30 Aug
2012
Kategori: gündelik    |    Saat: 21:28
Yazar:     |    Comments Off on acil servis

acil servis

küçük bir kaza, go kart kazası. bir anlık dalgınlık ya da karşı tarafın hatası. olay olduktan sonra hatanın olup olmaması pek önemli durmuyor. bir sızı, biraz uyuşukluk ve biraz halsizlik. sırtın boyun başlagıcından göğüse doğru bumerang şeklinde bir morluk, kızarıklık. en son çıkmadan önce söyledikleri şey ise, deri altı kanaması, ve travmaya bağlı sağ kolda kas sertleşmesi. gerisinde çok kayda değer bir şey yok gibi. o yüzden devamı sekmesi oldukça gereksiz ya da bilmem vardır belki.

hali hazırda bir olay vuku bulduğunda acil servise gitmişliğim yok, mesela sol diz ön çapraz bağlarımın kopmuş olduğunu 40 gün sonra öğrendim. futbolcuların en büyük korkusu, ameliyat gerekiyor ve tekrar forma girmenin süresi en az 6 ay. kötü bir sakatlık hiçkimsenin başına gelmesin, ben futbolcu olamadım ama futbolcu sakatlığına yakalandım, herhalde teselli dedikleri böyle bir şey.

annem kesin olay çıkarır diyerek gittim acil servise. en azından pansuman yaptıklarında altında kalan kısmı için dilediğim söyleyebilirim, küçük bir çizik, ufak bir morluk var diye. nolur nolmaz. çaktırmamakla beraber, sağ kolda hissizlik ve kas sertleşmesi, boyunda ağrı gibi şikayetlerim var.

ilk sorular kolunu rahat hareket ettirebiliyor musun, boynunda bir ağrı var mı, nefes alıp vermede bir sorun var mı şeklinde. sanırım yoktu ya da bilemedim. böyle sorularla karşı karşıya kalınca insan kendini hasta ediyor. nefes sorunu için akciğer filmi ve sağ kolda çarpmaya sertleşme ve hissizlik için röntgen. boynum sızlıyor, kötü. ilk zamanlarda yalnızca sol tarafta olan sızı tüm boynumu sarıyor. önceleri boynumu dilediğim gibi oynatırken bir süre sonra aynı rahatlığı sergileyemiyorum.

kapıda müdahale odası yazan bir odada oturuyorum, 10-15 dakika. röntgenleri çektiriyorum. acil servis yoğun. az ilerde konuşmaları duyuyorum; “beyin ölümü gerçekleşti” diye, daha sonra feryat figan ağlayan insanlar. nereden baksan zordur. herkes endişeli, herkesin yüzü asık ve yere bakıyor. kendi rahatsızlığımı önemsiz görüyorum. ne kadar ciddi olabilir ki, birazcık çizik ve morluk. kendi kendine geçer ki hem. gitmek istiyorum ama pansuman yapılmalıymış mikrop kapmaması için. bunu söyledikleri çocuk; 12 yaşında karda kayarken sağ bileğini neredeyse damarına kadar gelecek şekilde, aşağı yukarı 3cm kadar kesti. yaptığı tek şey ise muslukta yıkayıp karda oynamaya devam etmekti. ve asla dikiş attırmadı, aynı sağ ve sol dizlerindeki yarıklara attırmadığı gibi. az kalsın unutuyordum sağ ve sol kaşlardaki yarıkları. bir iğne nasıl insan vücüdunu dikebilir ki.

doktorlara saygı duymakla duymamak arasındayım. zaman zaman iki tarafa da kayabiliyorum. tıp okuyan insanların tercihlerini sorgulayınca alınan cevaplar “parası iyi”den öteye geçemeyince başka çarem de yok. bir insan bir mesleği seçerken motive olarak parayı temel almamalı bence. tamam para denen şey birçok insanın hayat merkezinde yer alabilir ama mesleği sevmek, hele ki doktorluk gibi zor bir meslek de önemlidir ya.

intörn dedikleri doktor hadi gel pansuman yapalım diyince acil servisin gerçekten içine giriyorum. acil müdahale masaları, hastalar ve yakınları. klasik olarak yakınlar dışarı çıkarılmaya çalışılıyor ama pek oralı olmuyorlar. bir aile daha var, oldukça üzgünler, amcanın durumu oldukça ağır.

annemin dedemin vefatını anlatışı aklıma geliyor, ortadaki yatak olmalı diyorum. üzülmemek elde değil. yılların dedesi, mavi gözlü dedem o yatakta gözlerini yumdu, bense cenazesine bile gidemedim. yaptığım tek şey 2 ay sonra mezarını ziyaret edip, dede ben geldim, özür dilerim demek oldu. hayat kötü, hayat acımasız ya.

pansuman yapılacak odaya giriyorum, boylu boyuna bir çocuk yatıyor. ayağı alçılı, kolu da. amca beni görüp soruyor noldu diye, kemer yaptı, kaza diyince. araba kazası sanıyor. yok gokart diyorum ama azarlıyor, oğlum ne işiniz var oyunla, dikkat edin diye. ama kızarak değil, üzülerek. oğlu 10 metrelik bir yerden düşmüş sanırım, tam konuşamadık. yorgan kalkınca kırığı görüyorum. sağ bacak neredeyse kalcaya kadar alçıya alınmış. sol dizde de sargı var. sağ kolu da kırılmış. yarın tekrar geleceklermiş, çocuk nasıl yürür ki o halde, yer yokmuş. yatak getirecem diyordu, haksız değil.

bir çocuk var yan yatakta, 4-5 yaşlarında, parkta kolunu kırmış oynarken. karnı acıkmış, ameliyat olabilir diye ne su ne de yemek veriyorlar, acıkmış. açlıktan ağlıyormuş.

benim de boynumda kızarıklık var acıyor. ama etrafı görünce oldukça basit bir şey, bilemiyorum.

zor.

kimse hasta olmasa, kimse acil servise gitmek zorunda olmasa. orada oturunca insan ister istemez düşünüyor, kırgınlıkları, arkadaşları, aileyi… zor ya. şimdi hayatın içindeki hırslara bakınca ne kadar da önemsiz geliyor. doktorların işi gerçekten zor diye düşünüyorum. gerçekten öyle. keşke hem onlar, hem de hasta yakınları daha anlayışlı olabilse. ama işin içine “can” girince, her şey  biranda değişiyor, nasıl değişmesin ki.

ne bileyim, herkes birbirini sevsin ve asla hasta olmasın istiyorum. diğer yandan, büyük bir  gerçeklikle hayat  duruyor karşımızda.

ne diyeyim ki, siz söyleyin bu sefer.

Yoruma kapalı.