Arşiv: July, 2011
22 Jul
2011
Kategori: gezi    |    Saat: 11:04
Yazar     |    Comments Off on rota: barcelona

rota: barcelona

aslinda barcelonaydi birkac gun once. oncesinde gorulen aslanli, firtinali, nikah salonlu ruyaya ragmen aslinda biraz sallantili da olsa inebildim istanbul ve ardindan barcelonaya.. ama nasil? bir daha pegasusa binmemeye karar vererek. daha sonra da spanaire… ilk defa biniyor olsam da. cunku oyle bir ucak yok, oyle bir piste inis yok, olamaz da..

barcelona bilindik. benim icin huzur dolu, kafa rahatlatici, mutluluk kaynagi.. degisen bir sey yok. her sey harika. ancak itiraf etmeliyim denizi bekledigimden kotu cikti. kotuden kastim deniz yeteri kadar sicak degil. tamam mayis ayinda geldigimde soguktu, normal dedim ama bu sefer yine biraz soguk olmasi mevsime gore sasirtti beni. ilk gun dizlerimi sokabildim.. sonra risk alip bel hizasini gectim ama tamamen girmek kacinilmazdi.

her yerinde ayri bir hikaye var barcelonanin ve her bir yerinin farkli cagrisimi var benim icin.. bir yerden gecerken kahkahalar atabiliyorum, kimi zamanda ufak bir duraksama, kucuk, tiz bir gulumseme ve yola devam.

denize aksam 4ten sonra gidiyorum cunku gunes harici saatlerde dayanilir gibi degil, tabi sezlong kirasina 17€ vermek istemediginiz surece, ki bu ben oluyorum. her gun 2-3 saat yeterli oluyor. oncesinde tozuyorum iste. kimisinde espanyanin arka sokaklari oluyor, kimisi guellin enfes manzarasi. plan yapmiyorum. oyle kafama estigince gidiyorum iste. yolu ayaklarim biliyor zaten, onlara emanet geziyorum. bugun nereye gitsem ki?

buldum, montjuice ciksam iyi olur, o manzara ihtiyacim var, hem belki kitabimi da bitiririm manzaraya kanarak. evet evet. gitmeden st josephten cilek mi alsam hindistan cevizi mi.. bilmem bu sabah cilekten yana tercihimi kullanabilirim. yanina bir de taze mevye suyu almak lazim. hmm ananas ve portakali mi denesem yoksa daha otantik bir sey mi denemeliyim, bilmem. gidince karar vericem.

mayis ayinda geldigimde artik barcelonaya tek basima gelmemin bir anlami olmadigi kanisina varmistim, yanilmisim. hayatimiz yanilgilarla gecmiyor mu zaten? sorun etmedim bunu. simdide iddiali bir laf edip bir dahaki gelisimde tek basima olmayacagim demeyecegim. cunku burada kendimi boyle hissetmeye devam edersem olabilirim pekala. ama bir dahaki gelisimde yalniz olmamayi dileyebilirim pekala, buna hakkim var, umarim.

19 Jul
2011
Kategori: gezi    |    Saat: 10:33
Yazar     |    Comments Off on kaçkarlarda 3 gün

kaçkarlarda 3 gün

2300 rakımlı yukarı kavrun yaylasında her şey normal gözüküyordu. önce öküz geçidine ordan da öküz yatağına yaklaşık 3 saatlik bir yürüyüş vardı önümüzde.önceki gece yukarı kavrun’un firdevs ablasının muhlamasının tadına paha biçilemezdi tabii ki, ve evet gökyüzü, dolunay, yıldızlar; elini atsan yakalayacakmışsın gibi. kavrun’da gün bizim için 06.00’da başlamıştı. hazırlık ve kahvaltı derken 08.00’de yürümeye başladık. hava çok güzel olduğu için yürüyüş sırttaki ağırlıklara rağmen keyifliydi. öküz geçidini geçerken ersan hocanın bizi çalıların arasına sokması harici yolculuk boyunca sıkıntılı bir durum yaşamadım. geçidi geçtikten sonraki düzlükler aklıma alice harikalar diyarını getirdi. o kadar rengarenk çiçeği başka bir yerde görmek olanaksızdı çünkü. dönüşte kendime bir alice harikalar diyarı yaratırım diye özene bezene topladığım çiçekler sonraki yorgunluk muharebesine çantaların arasında can verdi, üzüldüm.

