boyasız evler.. kesinlikle tıpkısının aynısı..

yine de yeni yerler görmek oldukça keyifliydi, izmir görmedik demeyiz.. benim de şansıma bahardan kalma güneşli bir gündü.. bu arkadaş beni tavlada yeneceğini iddaa etti bi ara, kordonda hemencecik bi kafe bulup kendisini deplasmanda olmama rağmen 5-3lük net bi skorla geçmesini bildim.. yetmedi ege üniversitesine gittiğimizde bu sefer skor 5-0 oldu. ama hala ısrarı yok mu sen misafirsin diye.. lütfen geçelim bunları:)

şehir merkezinin diğer şehirlerden bi farkı olduğunu söyleyemem işte konak meydanıydı, saat kulesiydi, kordonuydu.. ancak kordonu anlayamadım yahu denizin kenarında hayvan gibi yer ama bomboş, yani kastım hiç bişe yok üstünde ne bileyim garip geldi.. hah unutmadan, gitme amacımızın bununla alakası olmamasına rağmen bi şeyler takılmadı gözüme, yani ne diyolardı? abii izmir’in kızları çok güzel, felan gerçi güzellik nedir pek anlamasam da aramızda benim gelişimi duyup kaçmışlar esprisiyle olayı geçiştirdik, üzerine gitsem çok vahim olacaktı eminim..

bu arada bizim ankaralı hacettepelilerin çektiği 230 ikarus sıkıntısının benzeri izmir’de de geçerli, ege üniversitesi için. onlarında en efsanesinden ikarus 525leri var, kendisini test etme imkanı buldum gerçekten fevkalade. unutmayın her zaman bir kişi için daha yer vardır. yalnız hacettepe ücretli, bu 525ise tüm öğrencilere bedava, ege üniversitesinde okumasanız bile..

gün boyu gökselle aramızda fatih terimin efsane basın toplantısı somethings happens esprisi dolandı durdu nerden geldiyse aklımıza. artık gezmekten geberir seviyeye gelince ne yapalım derken sinemaya gidelim dedik, filmi de seçtik; recep ivedik 3.. valla çok fazla filme benzemese de komik bi şey olmuş. evet şey. orasına girecek değilim ama şahan’ın fatih terim uyarlamasını görünce gülmekten kramp girdi ağzıma ne tesadüftür:) bir de ömrümüzü verdiğimiz oyundan “bug” karşımıza çıkınca bi hoş olduk.

gezerken anladık ki -aslında izmir de antalya gibi şehir merkezinin herhangi bir esprisi yok kıyılar güzel olsa gerek, bu konuda ülkedeki tek şehir istanbul izmir’i de gezdikten sonra buna iyice emin oldum- izmir bi günde bitebilecek bi şehir. o yüzden gece istanbul’a gitmeye karar verdim.. ancak bütçemiz kısıtlıydı o yüzden bileti minimum fiyata getirmem lazımdı.. bi de gökselin dombak arkadaşına da gıcık oldum bebe ne çok konuşuyo ya yok istanbul 50 liraymış.. ee ben 22 liraya gittim nasıl oldu bu? hem de bildiğin 3 koltuğa boylu boyuna uzanıp uyuyarak..:) orası da benim pazarlık taktiğim olarak kalsın bana..

istanbul kötü geldi ama vücut iflas etti sanıyorum orda.. ama oraya ne zaman gitsem kendimi iyi hissettiğim gerçeğini değiştiremeyecek bu.. sonuçta gezdik dolaştık ve yine kürkçü dükkanına döndük be abi.. yarın da okullar açılıyor, umarım kötü olmaz…

ne diyebilirim ki başka? sometimes somethings happens. what can i dooo.. :)

