o’na, diğerleri’ne ve sevmeye dair
sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; “o” diye bir şey yok, sonuna kadar okumanıza gerek yok yani, yorulmayın. yıllarca kendinize bir “o” çizmiş olabilirsiniz ama hepsi birer hikayeydi, geçti. bu arada bunun bir deneme olduğunu da belirtmek gerekir, deneme’nin ise ne olduğunu google’a “deneme” yazarak öğrenebilirsiniz, bunun için anne seviyesinde temel bilgisayar eğitiminizin olması yeterlidir. dahası, olaylar kurmacadan ibarettir. emin olamadığım tek şey şu an “closer”in çalıyor oluşu, aslında emin olamadığım onun çalıyor oluşu değil, çalıyor oluşunun yarattığı “şey” ile ortaya çıkanın ne olacağına emin olamamak. ne biçim cümleler böyle. bir şey daha farkettim, “closer” kadar tehlikeli şarkılar listenin daha alt sıralarındaymış, nereye gider bilemiyorum. sizden tek bir ricam var, artık içinde “şey” geçen kelimeleri birleşik yazmayın yahu. bakın bir daha uyarıyorum, içinde “şey” olan “her şey” ayrı yazılır.
hayaliniz nedir diye sorsalar, her iki buçuk kişiden ikisi “ortak payda” vurgusu yaparak, “anlaşabilinen” ortak zevkleri paylaşabildiğin “birisi” yorumunu getirir. öyle bir hal aldı ki, herkesin eline yazıp vermişler diye düşünebilirim. inanmakla da alakalı sanırım. mesela sizin favori şarkınızı mırıldayan birisine rastlarsınız ve hemen aklınıza “kader” denilen şey gelir, ya da sizin favori kitabınızı okuyan bir kız vardır ilerki bankta oturan. bu sırada kalbiniz beyninizin yapması gereken şeyleri yaparak, birbiriniz için yaratıldığınız fikrini size aşılar, aşıdan sonra ise kaçacak yer yoktur, kader ağlarını örmüştür ve o, o’dur. çünkü bu tesadüf olamaz kesinlikle. neden olsun ki? o kitabı okuyan ya da en sevdiğiniz şarkıyı bilen dünyada topu topu üç dört kişi vardır değil mi? ne sandıydın ya? bir yerde karşılaşırsanız artık birbiriniz için yaratıldığınız yalanına inanmayın lütfen, yok öyle bir şey, hem birbiriniz için yaratılmış olsanız neden orada karşılaşasınız ki? beraber gitmez miydiniz acaba? bilmem sanki öyle.
diğer yandan insanları sevmeye çalışmayın, aşk diye bir şey günümüz hayatında içi oldukça boş bir kavram oldu. biz bir anlamda kendimize aşık oluyoruz. ortada aşık olmaya çalışan ya da aşk arayan insanlar görüyorum. sanki etrafta bulunan, dükkandan 2 kg alabilecekmiş gibi, garip. bunun için denemeye de gerek yok, bulmuşsanız, biliyorsunuzdur zaten. unuttuğunuz şeyleri size hatırlatacak birileri belki.
çoğu zaman cevabını duymak istemediğimiz şeyleri sormayız, böylelikle o gerçekten kaçabilecekmiş gibi. insan kendini kandırarak uzun yıllar devam edebilir, örneklerini görüyoruz. ama sormak en doğrusu sanki. cevabı duymak öleceğini hissettirebilir, hissettirsin. siz de yeni bir şey yapın mesela, o zaman reenkarnasyona inanın.
bir de sevmek var değil mi? ya da aşk.