dönüş günümüzde neden öküz yatağı dendiğini bir kez daha anladığımız 2900 rakımlı kamp alanına  geldiğimizde saat 11i biraz geçiyordu. akan ırmağın kıyısına kurduğumuz çadırlardan kaçkarın zirvesi olağanüstü bir görüntüye sahipti. bu günü kah dinlenerek kah yemek yiyerek geçirip üçüncü gün zirve yapacaktık. klasik yemek faslında sonra buzlu suda ayak bekletme yarışmasını namımız yürüsün diye 61. saniyede kazanarak sercan ağabeyden sınırsız yemek kazandım, dört gözle bekliyorum tahsilatı. zaman zaman hava kapasa da genel olarak tatmin edici bir hava vardı. ancak gece yağmaya başlayan yağmur amatör bir dağcı diyebileceğim beni üzdü. çünkü normal olmayan bir durumda zirve yapmam tehlikeli olabilirdi.

sabah 04.00de kalkılıp, 04.45’te zirve yolcuğuna çıkılmak üzere anlaşıldı, ovit dağı tecrübesinden sonra klasik olarak çadırda uyuyayama sendromuna yakalanan ben, kaçkarın yanı başındaki çimlerin en rahat yataktan daha yumuşak olduğunu iddia ediyorum. yağmur harici fena olmayan bir geceydi. sabah kalktığımda korktuğum olmuş, zirve bırak gözükmek 3 metre uzağın gözükmüyordu sisten. hava kapalı ve hafif yağmurluydu. bu durumda en basiti babam çıkmaya çalışmayacaktı, o gitmeyince abim de kalıyordu. gece hafif soğuk yemiş olan ben her ne kadar gitmek istesem de, bademciğimdeki sızı, iki sonra gideceğim barcelona, hava koşulları ve abimin gelmeyişini hesaba katarak gitmemeye karar verdim. saatler sonra en azından doğru kararı verdiğimi anladım. aslında hava koşullarına ve bizimkilerin gelmeyişine rağmen gidebilirdim ama kendimi sabah gerçekten halsiz hissettiğim için gidiş dönüş yaklaşık 10 saatlik bir yürüyüşü göze alamadım. hem iyice hasta olup ekibi yavaşlatabilirdim hem de barcelona gezim hastalığın uzamasıyla beraber zora girebilirdi. hem iyi dağcı gerektiği zaman zirveye çıkmamanın daha iyi olduğu kararını alan değil midir zaten? bu sefer olmadı, dağ orada, bir yere kaçtığı yok.. bu işin eylülü var daha..

bir grup zirve yaparken biz uyuduk, saat 9 gibi yukarı kamptan yukarı kavrun’a inecektik. klasik kötü bir kahvaltıdan sonra çadırları toparlamaya başladık. ama o saatlerde kamp alanındaki “öküz sayısı” artmaya başladı. sanırım 7-8 tane, bir tanesi sinirli diğerleri kendi halinde gibiydi. bir tane çadıra saldırma girişimi tarafımızca engellenerek çadırlara zarar vermemeleri için etraflarına taş dizdik. ama bizim planların tutmadığını zirve yapan ekip gelince anladık.

yağmura yakalanmadan, yine o doğa harikası manzara eşliğinde yukarı kavrun’a indik. hava saat 10’dan sonra bir önceki gün gibi açtı, yalnızca 1-2 saatliğine. biz yukarı kavrun’a inerken, zirve yapan ekip geri dönüş yolunda “geçit”e kadar gelmişlerdi, ve anlatılanlara göre o an başladı her şey. yağmur, etrafa düşen yıldırımlar, şimşekler. üstüne kamp alanına inildiğinde öküzlerin saldırgan tutumu. bunlar kısaca dağlarda görmek istemediğimiz hareketler, kınıyoruz. yağmurdan sırılsıklam olmuş bir şekilde yukarı kavrun’a vardıklarında en azından kötü bir şeyle karşılaşmadıklarına sevindik. çünkü fırtınalı havalarda yıldırım riski oldukça büyük(müş.) bir iki taş düşmesi ve yere kapaklanmaları da günün tebessümü oldu.

akşam üzeri yukarı kavrun’dan ayrılarak, ayder’e indik. kısa bir molayla sercan ağabey’in ısmarladığı enfes alabakları mideye indirerek günün yorgunluğunu çıkardık.. akşam eve geldiğimizde ise hava çoktan kararmıştı.