15 Feb
2010
Kategori: gündelik    |    Saat: 21:18
Yazar     |    Comments Off on sevgililer gününde istanbul

sevgililer gününde istanbul

‘da olmayınız efenim. evet ben oradaydım, o yüzden söylüyorum bunu boş konuşmuyoruz burda. muhtemelen sevgililer günüyle ilgili düşüncelerimi yazdığım bi yazı vardır o yüzden gene isyanımı dile getirmeyecem bu konuda. yahu bu arada sevgili neye deniyordu? ama arkadaşım sevgililer günü diye teklerin günahı ne be yav? gerçi biz de yalnız değildik, aslanlar gibi mustafa kankamız vardı:) tamam her yerlerde çiftler birbirleriyle sevgililer günü oynayabilir dediğimiz yok ama insan her şeyin sevgililer için hazırlandığı görünce ulan neymiş ya diyesi geliyor. o değil de harbi söyleyecek yok mu bana neydi şu sevgili? hayır aslında gayet sönüktü ankara’yla karşılaştırdığımda ankara’da bir ay öncesinden başlıyor ya hazırlıklar ne bileyim istanbul daha sakin gibi geldi.. ne desem ki genç feministler istiklal’de gösteri yapmasaydı belki o günün o malum gün olduğunu hatırlamayabile bilirdim..  tabii bir de bana sevgililer günü programı kakalamaya çalışan kızımız var neyse ki gülerek karşılık verince o da anladı durumu:) ama temiz tarafı da yok değil herkes el ele kol kola omuz omuza yürürken sokaktaki çiçekçiler için adres direk belli oluyor bizi hiç muhattap almıyorlar ohh ne rahat! ama olayı abartınca da insan üzülüyo haa “laaan niye bana sormuonuz olm adam diil miyim la ben” diyesi geliyo:)

her şeye rağmen keyifliydi istanbul hava da! özellikle iyidi taa ki.. birde şu sırtımızdaki çanta olmayaydı daha bi güzel olacaktı mahvetti bizi.

burdan genç sevgililere bir mesajım olacak; bakınız baylar bayanlar merdivenden kayanlar; illa süpriz bi şeyler yapmak için sevgililer gününü beklemenize gerek yok olm mal mısınız ne boksunuz, seviyorsanız her gün bayramdır size gözünüzü seveyim bırakın bu sevgililer günü ayaklarını lan “gomplo bubaa bunlar”

ama şunu da iyice anladım ki arkadaş ben seviyorum ya istanbul’u.. resmen dün mal ve mutlu şekilde dolandım durdum.. kendimi huzurlu ve mesut en önemlisi de aldırışsız özgür hissediyorum. olanca gubidiklikleri yapabilirim hiç kimse de hiçbir şey de umrumda olmuyor.. ne zaman sonrasında ankara’ya gelsem işte bu büyü kayboluyor.. neden bi de ankara’yı sevsek güzel olacakta, umarım o günlerde gelir..

bu arada yarın da izmir’e gidiyorum, dün o kadar yorulmuştum ki ankara’ya gelip uyumam gerekiyordu. ohh çok burjuvayım ben de.. yarın izmir’e gidicem aslında dönüş biletim cuma akşamına ama bilemiyorum umarım severim izmir’i.. severim ya memlekette deniz olacak ve ben sevmeyecem, hmm biraz zor gibi durdu. gerçi burada test edilmişi var.. bknz: antalya. neyse sonraki istanbul ziyaretim aslında 9 mart günü olacaktı ama düşündüm taşınmaya gerek kalmadan dedim ki olm izmir’de bana 4 gün fazla en iyisi mi 3 gün kalayım ya da 2 gün bile yeter.. istanbul kıskanmasın:) sonra perşembe geceden bineyim en öz izmir seyahatinden cuma sabah “sevgilime” kavuşayım.. evet evet iyidir istanbul, bence de öyle yapalım, değil mi canım? evet kesinlikle öyle yapmalısın..

aa bakın ne dicem size; alın bu da benim istanbul’daki sevgililer günü hatıramdır, selam olsun!

