elveda ve merhaba
blogu açalı beri bir şeyler yazmadığım herhangi bir ay olmamıştı. aslında bu bir baskı oluşturuyor üzerimde, bak bu ay yazmadım şeklinde. rutinleşmiş işler keyif vermez. hele konu yazmaksa zorlama asla olmaz. bazen çok yazmak istersin ama sonra diyerek ertelersin, tarih sonra olunca da her şey çoktan gitmiştir. o yüzden en saçma anlarda bile yazmalı insan.
bir süredir değişiklikler içindeyim, zaten başlıkta bunun sinyalini veriyor. 2006 yılından beri bir şekilde parçası olduğum ankara’dan ayrıla-yazıyorum. sonraki istasyon istanbul olabilir. her zaman yaşamayı tecrübe etmek istediğim, üniversitede korkakça davranıp gelmekten vazgeçtiğim. ama belki de böyle olması gerekiyordu. hem istanbul bana büyük bir tokat atsa kendime gelebilir miydim bilemiyorum. ankara zor olsa da iyileşmeleri daha sancısız olmuştur. zira ankara’da hiçbir şey yok. istanbul’da ise olanaklar çok. istanbul’un yalnızlığı tahammül edilir bir şey olmasa gerek.
bunun yanında ankara’yı her zaman özlemle anacağım, orada yaşanılanları unutmak mümkün mü? etkilerini her sabah aynaya baktığımda görmekle beraber, hayır yok öyle bir şey dediğimde bile gözlerim doğruları söylüyor. evet gözler, sanırım tek doğruyu söyleyen ya da söylemek isteyenler onlar. nasıl yapsak ki bilemiyorum.
her başlangıç güzeldir, merak uyandırır, bilinmezdir. sanırım başlangıç olmasından ziyade bu özellikleri barındırması heyecanlı kılıyor. bilinmemezlik önemli. hayır öyle de yazıyorum ki sanki hiç dönmeyecem, ama belki de dönmem. belki de haftaya pılı-pırtı dedikleri ne varsa toplar dönerim. sonuçta bu bünye neleri tecrübe etmedi, neler son dakikada direkten dönmedi.
benim için de bir başlangıç sayılabilir, bununla beraber yazmayı her zaman sevdim. yazabilmek sanırım insanlığın başına gelen en güzel şey, ve okumak elbette. hayatımı sadece okuyarak ve yazarak geçirmek için neler vermezdim, sanırım hayat bana adil davranmadı. çalışmam gerekiyor. hakkaten düşünmediniz mi hiç? çalışmak çok saçma değil mi? baksanıza sadece bir kez hayata geliyoruz ve zaman çok hızlı akıyor. ve biz insanlar ömrümüzün en az %80nini çalışarak geçiyoruz. hiç adil değil bu, çalışarak geçen gençlik yılları yaşlılıkta hastalık olarak dönüyor. hadi rahata ericez derken asıl sorunlar başlıyor. bir de emeklilik meselesi vardı tabi, yakında 70’e dayandırırsalar tüm hayatımızı çalışarak geçirebiliriz.
ne zamandır bir kopukluk içersindeyim, uzun zaman oldu, hatta blogumu bile kapatıp gidiyordum, heyecanım kaybolmuştu, belki de ben de kaybolmuştum. kelimeleri sanki zorla alıyorlardı, şimdi ise keyfim yerimde, sabaha kadar yazabilirim ve oldukça eğlenirim. demek ki işler yoluna girmeye başlayınca diğer şeyler de yavaş yavaş düzeliyor. hemen bir ders çıkarmalı ve kulağa küpe etmeli.
hadi gülün, kitap yazıyorum. ama ciddiyim bak. yıllardır ertelenen bir hayal mi diyelim buna, abartmanın lüzmu yok, ama yaklaşık 1-2 yıldır içimde bir şey büyüyor. bazı geceler peçetelere, bazen kağıt parçalarına ve bilgisayara yazılmış bir hikaye var. rahat bırakmıyor beni. ben ne kadar uzaklaşmak istesem de hep orada. unuttuğumu sandığım anda çıkıyor ortaya ve hazırlıksız yakalıyor beni. duruyorum, nefesimi düzenliyorum ama yazmadan geçmiyor. bazen derste geliyor yanıma, bazen de uçakta. tuhaf. nerededir o notlar bilmiyorum, elbet bir yerlerde. bu erteleme işi iyi değil, hep rahatsız ediyor. belki her şeyi düzene koyduktan sonra bilgisayarımı karşıma alıp bir başlık atma cesareti gösterebilirim. cürretime bakar mısın? kim oluyorum da kitap yazıyorum. tuhaf. belki de denemeye değer. en azından bunu kendime borçlu olabilirim. devam etmek için geride bırakmak gerekir. yoksa her durakladığında sayfaları karıştırmaya başlarsın, bu da iyi sonuçlara yol açmaz.
heh, ne diyordum. merhaba çünkü, ben artık ankara’da olamayacağım. en azından öyle umuyorum, öyle istiyorum. elvada çünkü bu blogu kapatmayı düşünüyordum, en azından içimdeki hissin kaybolduğunu düşünmüştüm. ama şimdi de bunu istemiyorum. belki de kitaptan bölümler yayınlarım. insanların tenkitleri olur, onları dinlerim. belki de bu son girdim olur ve bir daha hiç giremem. kim bilebilir ki, geldiği zaman yazmak gerek. öyle bir zaman gelirse muhtemelen ufukta gözükürüm.
bir süre önce yeni bir “şey”den söz etmiştim. kişisel blog yazma olayından sonra daha hobi amaçlı bir blog kurmak istiyordum. adını da buldum, “gittim gezdim yedim” sizce nasıl? adından da anlaşılacağı üzere gezici ve yiyici bir blog olacak. alan adını da aldık. www.gittimgezdimyedim.com diye, içinde 1-2 deneme yazısı var. ama zamanı gelince onlar silinecek. birkaç eksiği var, onlar bitmeden yazmaya başlamak istemedim. küçük bir takıntı sanırım. bir de finli bir arkadaş ile maskot yapması için anlaşmıştık, 1 hafta demişti 1 ay oldu ses yok, logo vs olmadan başlamak istemiyorum. eğlence eksik olmasın. hayır parayı peşin vermiş değiliz, ama niye böyle oldu bilmiyorum. standart bir şey olmasından ziyade bize özel bir şey olmasını istediğim için bu yola başvurduk ama dediğim üzere henüz ilerleme kaydetmiş değiliz. bu nane blogu takip edeyim derseniz ilgili adrese girmeniz yeterli, orada feysbık ve twitter adresleri de var. facebook için /gittimgezdimyedim twitter için de /gezdimyedim sayfalarından ulaşabilirsiniz. hiçbir şey için söz vermiyorum, yazmaya ne zaman başlarım onu da bilmiyorum. fakat blog okumayı seviyorsanız takip etmenizi öneririm. zira eğer gerçekten başarabilirsem eğlenceli bir şey olabilir. gerçi siz kimsiniz, onu da biliyor değilim ama oralarda bir yerlerde birileri olmalı.
başka ne diyecektim ki, hatırlayamıyorum. bir sürü şey söylemiş olmalıyım. bir de şey dicem, neyse demeyeyim.
sağlıcakla,
selçuk.
bak daha önce hiç böyle bitirmemiştim yazıyı, mektup gibi oldu. mektup yazmayı da özledim. ne zamandı ki son mekt…

Iyi ki döndün..Bende donebilmeyi umuyorum :)