14 Jul
2011
Kategori: gezi    |    Saat: 13:58
Yazar     |    Comments Off on rota: kaçkarlar

rota: kaçkarlar

alternatif bir tatil ihtiyacı duyuyor ve tatili sadece kumsalda yatıp güneşlenmek olarak görmüyorsanız kaçkarlar olabilecek en iyi alternatiflerden birisi. doğu karadenizin zirvesini oluşturan bu bölge yalnızca dağlarıyla değil bir çok anlamda sizleri “şehrin hayhayından” uzaklaştıracak ve dingin bir şekilde geri dönmenizi sağlayacaktır.

kaçkarlar giderken sadece “kaçkarlara” gitmekle kalmıyor, yol üzerinde “fırtına vadisinin” enfes doğasını izleme şansı buluyorsunuz. bunun yanında “çamlıhemşine” çıkarken yolda durup “laz böreği”nin tadına bakmanın ayrıcalığına sahip olmakla kalmıyor, buz gibi fırtına deresine kemerli köprüden ip sarkıtıp atlayan çocukların neşesine tanık oluyorsunuz.

bi süre sonra irtifa artıyor ve doğu karadenizin incilerinden “ayder yaylasına” ulaşıyorsunuz. burada her şeyden uzakta, hiçbir şeyi düşünmeden iyi zaman geçirmemek mümkün değil. o nefis temiz havası ve harika doğasıyla artık şehirin kirli dumanlarından, iki yüzlülüklerinden, dedikodularından çok uzaktasınız. orada duyduklarını kuşların cıvıltılarından ve akan şelalelerin gürültüsünden başka bir şey değil.

biraz daha yukarı çıkınca önce “aşağı” daha sonra “yukarı” kavron yaylalarına ulaşıyorsunuz, bunu yaparken kaçkarlar heybetiyle orada duruyor. arabanın gelebileceği son yer olan “yukarı” kavrondan sonra artık zirveye yaklaşık 8-10 saat sürecek yaya yolculuğu başlıyor. işte “o an” kendi hikayenizi yazmaya başlıyorsunuz. bir yanda doğa, diğer yanda siz. olabilecek en güzel yerlerden birindesiniz. “öküz yatağı” ve “buzul gölleri” gezinin yazmakla olmaz, gidip görmekle olur dediğimiz yerleri. orada olmalı ve yaşamalısınız. en iyi cümlenin bile tasvir edemeyeceği şeyler vardır. hemen konuyu değiştireyim, mesela sevgi. kimi zaman yüzdeki gülümseme, bazen midedeki kramplar, kiminde göz yaşı, bazısında birkaç satır… herkes için farklı ama yine herkes için benzer, en önemlisi yaşamaya değer.

biz de tüm bu hisleri “tekrar” yaşamak için yollara düşüyoruz.. her şey yolunda giderse pazar günü enerjimizi depolayarak ve birçok şeyden arınarak geri döneceğiz, daha sonra tekrar gitmek üzere. hafta sonu kendiniz için bir şey yapın, cumartesi erken kalkın, güzel bir kahvaltı yapın sevdiklerinizle, onları ve bisikletlerinizi alarak şehirden uzaklaşın. sonra mı? dinleyin sadece, dinlenin ve de.

6 Jul
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 23:52
Yazar     |    Comments Off on kınıyorum

kınıyorum

yazdıklarıma başlık bulamıyorum, olayın vehametini geçen farkettim. yazının başlığını “yalnızlık” koyduğumda daha önce 2 kere daha aynı şeyi yaptığımı gördüm. ama başlık atmak kolay iş mi ki? sayfalarca yazı yazalım ama bi başlıkta hepsini özet geçelim, yok öyle. çok bencilce olur. yalnız bi şey diyeyim mi durum düşündüğümden de daha kötü, çünkü “başlıksız” başlığında da bir çok yazım olduğu konusunda uyarıyor beni sitem. neyse burada benim sözüm geçer, uyarılara kulak asmayı düşünmüyorum.

bugünü, bu geceyi kınama gecesi olarak ilan ediyorum.

michael g. fox’un hastalığına çare bulamayan doktorları kınıyorum.

ironhide’ı öldüren yaşlı sentinel’i kınıyorum.

ne yapmamı söyleyen insanları kınıyorum!

tom’u üzen summer’ı kınıyorum!

ne yapmamamı söyleyen insanları kınıyorum!

şikecileri kınıyorum!

bana karşı adil davranmayan hayatı kınıyorum!

yüzüklerin efendisini okumayanları/izlemeyenleri/sevmeyenleri kınıyorum!

beatles dinlemeyenleri kınıyorum!

yaraladıkları için şarkıları kınıyorum!

düşündüm de kınıyorum bu yazı için uygun bi başlık olabilir belki. olmaz mı?