 

aslında beraber çekilecektik ama inanır mısın çekecek birisini bulamadık! o nedenle kendisi beni çekti ben de o da varmış gibi yaptım! gördün mü talihsizliği böyle acıklı bi sahne çıkıverdi ortaya:) ama seneye söz beraber çekilecez… söz dimi? söz söz.

12 Feb
2010
Kategori: kitap    |    Saat: 16:31
Yazar     |    Comments Off on sizi tekrar görmek

sizi tekrar görmek

evet sizi tekrar görmek, marc levy’nin keşke gerçek olsa romanının devamı olan kitap. bu ne ya neden böyle bi tanım kasma gereği duydum bilemiyorum. neyse kitaba geçmeden önce keşke gerçek olsa’nın filmi hakkında ik kelam edelim. filminin çekildiğini öğrendiğimde içimde bi mutluluk olmuştu ne de olsa insan okuduğu romanın görsel canlandırmasını merak eder, bundan doğal bir şey olamaz da izledikten sonra ortaya çıkan kötü şeyi görünce sevincimin boşa olduğunu gördüm. çünkü “just like heaven” adıyla çekilen film, kitap karşısında o kadar başarısız ve özensiz ki filmi izlerken resmen üzüldüm. hikaye çok soyut anlatılmış, hatta çoğu karaktere bir şekilde değinilmemiş bile. zaten hangi kitap uyarlaması gerçek okurları tatmin etmiştir ki bu etsin demekten alı koyamıyorum kendimi. o kadar abartı ki hatta kitabın yarısına filmde neredeyse değinilmiyor bile. ben ki yüzüklerin efendisini filminin tom bombadil’i es geçtiği için PJ’ye olanca küfürler sarfetmişim, bu filmi kim yönettiyse onu affetmem mümkün değil. diyeceğim kısaca şudur ki kitabı okuyanlar için just like heaven filmi hayal kırıklığından öte olamayacaktır. okumayanlar içinde klasik romantik-komedi kalıbında bi film olduğunu söyleyebilirim. haa bir de o var, allah aşkına kitapta komedi adına ne gördünüz de öyle yaptınız? neyse takılmamak lazım herhalde. bu arada hatırlatma fayda var acaba bu kitabında filmi çekilir mi yani devam eder mi diye? olanaksız çünkü ilk kitap ile filmin sonu aynı değil yani ilk filmde hikaye bir şekilde sona eriyor devam edecek bir şey kalmıyor. ama ya kitap öyle mi?

sizi tekrar görmek’i trabzon’a dönerken uçakta okumaya başladım. geldikten sonra hemen bitirip “gelecek sefere” ve “karanlıktaki adam”ı okuyacaktım sözüm ona, ama kısmet olmadı. öyle kaldı kenarda günler boyu ama hep aklımdaydı şunu okusam okusam diye iç geçiriyordum. zaten uçakta çok okuyamamıştım 40 sayfa felandı o yüzden tekrar elime aldığımda baştan başladım okumaya zaten topu topu 250 sayfa kadar çok uzun değil evet ve bitirdim nihayetinde. yine zevkli ve sürükleyici kendinden koparmayan acaba ne olacak diye soru işaretleriyle geçen güzel bir romandı. okurken kimi zaman yüzümde kocaman gülümsemeler varken kiminde de kahkahalar eksik olmadı.. aynı şekilde üzüldükte…

sizi tekrar görmek’te arthur ile lauren’in yollarının tekrar kesiştiğini görüyoruz.. ama öyle kolay değil uzun zaman boyunca arthur’un yaptığı fedakarlıkları ve içine kapanıklığına tanık oluyor onunla beraber üzülüyoruz. paul’un her zamanki gibi arthur’u hayata döndürme çabalarına ve sıkı dostluğunu görüyoruz. yazar ilk romandaki bazı küçük karakterlere ikinci kitapta da yer vermiş. rolleri belki çok küçük ama kitabın gidişatında o kadar güzel bir rol oynuyorlar ki anlatamam. dedektifimizin hikayeye girdiği bölümün tümünü yüzümde kocaman bir tebessümle okudum, şahaneydi.. küçük raslantılar fevkalade hoşuma gitti. hele yine huysuz dedektifimizin acı hardal bölümü yok mu? işte orada kocaman bi kahkaha patlattım… acaba günün birinde böyle bir olay benim başıma da gelebilir mi diye düşünmeden edemedim:) hayır ama ben öyle bişey yapmam kattiyen!

