16 Jul
2012
Kategori: gündelik    |    Saat: 17:15
Yazar:     |    Comments Off on istifa soğuk yenen bir yemektir

istifa soğuk yenen bir yemektir

sohbet ediyorduk, en son hangi filmi izlediğimi hatırlayamadım. düşündüm, biraz zaman geçti. sohbete devam ederken ben içimden düşünmeye devam ediyordum, nasıl diyelim, kafa yoruyordum. konuşmaya devam ettik. sonra geldi aklıma, evet şu filmdi. aslında 15 dakika önce söylemem gereken şeyi hatırlamak için baya uğraşmıştım. haklı bi’ gurur mu yaşamalıydım, yoksa yüzüm mü kızarmalıydı.

gözüm odanın kenarındaki kitaplara takıldı, yanlarına gittim. birisini elime aldığımda parmaklarımdaki tozu hissettim. bir başkası vardı altında, jelatinli, ilk gün ki kadar naif. dahası da vardı altlarda. birden bunları ne zaman aldım diye düşündüm. bazısı geldi aklıma ama çoğunu hatırlamayacak noktaya gelmiştim. ne vardı ki sadece 6 ay olmuştu. emin olmak için takvime baktım. belki 20 gün daha fazlaydı. öylece bıraktım. en son hangi kitabı okuduğumu hatırlamaya çalıştım. o kadar uzun bir zamanmış gibi geldi ki… okunmak için alınan romanları gördüm. kimbilir ne çok hikaye vardır. diğer yanda da makaleler ve ders kitapları vardı. en görünmeyecek yerde de kapağını asla açmayacağım abidik sınavlardan birine hazırlık kitabı duruyordu. hayır onu hiç açmayacağım. bu kitapların yanında olmamalıydı. odadan çıktım.

diğer odaya girdim. cam açılmış, rüzgar perdeyi savruşturuyordu. savruşturmak nedir ya. savuruyor muydu yoksa. ne bileyim. yatakların üstlerine baktım. kiminde aynı modelden 12 adet kravat vardı. yaz olmasına rağmen birkaç mont takıldı gözüme ve yine aynı renkte kazaklar. yandaki yatakta onlardan daha çok beyaz renkte gömlekler. dolabımı açtım. rengi beyaz olmayan renkte gömlekler vardı. kimisini en az 6 aydır giymemiştim. bazısını daha da fazla. neyseki “kilo aldım ama” bahanesine sığınıp odadan çıktım. geçti hemen.

mutfağa girdiğimde fazla dağınık olmayan ama uzun zamandır orada olan bulaşıklarla karşılaştım. hemen girişte kırılan iki cam bardak karşılamıştı beni. tezgaha geldiğimde kurumuş waffle makinası ve lavabo etrafındaki türlü bardak, tabak, çatal vs. gördüm. en son ne zaman waffle yapmıştım ki. hemen düşünmeye başladım. waffle hamurunu alıp onun yanaklarına sürdüğüm yaşanmamış bir hayal getirmeye çalıştım gözlerimin önüne, yaşanmadığı için getiremedim. tezgahın üstündeki donmuş ve çıkması için yoğun bıçak darbeleri gereken waffle hamuru geldi onun yerine gözüme, öylece bıraktım. uğraşmaya çalışmak anlamsızdı.

dolabı açıp içinde neler olduğuna bakacaktım ki vazgeçtim. yersiz bir uğraş olduğunu düşündüm. salona döndüm.

salonda tozlanmış bir masa üzerinde televizyon ve alt rafında kutular vardı. abimin bir anlık gaflete düşüp aldığı pahalı konsolu ve yanındaki oyunu gördüm. onlarda tozlanmıştı. oyunda iyi değildim, hem zaten bu ikinci oynayışımdı, ayrıca ben o konsolu o oyun için istememiştim ki. gerçi istediğim oyunu henüz alamadım ki…

bunlar olurken saat oldukça ilerlemiş, mahallenin ışıkları kapanmaya başlamıştı. ben de uyumak üzere dişlerimi fırçaladım ve saçlarımı yıkadım. uyumak istiyordum. telefonum çaldı. açtım, konuşmadım, dinledim, sonra tamam dedim. uyumamam gerekiyordu. rüzgarın odanın perdelerini savuşturduğu odaya girip yatağın üzerindeki beyaz gömleklerden birini rastgele alıp giydim. dışarı çıktım ve kapıyı ardımdan kilitledim.

ben dışarı çıkarken, evim bir geceyi daha bensiz geçirecekti. bir gün daha okumak istediğim kitabın okunuşunu erteleyecektim. bir gün daha izlemek istediğim filmi izleyemeyecek, vizyondan kalktıktan sonra vaktim olacak ama o zaman artık anlamı olmayacaktı. bir gün daha sabah kalktığımda waffle yapamayıp sabah haberlerini izleyemeyecektim. bir daha mutsuz olan hayatım daha da mutsuz hale gelecekti.

aslında, diyeceğim şudur ki;

en son hangi kitabı okuduğunuzu hatırlamakta güçlük çekiyorsanız, istediğiniz sıklıkta sinemaya gidemiyor, arkadaşlarınıza vakit ayıramıyorsanız bir şeyler yanlış gidiyor demektir. hayatta en tehlikeli şeylerden birinin “iş bulunca ayrılacağım” cümlesi olduğunu öğrendim. sakın ve asla bunu yapmayın. hayatınızdan bazı şeylerin eksikliğini hissettiğiniz an sorgusuz sualsiz bırakın. o noktanın ilerisi geri dönüşü olmayan mutsuzluklara ve zararlara yol açabilir. hiçbir yer o kadar kötü olamazdı. ya da herhangi bir yer en çok orası kadar kötü olabilirdi. en önemlisi bile hiç çalışmamak orada çalışmaktan iyiydi. öyleyse geriye bırakmaktan başka çözüm yoktu. ben de öyle yaptım. bıraktım.

bir de şunu söyleyebilirim ki, 6 aylık kısa çalışma hayatım boyunca, insanların neden hayatları boyunca çalışmak istediklerini anlayabilmiş değilim. bunu sıkça tekrarladığımın farkındayım ama hayatta bir amacım olsa, bu, hayatım boyunca çalışmamak olurdu. zira, çalışmak kadar insanı yoran, mutsuz eden, hırpalayan bir şey görmüş değilim. tamam tamam, diğer şeyden sonra diyelim, onun ne kadar kötü olduğunun farkındayım elbet. yani diyorum ki, çalışmayanlar üzmeyin bu kadar kendinizi, bir çalıştık, bi’ bok olduğu yok, gülücük tam da buradaydı. evet ama elitizme gerek yok, çalışmayın, çalışmak da neymiş gibi şeyler diyecek değilim.

bakın ben kısa sürede ne kadar iyi duruma geldim, şimdi yaklaşık 10 yıl önce okuduğum, gülse birsel’in yolculuk nereye hemşerim kitabından bir alıntıyla bitiriyorum yazımı. durum o kadar iyi yani.

“hayatım boyunca yapmak istediğim işi yapıyorum ve üzerine para alıyorum, bundan iyi ne olabilir ki?”

bu yüzden ki, işinizi severek yapın, bunun için de sevdiğiniz işi yapın ve hayat boyu çalışmayın.

Yoruma kapalı.