25 Dec
2012
Kategori: gezi    |    Saat: 00:51
Yazar:     |    2 Yorum

paris’e ve hissettirdiklerine dair

ne zamandır yazmak istiyordum. akşam akşam aklıma geldi. birkaç yıl önce paris’i görme şansım olmuştu. gerçekten büyüleyici bir şehir. methini çok duyduğum londra’yı henüz görme fırsatım olmadı ama barcelona’dan sonra benim gözümde avrupa’nın en iyi şehri.

şehir hakkında birkaç kelam edeyim de sonra dilediğimce yazarım o güzel olayı. bir kere metrosunu görünce şaşırmamak elde değil, haritayı elinize aldığınızda her şey kolay, o metro ağını görünce güzel ülkem geliyor aklıma, istanbul’u ankara’sı.. bir geyik var, her yer sidik kokuyor diye, insanların gidip sidik kokladığını düşünüyorum, bir gelenek olmuş, her paris’e giden güzelliğinden, büyüsüden bahsetmek yerine ilk olarak sokaklardaki sidik kokusundan, metronun boklarından bahsediyor, belki de gittiğini belli etmek için, bilemedim ama onlara bravo.

müzelerinin güzelliklerinden bahsedecek değilim, louvre için bile sadece 1 hafta ayrılabilir. ben dokunun korunduğu şehirleri seviyorum, paris de onlardan biri, tarihin içinde buluyorsunuz kendinizi, okuduğunuz romanların geçtiği yerleri görmek nasıl mutlu etmesin ki sizi. bir de buna üniversitede düşüncelerini okuduğunuz düşünürlerin yaşadığı/çalıştığı/dolaştığı yerleri ekleyince, değmeyin insanın keyfine. hala devam ediyor mu bilmiyorum ama her haftanın ilk pazar günü müzelere vs giriş ücretsiz oluyordu, denk getirirseniz 50€ ya kadar tasarruf edebilirsiniz. ben louvre’a ve notr damme’ın kulesine ücretsiz çıkmıştım.

yalnız ve hüzünlü bir kişilik olmamdan dolayı tek başıma gitmiştim paris’e. onun da tadı ayrı ama eksik bir şeyler var. siz sevdiğinizle gidin, gerçekten buna değecek bir yer. ne bileyim, sacre cour’e çıkıp gün batımını izleseniz bile eminim oldukça keyifli olacaktır, ya da uzaktan çiftlere bakıp tek başınıza “hayal” kurabilirsiniz, siz bilirsiniz.

benim için ise ayrı bir önemi var paris’in. champ elysees bulvarından louvre’a uzanan yoldaki köprülerden biri. karşıdan karşıya geçiyorum, 40larında bir kadın geliyor karşıdan, ortada yolun üstünde bir yüzük var, ikimizde birbirimizin yüzüğü farkettiğini görüyoruz. kadın eline alıyor yüzüğü, bakıyor şöyle bi. al senin olsun diyor, diyorum ki yok hayır benim değil, şuraya koyalım, hayır al al diyip ısrar edip elime bırakıyor yüzüğü, ben de yüzüğün benim olmadığını ve kaldırıma bırakcağımı söylüyorüm, ama kadın ısrarla bana şans getireceğini söylüyor, sonra bir kere daha, sana şans getirecek, yüzüğü almalısın diye. yüzük dediğim de bir alyans aslında, hafif kararmış, genişçe. altın mı bilmiyorum ama benzemiyor. insanın hayatına böyle bir olay kaç kere gelir ki? paris’in büyüsüyle oldu belki de. ve bana şans getirecek, neden olmasın. o güzel paris akşamında kadının son ısrarı üzerime alıyorum yüzüğü şans getirmesi için. dedim ya bir daha böyle bir şeyi ne zaman yaşabilirim ki. hafif bi mutluluk hissediyorum. iki adım atıyorum, kadın arkamdan bi kahve parası versene diyor, biraz tereddüt ediyorum, şu an hatırlayamıyorum, madeni 2 ya da 4€ uzatıyorum. pek memnun kalmıyor ama alıyor, ayrılıyoruz.

gece uyumadan önce aklıma geliyor, acaba dolandırıldım mı diyorum, kadın o yüzüğü oraya koydu ve belki 10€ felan verebileceğimi düşündü, yüzük de bir metal parçasından fazlası değil zaten. günde 10-15 kişiye yedirse bunu yeter. ön yargı değil, inanın, kadının giysileri öyle hissettiriyor belki, ayağında topuklu ayakkabı yok ya, daha bi eskimsi, inanın ön yargı değil, öylece bir düşünce sadece. sonra uyuyorum, yüzüğe bakıyorum ama ben anlamam zaten yüzüklerden, kara kuru bir şey.

almanya’ya halamların yanına dönüyorum bi süre sonra, hikayeyi anlatıp yüzüğü çıkarıyorum, yılların halası bakıyor ama o da anlamıyor yüzüğün nolduğunu, oğlum sen dolandırıldın herhalde diye ekliyor. sonra dönüyorum altına her yürlü şeklin verildiği memleketim trabzon’a. anneme gösteriyorum bu sefer hikayeyi de anlatarak, cvsinde altın günü organizasyonu olan annem de anlamıyor nolduğunu. tatil bitiyor ankara’ya geliyorum. yüzüğümü memlekette unutmuşum, anneme diyorum kaybolmasın diye. bir ay kadar sonra arayan annem, kuyumcudan az önce çıkmış, kuyumcunun yüzük için teklif ettiği rakamı söylüyor, cevap olarak oha diyorum anneme, çok ayıp biliyorum. bir şey olmasın, saklayın gelince alacağım diyip kapatıyorum telefonu.

aklıma sonradan dolandırıldığımı düşündüğüm o güzel paris akşamı geliyor, bana ısrarla almam için baskı yapan, şans getireceğini söyleyen kadın geliyor. bir iç çekiyorum haliyle, tuhaf bir his bu.

şans getirdi mi? evet oldukça! 1 hafta sona roma’da fotoğraf makinemi çaldırdım, ama yüzük yanımda değildi. ve bu yazıyı yarı mutsuz ve yalnız bir ankara akşamında yazıyorum, yüzüğün bana şans getireceği belki de “onu” getireceği günü bekleyerek… umudumu kaybetmeden.

2 Yorum

  • HAHAHA banada oha ama kaç TL vermiş kuyumcu annene :D Napıyım bende bir kadınım neticede :D

  • heeh bi miktar işte, tatmin edici diyelim. ağır bi yüzük olduğu düşünülünce eh normal tabi:)