ancak bu güzel sahnelerin yanında üzüntüye boğulduğumuz yerler de yok değildi. özellikle levy bu bölümlerde hayat ile ilgili inanılmaz tespiler sunmuş etkilenmemek mümkün mü acaba arthur’un annesiyle dertleşiyor gibi yaptığı bölümden? ona yaşadıklarını anlatırken söyledikleri ne kadar da iç sızlatıcı ama bir o kadar da hayatın içinde olan gerçekleri. ne diyeyim ki? uzun lafın kısası okurken zevk alacağınız okuduktan sonra da mutlu olacağınız bir kitap var karşınızda.

“bugün onsuz yaşıyor olsam da, bundan böyle asla yalnız olmayacağım, çünkü o bir yerlerde yaşamaya devam ediyor”

3 Feb
2010
Kategori: hayat    |    Saat: 00:52
Yazar     |    1 Yorum

karar vermek

evet yüzde yüz katılıyorum. kim demiş acaba bunu? en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir, merak ettim durun bakayım hemen. buldum evet benim okuduğum bilimin babası olan montesquieu söylemiş bunu yüzyıllar öncesinde, daha sonra da çehov tekrarlamış sanıyorum, neyse bu kadarı kafi.

düşünüyorum evet gerçekten böyle midir diye? ne olursa olsun bi karar vermeli ve arkasında durmalı mıyız ne olursa olsun? bakın en kötü karar kararsızlıktan iyidir diyoruz da o zaman da benim aklıma şu geliyor ya en kötü karar kararsızlıksa? o zaman ne yapmalıyız soruyorum şimdi? yoksa çok zor bi cümle mi oldu? yok olmamış.

geçenlerde ne zaman bilmiyorum kiminle de bilmiyorum bu kelebek etkisi filmi ve olayı hakkında iki üç cümlelik bi sohbetim olmuştu, berbatım bu aralar herşeyi unutuyorum, baksana dün babamın doğum günüydü hatırlamadım bile şimdi aklıma geldi hatta geçen yıla kadar ne zaman doğduğunu bilmiyordum bile, anneminkini hala bilmiyorum… ne hayırlı bi evladım değil mi? abim muhtemelen cumhuriyet bayramında doğmasaydı onu da hatırlamazdım, nasıl bi insan oldum ya ben böyle.. aldığım kararlar mı bu hale soktu yoksa bahsettiğimiz kararsızlığın yol açtığı boktan bi durum mu kestiremiyorum.

evet kelebek etkisi diyorduk, hayatımızın belli dönemlerinde aldığımız kararların hayatımızda keskin iniş çıkışlara yol açtığı bazı şeyleri kesin olarak geri dönüşü olmaz şekilde değiştirdiği şeyler. sanıyorum ben bunu ciddi anlamda çoğu kez yaşadığımı düşünsem de anaokulundan sonra asilik yapıp bir sene ilkokula gitmeyi reddetmem benim hayatımdaki en büyük kırılma anlarından biri olmuştur, evet evet gerçekten o okula başlamadığım bir sene çok şeyler götürdü hayatımdan.. ailemde sağolsunlar çok anlayışlıymış gitmek istemiyorum dediğimde üzerime gelmemişler, ah annem.