“kınıyorum”un iyi bir başlık olmadığını düşünenleri kınıyorum!

6 Jul
2011
Kategori: spor    |    Saat: 19:23
Yazar     |    Comments Off on günahların takımı fenerbahçe

günahların takımı fenerbahçe

günahların takımı fenerbahçe diye bir pankart açılmıştı eskişehir-fenerbahçe maçının sonrasında trabzonspor’un kale arkası tribününde. sonrasında kıyamet kopmuş, trabzonspor para cezasıyla karşı karşıya kalmıştı.

bugün, fenerbahçeli ve eskişehirsporlu birçok kişi göz altında tutuluyor, kimisi mahkemeye sevkedildi bile. hayat garip, şenol hocamız adalet zamanı geldiğinde lazım olur demişti.

ortadaki iddialar yenilir yutulur cinsten değil, gerçi birkaç saat öncesine göre artık iddia olmaktan çıktı, gözaltındakiler 19 maçta şike ve teşvik iddiasıyla yargılanacak. olası senaryoların başında, trabzonspor’un hakettiği şampiyonluğu alması ve fenerbahçe’nin küme düşürülmesi var. deliller bunca ortadayken fenerbahçeliler kendilerine garip bir savunma mekanizması oluşturmuş durumda. kimisi sadece biz mi yaptık diyor, teknik direktörleri alex’in 28 golünü sorguluyor; zamanında trabzonspor’un penaltılarının irdelenmesini ister gibi, federasyona sesleniyor biz 104 yıllık camiayız bakın diye, bir de cüneyt abisine sesleniyor, federasyonu uyarıyor. emeklerimiz ne olacak diye hayıflanıyor. millet olarak en büyük sorunumuz bu sanırım, empati yapmaktan yoksunuz. karşı taraf peki? trabzonsporlu futbolcular, yöneticiler, en önemlisi yıllardır her şeyin farkında olup, adaletsizliklere artık dayanamayan taraftarlar? canına kıyanlar?

yıl 1996, küçük bir çocuğum daha. bir hafta öncesinde vanspor’a hem de avni aker’de 1-0 yenilmişiz, ktü sahil tesislerinde izliyoruz maçı. herhalde 10 gol bulabileceği bir maçtı trabzonspor’un, ama olmuyor işte. o günden aklımda kalan bir sahne var, kaleci metin mert’in yediği gol. gol tekrarı tüm hocalar “ama bacak” “bacak ya” şeklinde üzüntülerini dile getiriyorlar, netleştirecek olursam bizim o zamanlar magos olarak nitelediğimiz bacak arası gol bir gol yiyor mert.

ama henüz her şey bitmiş değil, fenerbahçe avni aker’e gelecek, ve beraberlik dahi bizim şampiyon olmamıza yetecek. küçüğüz demiştim ya statta değilim o yüzden. mahallenin çocuklarıyla dışardayız, bizim ilkokulun bahçesindeyiz işte.. bizim cora vardır, evleri okulun hemen karşısındaydı, hala orda oturuyorlar sanırım, bilmiyorum. dakikalar 30u gösterdiğinde balkona çıkıp haykırmıştı bize doğru. “apo attı”. apo dediğimiz bizim altın sol ayaklı sarışın abdullah ercan. 1-0 öne geçiyoruz. sevincimizi tarif edecek kelimeler sınırlı. ilk yarıyı 1-0 önde tamamlayıp evlerimize dağılıyoruz.

akşam evde hüzün var, babam mutsuz. ben olan bitenin çok farkında değilim gibi, ama deli gibi üzgünüm ben de. babam seneye biz şampiyon oluruz diyor. ben hatırlamıyorum, muhtemelen oynamaya devam ediyorum. küçük kalbim için o kadar heyecan, stres fazladır herhalde. ama benim gibi dayanamayanlar da var, henüz hayatının baharında bir “çocuk” ben artık yaşayamam diyip “kendisini asıyor” bir küçük fidan artık yaşamıyor o maçtan sonra…

yıllar sonra, ben büyüdükten sonra; televizyonlarda, şişko, beyaz saçlı.. puro içtiği bilinen bi adam çıkıyor. diyor ki 1996 şampiyonluğu tereyağından kıl çeker gibi trabzon’un elinden aldım. gururla anlatıyor o günleri yıllar sonra. yıllar geçmiş ya, hiçkimse de yahu sen nasıl böyle bir şey yaparsın bilader demiyor.

