15 Oct
2011
Kategori: film    |    Saat: 23:22
Yazar:     |    Comments Off on midnight in paris

midnight in paris

bazı filmler vardır, izlemezsin. bazılarını izlersin. bazılarını iki kez izlersin. bazısını izlersin, arkadaşlarınla tartışırsın. bazılarını da izlemen yetmez, arkadaşlarına anlatırsın, o da yetmez, bir iki kelam bir şey söylemek gerekir. dönüp baktığın zaman hatırlayabilmek için belki, belki de diğerlerinden farklı olduğu için. “midnight in paris” de saydığım özelliklerden birisini taşıyor. sadece izlemek yetmez, ortaya bir şeyler koymak gerekir. bu arada bu yazı şüphesiz ki spoiler içerir.

bir cümle kurmak istiyorum bu filmi kabaca anlatması için. “izlerken mutlu olduğunuz film”? şüphesiz ki doğru. ya da şey diyelim “bir kez daha izlemek isteyeceğiz bir film” bu da olur evet. neyse daha fazla denemeyelim, bu filmin bana hissettirdiklerini izah edecek kelimeleri seçmek oldukça zor. böyle anlamsız gülümsemelere yol açıyor bu film, inanın.

hali hazırda paris’te çekilen bir  filmin kötü olma olasılığı çok az iken, senarist ve yönetmeninin woody allen olduğunu söylesem bu ihtimali ortadan kaldırmış olmaz mıyım? büyük üstadın bu son eseri, tek anlamıyla kusursuz, hiçbir sahnesi rahatsız etmiyor, aksine büyüleyici bir şekilde hayranlıkla allen’ın hayal gücünün ne kadar farklı olduğunun sırlarını veriyor. sonlara yaklaşırken film, hiç bitmesin istiyorsunuz. evet hiç bitmesin.

film temel olarak amerikalı yazar gil’in üzerine kurulu. evlenmek üzere olduğu, ruh ikizi olmayan nişanlısıyla paris’te geçirdiği zamanı izliyoruz, ve tabii ki kadının şaşalı ve itici ailesinin. diğer yandan gil benim gibi yağmurda yürümeyi seven birisi, kim sevmez ki yağmurda yürümeyi? sıkıldığı bir akşam yürüyüşü sonrası gil kendisini paris’in hiçte beklemediği bir yerinde buluyor. sonraki akşamlarda hep hayranlık duyduğu paris’i keşfetmeye devam ediyor. eh sıfır tüyo vererek bundan iyi anlatamazdım.

midnight in paris’i büyüleyici bulsam da birazcık da hayıflandım, üzüldüm, azcık da utandım aslında. gil’in hayatına giren sanatçıların hepsinin tanıyamamak üzdü beni. hemingway’ı, fitzgerald’ı ucundan kıyısından okumuş olsam da, hikayeye giren bütün sanatçıların, hayatlarını, eserlerini, fikirlerini bilmenin insana süper bir haz ve mutluluk vereceği kanısındaydım. aynı gil’in yaşadığı gibi, o şaşkınlık, saygı, ardından gelen hayranlık… tek kelimeyle “harika” olurdu. diğer türlü biraz daha yüzeysel kalıyor sanki, gil’in bize verdikleriyle yetinmek zorunda kalıyoruz ve bu hiç yeterli değil! bu yüzden daha fazla okumalı, daha fazla gezmeli, daha fazla dinlemeliyiz, yaşasın sanat! yaşasın paris!

paris gerçekten dünyanın en güzel şehirlerinden biri, inanın, paris’i ilk gördüğünüz zaman aklınıza gelecek ilk şeylerden biri, “iyi ki fransızlar bu şehri hitler’e teslim etmiş, böyle bir şehrin yok olması, insanlığın büyük bir kaybı olurdu” gerçi bunun için biraz tarih bilgisi de gerekiyor haliyle, ama gerçekten öyle. paris’in sembolleri filmde bolca kullanılmış, şimdi dillendirip tadını kaçırmaya gerek yok. finali benim için de güzel anı içeriyor.. final sahnesi, fransız kadının bana yüzüğü hediye ettiği köprüyle aynı sanırım, aslında tam emin değilim, çoğu köprü birbirinin aynısı zaten ama yakınlarda bi yer olmalı. ya da olmasa bile, ben öyle düşüneyim, kim problem yapar ki bunu?

sabaha kadar yazabilirim galiba bu film hakkında ama şimdilik bitiriyorum. sonuç olarak nostaljiyi sevenlerin yerlerine çakılı izleyecekleri bir film çıkmış ortaya. kaçırılmasının insana çok şey kaybettireceği kanısındayım. bırakın kaçırmayı, en az 2-3 kez izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. ilk izleyişinizde ağzınız açık kalacağı için, ikincisini daha sindirirek izleyip daha fazla tat alabilmeniz mümkün. o yüzden acele etmeden, tüketmeden, keyfini sürerek, kıymetini bilerek izleyin bu filmi. yanınızda sevdiğiniz birisi olursa da, o filmi ışıltılı gözlerle izlerken yanağına “seni çok seviyorum” öpücüğü kondurabilirsiniz pekala.

Yoruma kapalı.