şimdi de böyle dönemlerden birini yaşıyor gibi hissediyorum kendimi.. 23 yaşına da girmişim büyüdük ciddi ciddi ben hala şort giyiyor olsam ve bundan inanılmaz keyif alsam da saçlar beyazlıyor hayat akıyor.. şu an kafamda cevabını vermem gereken soruların olduğunu hissediyorum, galiba bunları yanıtlamaktan veya kendime sormaktan kaçıyorum bir süredir ancak kaçınılmaz olarak bunlarla yüzleşmek ve bazı kararlar almak durumundayım. ve içimdeki ses diyor ki bu alacağım kararlar şu andan geleceğe doğru hayatımın kesinlikle yönünü belirleyecek.. ama yapamıyorum ben planlı bi adam olamadım ki hiç sanıyorum bu yüzden yapamıyorum içim sıkılıyor bi şeyleri planlamak istemiyorum ya ben o an gelsin ve olsun.. tatile gitmek için bile plan yaptıktan sonra tam otobüse binerken karar değiştirip başka yere giden ben bu aklımdaki sorulara mı cevap vereceğim diye geçiriyorum içimden.. ama bu kararları vermedikçe nasıl olacak bilemiyorum..böyle de bok gibi bırakıyorum bitirmeden canım sıkıldı iyice…

25 Jan
2010
Kategori: hayat    |    Saat: 02:37
Yazar     |    Comments Off on kürkçü dükkanı

kürkçü dükkanı

merak ediyorum arada sırada. evet tam uyumaya hazırlanırken bi anda kendimi buraya bi şeyler karalarken bulmamım sebebi de bu olabilir aslında. meraktan önce başka bi şey daha var. kürkçü dükkanı evet, baya bi zaman önce menüleri yenilerkene “ana sayfa” butonunu “kürkçü dükkanı” olarak değiştirmiştim, sonuç olarak sitede dönüp dolaşıp geleceğiniz son yer ana sayfaydı çünkü. kendimce şakalar komiklikler felan yaptığımı sanmıştım başlarda, belki hala öyledir düşünmedim hiç.

evet gerçekten böyle midir kürkçü dükkanı? yani dönüp dolaşırız ve geleceğimiz son yer orası mı olur her zaman? şu belirsizlik yok mu, insanın başın gelebilecek feci şeylerin başında bence. acaba benim kürkçü dükkanım neresi diye takıldı aklıma, en sonunda dönüp dolaşıcam ve kendimi orada bulucam. bilmiyorum, cevap veremedim, sinirlendim, üzüldüm.

19 Jan
2010
Kategori: gündelik    |    Saat: 20:05
Yazar     |    Comments Off on yüz birin biri

yüz birin biri

evet vardı ya bi aralar böyle bi şeyler, ölmeden önce yapılması gereken yüz bir şey diye. çok popülerdi. hatta abarttılar iyice, ölmeden önce görülmesi gereken yüz yer, yenilmesi gereken yüz tat.. diye uzadı da durdu liste. ben de nacizane bak şunları yaparsam iyi olur diye bi liste yapmaya kalkışmıştım ancak öyle yarım kalmıştı, zaten öyle bi listenin yapılamayacağını dün keşfettim bugün de uygulamaya koydum. bence insanın ölmeden önce “mutlaka” yapılması gereken şeyler diye bir liste yapması olanaksız, ancak yaşadıkça bu listeyi yapabilirsiniz, günün birinde ya ne kadar eğlendim herkes eğlense keşke bu kadar diyebiliyorsanız ölmeden önce o hazzı yaşadığınız için şanslısınız, daha sonra insanlara bu konuda -o da belki- yol gösterebilirsiniz. nacizane ilk tavsiyem ve görünüşe göre ilki şudur;