aslında siz birisini sevmezsiniz, bir şeyi seversiniz. sevmek için görmek gerekmez, zaten siz tanıyorsunuzdur onu. mesela, nelerden hoşlandığını biliyorsunuzdur, hangi müzikleri dinlediğini, ne tür kitaplar okuduğunu, giyim tarzının nasıl olduğunu. her şeyi biliyorsunuzdur, çünkü her şeyi siz yaratmışsınızdır. çoğunlukla sebesizce gülüşlerinizde bundan dolayıdır. siz onu hayatınızda görmemiş bile olsanız, o hep oradadır aslında. ve bu yüzden ilk görüşte aşk diye bir şey yoktur, çünkü siz ilk görüşte aşkınızı aslında yıllardır seviyorsunuzdur.
diğer yandan yok öyle birisi, hemen köşeyi dönerken çarpışacağınız… otobüs beklerken sevdiğiniz şarkıyı mırıldayarak önünüzden geçen. ya da siz arabayla geçerken başucu eserinizi durakta okuyan… sorun iplerin kimin elinde olduğu belki. düşünmekten vazgeçmeli.
zaten olan şeyleri anlayamazsınız, anlamaya da uğraşmayın. bu olanlar bir mantık dizisi halinde olmuyor. yani olanların anlamı olması gerekmiyor. yok da zaten.
inanmaktan söz açılmıştı. dünyanın en naif şeyi sanırım inanmak. orada her şey temiz çünkü. yineliyorum bak içinde “şey” olan “her şey” ayrı yazılır, bi daha tekrarlatma bana. hah evet, orada temizlik var, samimiyet var, gülümseme var. neden olmasın ki. 10 yaşının masumiyeti var inanmakta. yanaklardaki gamze var inanmakta. hadi inanalım o zaman, sizin şarkınızı mırıldanan aynı zamanda sizin başucu eserinizi okuyor olsun, komboya bakar mısın, kulağındaki kulaklıkta sizin şarkınız var, elindeki kitap da aynı şekilde sizin kitabınız. hadi biraz daha ciddileştirelim, bir parkta, yeşilin bol olduğu, ankara’da olmayanlardan, hatta türkiye’de olmayanlardan. montjuic olsun, ya da hyde park, olmadı central. büyük bir söğüt acı dibinde. siz de bisikletinizle geçip şahit olun bunlara. geçerken sırıtın, sonra dengeniz bozulsun, düşün. komik duruma düşün, diğer insanlar gülsün, ama o kafasını kaldırıp tebessüm etsin sadece. siz de üstünüzdeki toprağı silip ağır aksak ilerdeki banka oturup söylenin bu duruma. o istifini bozmasın, çünkü henüz okuduğu bölümü bitirmedi, henüz 6-7 sayfası daha var. sadece iyi olup olmadığınızı öğrenmek için iki kez göz ucuyla size baksın, ikinci göz ucunu yakalayıp karşılık verin. bölümü bitirdiğinde kitabını çantasına koyup ayağa kalksın, yanınızdan geçerken iyi misiniz diye sorsun. iyiyim, teşekkür ederim diyin. sadece ona değil aslında, uygar bir dünya adına herkese teşekkür edelim. pek bir şey kaybedeceğimizi düşünmüyorum. evet inanmak böyle bir şey sanki.
şarkı listem sona erdi galiba, çünkü ses gelmiyor artık. neden ya, keşke daha fazla şarkı koysaydım, bilemedim ne yapacağımı. neden bahsediyordum ben, fikri olan yok mu?
yalnız şöyle de bir şey varmış;
“günümüzde yalnızlığı ancak aşk ve dostluk doldurabilir. mutluluk, herkese nasip olmayan, uğrunda her gün savaşılması gereken bir şeydir. (bak şeyi ayrı yazmış, görüyosun dimi.) öyle sanıyorum ki, mutluluk karşımıza çıktığında, onu hakkını vererek yaşamalıyız”
inanmayanlara, inanmayı bırakanlara ve savaşmaktan, çaba sarfetmekten kaçanlara…
bunları artık inançsız bir adam yazdı ve yine suçu romanlara ve şarkılara atıp yeni bir sabaha uyanacak, bir gece önce bıraktığı yeri hatırlamayarak…
son çalan parça da “look what you’ve done” to me… imiş.
Yoruma kapalı.