kendimi düşünüyorum, aklıma o yıllar geliyor.. heveslerim, heyecanlarım, sonrasında yaşadığım düş kırıklığı. meğer hepsi sadece futbol oynamayan bir kişi yüzünden gerçekleşmiş. sen benim yaşadığım hayal kırıklığına bakar mısın? sokaklarda vura vura öğrendiğim futbolun aslında ne kadar kirli olduğunu o gün öğreniyorum ben.

bu tarihten de yıllar sonra dili peltek bir adam çıkıyor takımını şampiyon yapan teknik direktörüne diyor ki “sen mi takımı şampiyon yaptın?” daha sonraları iyice güçlendiğinden olsa gerek “şampiyonluk sahada kazanılmıyor” diyecek kadar ileri gidiyor ve diyor ki “masa başında şampiyon olunur.” artık bizim bildiğimiz futboldan eser yok, her şey kirli, herkes pislik içinde. o senede zirveye oynuyoruz, tesadüfe bakın ki yine aynı takımla, bu sefer onların sahasında yine son haftalarda maçımız. bu sefer galip gelmemiz gerek. iyide başlıyoruz maça, ama sahada 2 takımın da formasını giymeyen buna rağmen sağa sola koşturan bir adam var. garipsiyoruz, çünkü verdiği kararlar sadece bir takımın lehinde. garip bir yönetim bu, mide bulandıranlardan. hatırladıkça bile tiksiniyorum. bir yanda sevinen taraftarlar var. diğer yanda başları öne eğik hakkının yenildiğini bile fakat elinden bir şey gelmeyen bir taraftar. öyle kötü bir his ki, kilometrelerce uzaktan gelmişsin, göz göre göre ortada doğru olmayan bir şeyin olduğunu anlıyorsun, biliyorsun ama yapacak hiçbir şeyin yok. o kadar kötü ki.

yıllar yine durmuyor, geçiyor tabii ki. tesadüfe bakın ki bu iki takım tekrar zirveye oynuyorlar. bu sefer biz öndeyiz. açık ara hem de. ancak devre arasında garip açıklamalar duyuyor türkiye. “o takımın penaltıları irdelenmeli” , “ikinci yarı tüm maçlarımızı kazanacağız, kimsenin şüphesi olmasın” ve daha fazlası. derken sezon sonu yine kıyamet kopuyor, iddialar her zaman olduğundan daha da çirkin. ama federasyon pek hevesli değil bu konuda. ancak bu sefer farklı bir şey oluyor, yeni yasayla beraber belki. bu yapılanlara artık göz yumulmuyor. soruşturmalar, gözaltıları derken, o hakkı yenilmiş insanlar için farklı bir alternatif çıkıyor ortaya. garip bir his bu, sabırsızlıkla ve merakla bekliyoruz sonuçlanmasını. tek istediğimiz hakettiğimiz, fazlası değil.

ne diyorduk?

“adalet zengin bir hazinedir, günü gelince lazım olur.”

2 Jul
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 00:08
Yazar     |    Comments Off on yalnızlık

yalnızlık

artık eminim, özgür irade diye bir sey yok, inanıyorsanız bırakın. her sey onceden yazılmış biz sadece günleri dolduruyoruz o kadar, ne acı ama biliyor musun? sana sormadan ne yapacağın belli, her sey hazırlanmış, sadece senin bundan haberin yok, o kadar.

evet artık ağlamam gerekiyordu, konuşamıyorsan ağlayacaksın arkadas başka çaren yok çünkü. yanlış anlaşılmasın, ağlamak care değil ama icini boşaltıyor, hadi kısmen ilaç oluyor diyelim. ama biraz rahatlama getiriyor itiraf edelim. böyle hayatın icine sıcayim arkadas diye isyan etmek istesen de yine kendini frenlemelisin.

o değilde, karanlık odanda, yatağının en ucuna kıvrılip hıçkırıklara boguluyorsan ve elin telefona bile gıtmıyorsa yalnizsin iste arkadas. aramak istediğin numara yoksa veya henüz öyle biriyle tanisamamis bile olursun.. cogu zaman insan “sormadan dinleyecek, söylemeden anlayacak biri”ni arar ya.. arasın tabi kim aramaz, ya bulamazsa ne olacak..

yok dayanamicam lan böyle hayatın icine sıcayim arkadas yaaa.