birilerini sevindirin, mutlu edin. evet kim olduğu önemli değil; arkadaş, sevgili, aile, akraba, yabancı bilemiyorum adını siz koyun. hatırlayın ve ona değer verdiğinizi hissettirin. doğum günüyse küçük bir hediye yahut herhangi bir zamanda nedensiz bir süpriz yapın.. karşınızdakinin gözlerinin parladığını, sevinçten ağlayacak noktaya geldiğini görün. bi insanı mutlu etmenin inanılmaz mutluluğu kaplasın içinizi karşınızdakiyle beraber. iyi bi şey yaptığınızı anlayıp onunla sevinin siz de. mutlu ettiğiniz kadar mutlu olun. çünkü o duygu dünyada eşine az rastlanılabilecek bi duygu..olay o kadar naif, temiz ve saf ki.. herşey doğal orada yapmacıklığa yer yok.. gülümsemeler ve sıcaklık var.. belki bi süreliğine şaşkınlık ve sonrasında mutlu olmak var. aksilikler bile olayın tadını kaçıran cinsten değil de daha da neşelendiren cinsten. öyle önceden planlama yapmanıza da gerek yok, birden içinizden gelsin öyle hemencecik yapı verin işte. ben bunu gördüm çünkü. gördüm, yaşadım ve anladım ki bi insanı mutlu edebilmek gerçekten insana yapabilecek en güzel şeydir.

hadi durmayın, gidin birilerini mutlu edin ve onun mutluluğunu gözlerinden okuyun, konuşmaya gerek yok gözler her şeyi anlatır zaten. başka da bir şey söylememe gerek yok siz anlayacaksınız bunu yaşadığınızda.

16 Jan
2010
Kategori: gündelik    |    Saat: 01:19
Yazar     |    1 Yorum

bi' kaç şey

iyi oldu iyi evet.. bundan sonra çöpleri biriktireyim her zaman ki gibi, çünkü koku artık mutfağa girince rahatsız edici dereceye gelince dışarı çıkmaya bi bahanen oluyor dur şunları çöpe atayım diye.. ben denedim işe yaradı dışarı çıktım temiz olmayan fakat güzelce yağan yağmur altında dolaştım biraz, geçti sonra.

bi arkadaşım sen mutlu olamazsın dedi geçen gün. niyeymiş o dediğimde mutsuzluklardan beslenen bir vampir olduğumdan dem vurdu. heeh dedim bak sen şu işe. mutluymuşum fakat çok kafaya takıyor muşum, en ufak bi mutsuzluk herşeyi yerle bir edebiliyormuş. bu arkadaş teyzesine çekmiş olacak, sevgili teyzesi de sadece fotoğraflarıma bakarak içimde bi hüznün gizli olduğunu söyleyip maskemi düşürmüştü, kendimi çıplak hissetmiştim. yok öyle bi’ şey. hayat çok güzel, şakalar böyle komiklikler eğleniyoruz işte nolsun daha?

yahu benim anlamadığım ne biliyo musun? bilmiyosun tabi hemen söyleyeyim. ne zaman elim dolu apartmanın kapısına gelsem lanet olası anahtarları bulamıyorum, bütün ceplerime bakıyorum, yok bulamıyorum. sonra ulan gene mi kaybettim anahtarı derken baktığım son cepten çıkıyor, ulan dalga mı geçiyorsun be, bi kez de yüzümüzü güldürüp ilk baktığımız cepte çıksan ölür müsün be anahtar? çok şey mi istiyorum allahım bari bu dileğimi kabul et yav. bu arada merak uyandırmak istedim başardım mı? son bir aydır aynı şeyleri giydiğim için eşofman üstü eşofman üstü yelek 2 şer eşofman 4 tane de yeleğin toplam 8 cepli bir devim ben. bir de komiğim, evet.

hem anlamadığım hem de güldüğüm bi şey keşfettim bugün. bu ankara’daki “megan” sahipleri ne kadar yaratıcı olabiliyor biliyor musun? bugün gördüğüm akıllara zarar müşterileri tükana çekmek için asılan şeylerden biri şuydu; “sıcak sahlep” hanım koş sıcak sahlepi icat etmişler hemen içelim. bu nedir la? şaka mısın sahlepin sıcak olması ne kadar ilginç değil mi sizce de? halbuki biz onu yazları havuz başında şöyle buzlu muzlu kremalı ferah bi içecek olarak bildik ve içtik yıllarca.. bu yazıyı ilk okuyanı sıcak sahlep içmeye davet ediyorum, bana başvurabilirsiniz.

lanet olsun ankaraya tamam mı özellikle de bahçelievlere. ağzına sıctımın yerinde gidip yemek yenilecek eli yüzü düzgün kaç tane yer vardı ki? olanlarda bir bir kapanıyor şaka gibi.. ortam dedikleri ankaranın modern yüzü dedikleri caddede her 5 metreye bir çiğ köfteci yerleşmişken caanım mekanlar kapanıyor bir bir.. burdan çiğ köfteye laf ettiğim anlaşılmasın ama topu topu 300-400 metre olan bi cadde de 7-8 çiğ köfteci varsa bu işte bi yanlışlık vardır kardeşim. son olarakta hemen cafe crownın yanına eski kumrucumuzun yerine açılan ve leziz ev yemekleri yapan güzelim ablamızın şirin, naif ve sıcacık yeri kapanmış.. aferin size ankaralılar.

bir de bugün inkılap tarihi sınavının gözetmeni olan kadın resmen benden küçüktü lan! biz hala dirsek çürütelim olm nası olacak anlamadım ben bu iş.. zaten okulda, içindekiler de nefret ettirdi her şeyden.. du bakalım az kaldı zaten.

12 Jan
2010
Kategori: hayat    |    Saat: 03:28
Yazar     |    Comments Off on çok acı çekip bi' o kadar da ağladım

çok acı çekip bi' o kadar da ağladım

hangimiz ne zaman söz dinledik ki? sizi bilmiyorum, ben pek dinlemiyorum sanıyorum. eğer dinleseydim bu halde olmazdım zannederim. ama harbi öyledir asla dinlemeyiz kimseyi en iyiyi daima biz biliriz. hatırlıyorum da annem küçükken dışarı çıkarken oğlum kalın giy oğlum bere tak derdi hiç takmazdım, sonuç mu fiks bademcikleri şişirir yatardım. gerçekten ya az yatmadım ha şu bademciklerden. veya onu geçiyorum, oğlum kızım sobaya dokunma elini yakarsın dediğinde kaç kişi dinledi ki? hak vermiyor değilim size dinlemediniz, hiç birimiz de dinlemedik, yeni nesilin de pek dinleyeceğini düşünmüyorum. bak orası derin orada yüzme diyince dinlemiyoruz gidiyoruz. yani illa bi bokluk olacak ki akıllanabilelim..

işte bi’ süre önceydi ben yine dinlemedim.. ama sanırım bir süreden daha uzun bi süre.. 2 yıl kadar oluyor şubat ayıydı, trabzon’da halısaha maçı yapacaktık. oğlum sen oynama ayağın kötü, daha kötü olursun dediler. dinlemedim.

düştüm bi ara. çok feci, acısının tarifi yok. dizim evet. nasıl oldu anlamadım ama herhalde hayatım boyunca bu kadar canım yanmamıştı. ağladım hem de çok; acının verdiği sancıyla. düşünüyorum da gerçekten çok ağladım lan. bu ağrı o kadar dayanılmaz bir hal aldı ki uyumama engel olmaya başladı. o kadar çok canım yanıyordu ki rahat edemiyordum bi türlü, sürekli bir acı. doktorlarda anlamadı bu düşüşü. düşündüler, türettiler ama geçiremediler acımı.

ara ara geçer oldu acısı ama tedavi edilemediği için hep taze kaldı sızısı.. bazen aynı yeri tekrar çarptığım oluyor sonrasında ise gözyaşları kaçınılmaz oluyor. diyorum ya garibiz akıllanmıyoruz diye düzelmeden tekrar üzerine gittim, daha beter oldu, zindan etti hayatı. bazen isyan ettiğimde olmuyor değil nasıl bu kadar uzun sürebiliyor diye, o kadar tedaviden sonra, ilginç.

ama tuhafı bu sefer kimse dememişti bana tekrar düşeceğimi..öyle bok gibi duvara yapıştım resmen, yerden yere vurdu beni bu ağrı, ne kötüydü ya… ne vardı ki? keşke tam gole giderken arkadan çelme takmasaydı bana? en kötü bir gol atardım be, hem maçın bitmesine kaç dakika kalmıştı ki? maçın sonucunu değiştirmeyecekti zaten…

saolsunlar arkadaşlarım girdi koluma zaman zaman yardım ettiler yürümeme.. zaten bi süre sonra da o acıyı hissetmemeye başladım, daha dik durabildim, insanlara farkettirmemeye çalıştım acımı… uzun süre kalkamadım tam manasıyla ayağa ama idare etti işte. eninde sonunda kalktım ayağa ağlaya ağlaya, hala ağlaya ağlaya..

kim bilir bi’ sabah kalktığımda bu sızıdan eser kalmayacak, gene uzaktan kaleyi yoklayacam, gelişine vole vuracağım..

dedim ya hayat garip diye, yoksa demedim mi?

9 Jan
2010
Kategori: gündelik    |    Saat: 23:19
Yazar     |    Comments Off on unutkanlık

unutkanlık

harbi ya bi garibim bu aralar ha ben bile anlayamıyorum. unutkanlık mı acaba bu, bilemiyorum. sanırım unutkanlık ile dangalaklık arasındaki ince çizginin üzerindeyim. ama zannediyorum ki yakın olduğum taraf dangalaklık. şöyle izah edeyim, unutuyorum ya.. cidden ama şaka gibi. geçen gün market alışverişine gittim, ama gitmeden önce evde yatıyorum hiç gidesim yok, oğlum kalk git bak alman gereken bir sürü şey var gitmezsen yarına kalacak olmaz felan diyorum. neyse gittim migrosa girdim 15 dakika dolandım markette, ulan ne alacaktım ben? ne bileyim bana mı soruyorsun modundayım resmen çok komikti ya, dolaşıyorum her reyona bakıyorum, yok abicim aklıma gelmiyor hiçbir şey olacak iş değil 30 dakika dolaşıp çıkarken markete ayıp olmasın diye su alıp eve geliyorum, ilginç.

bak yine bugün mesela, ilginç bir şekilde ne yapacağıma dair bi şeyler duydum. dedim ki gezicem ben! haah ne gezmesi lan gerizekalı! aslında gezmekten kasıt gidip bi şeyler bakmak herhalde ne bileyim. yani 3-4 saat öncesinden kendime ankamall’e gidecek şekilde hazırlamışım. gidecem çılgınlar gibi para harcayıp alışveriş yapacam felan. evet evden çıkıp gidiyorum, ancak ankamalle girince kalıyorum öylece ortada. cumartesi akşamı bir de herkeste bi koşuşturmaca, kimisi alışveriş yapıyor kimisi sinemaya yetişmeye çalışıyor felan.. market alışverişinden çıkan mı dersin yemek yiyen mi? ama ya ben? ben neden gitmiştim ki ankamalle? soruyorum kendime ulan ben neden geldim buraya? harbi soruyorum niye gelmiştim ki buraya? yok cevabı yok bende. diyorum ya dangalaklaşıyorum diye, haksız mıyım allasen? girişimi takriben 10 dakika içinde ayrılıp metroya yöneliyorken ee bari cepaya da gideyim belki orada bulurum ne aradığımı ya da bir şey arayıp aramadığımı öğrenmiş olurum.

evet bir dolmuşa atlayıp cepaya atıveriyorum kendimi belki neden dışarı çıktığımın cevabını bulurum diye, ama yok gerçekten ben neden dışarı çıkmıştım bugün? kötü ya, gidiyorum ama ya neden gittiğimi unuttum yahut neden dışarı çıktığımı bilmiyordum bile, belki de sadece çıkmak istemişimdir ondandır bu durum böyle. sonra baktım ki eve gelmişim ve işte burdayım…