20 Jan
2011
Kategori: hikaye    |    Saat: 00:28
Yazar:     |    Comments Off on kuzeyli çocuk

kuzeyli çocuk

irlanda’nın en kuzeyi, bir bar. eski bir bar, geleneksel yöntemlerle hala kendi viskilerini yapıyorlar, içeri girdiğiniz an kendinizi 150 yıl öncesine dönmüş buluyorsunuz, her şey barın açıldığı 1861 yılından kalma, o tahta masalar, bar, duvardaki tablolar, hayran olmamak mümkün değil. bu barın adı bland’s pub. pub’ı 62 yaşındaki bob işletiyor, barın ilk sahibi dedesi kendisi bland’s pub’ın üçüncü jenerasyon temsilcisi. girişte dedesinin büyük bir portresi var, yanında bob’un babası olduğunu düşündüğüm başka birine ait resim, evet doğru tahmin etmişim, o resim barı devraldığı babasına ait.

jules adında 30lu yaşların ortasında olmayan ama biraz daha yaşlı gösteren bir adam, kuzeyli. yolu irlanda’nın bu pub’ına kadar uzanmış yıllar yılı geçen arayışından, kaçışından sonra. henüz bob’u tanımıyor. bir aydır irlanda’da ve 15 gündür saatlerini bu barda geçiriyor, ne konuşuyor ne de bir şey yiyor, tek yaptığı saatler boyunca içmek ve hep aynı şeyi içiyor. ii. elizabeth’in tahta çıkışı şerefine harmanlanan bir içki. pahalı bir içki bu, şimdiye kadar beş yüz pounddan fazla hesap ödedi. barın gediklilerinden bill, onun bazı günler ağladığını gördü. içmekten başka yaptığı başka bir şey daha varmış, bazen  içerken göz yaşlarına engel olamıyor.

günlerden cumartesi, jules her zamanki yerine her zaman geldiği saatte oturuyor, yeşil şişeli içkisinden söylüyor. bob barı temizliyor, üzerinde george best imzalı bir liverpool forması geçirmiş. kendisi de liverpool taraftarı olan jules’un ilgisini çekiyor best’in imzası, çünkü best bir manchester united efsanesi. ama sormuyor nedenini. jules italyan bir baba ve fransız bir anneden olma, bir de kardeşi var her gün ona benzememesi için dua ettiği. ailesiyle en son ne zaman görüştüğünü hatırlamıyor, jules zor bir insan. jules gözleri doluyor yine, barda o saatte yalnızca bob, billl, jules ve garson kate var. bill barın uzak bi köşesinde bir yandan purosunu tüttürüken diğer yandan birasını yudumluyor, jules gözyaşlarını silmeden içkisini bitiriyor. gözyaşlarının bob’un dikkatini çekmemesi imkansız. kate boş bardağı alırken aynından bir tane daha diye ekliyor jules. kate gözleriyle onaylıyor. o anda bardan bir bardak sesi, bob bardağı duble doldurup barın önüne bırakıyor, benden diye ekliyor jules’u çağırarak. 15 gündür jules masasından ilk defa başka bir yere, barın önüne oturuyor. teşekkürü kaldırdığı kadehiyle gösteriyor ve bir yudum alarak yerine bırakıyor bardağı.

“anlat bakalım genç adam, seni irlanda’nın en uçsuz bucaksız yerine, bu bara aralıksız 15gündür getiren nedir?” cevap vermiyor jules, içkisini yudumluyor kafası önde, küçük bir damla göz yaşı daha. içkisinin tamamını bitiriyor, bob bir duble daha koyuyor yeşil şişeli içkiden ve ekliyor “benden”. jules kafasını kaldırdığında gözleri kırmızı, tutuyor kendini. bob’un koyduğu içkiyi bir dikişte bitiriyor, saat çok erken, başı dönüyor, bob donuk halde genç adama bakmakta, “bir tane daha koy barmen, hayır koyma şişeyi bırak” “barmen mi” diye geçiriyor içinden bob, hayatı gözlerinin önünden geçiyor, arka masadan bir kahkaha sesi, bill bu, “hey barmen bana bira yolla” “kapa çeneni bill, burada bir problemimiz var” jules gözyaşlarını tutamıyor artık, ağlıyor hıçkırarak, hıçkırıkların içinden çok az şey anlabiliyor bob. “vazgeçtim.” “hey neyden vazgeçtin, genç adam?” “sana soruyorum hey?” jules bob’un söylediklerini anlayamayacak kadar sarhoş. “benim adım jules ve evet vazgeçtim” sesi bu sefer daha gür yankılanıyor barda…

“kate ordan 30 yıllıklardan çıkar bizim kendi üretimimizlerden” bunu duyan bill kulak kabartıyor. “vazgeçtimmm…” “hayır kate 30 yıllıklar olmaz” “vazgeçtimm” barın üstü gözyaşlarına bulanıyor. “kate acele et oyalanma, hemen mahzene iniyorsun, dedemin harmanladığı 50 yıllık özel viskimizi hemen al getir” “karar ver bob on tane elim yok, gidiyorum işte” konuşmalara şahit olan bill’in ağzı açık bardaki 53 senelik arkadaşına bakıyor, bardağını eline alıyor ve bara doğru geçiyor ve uzak bir iskemleye oturup “ne yani bob, dedenin bizim yanımızda harmanladığı viskiyi mi getirtiyorsun? o viski ki sana 20 senedir her gün hadi şunu içelim dediğim içki, ve sen bir gün olsun beni dinlemedin, ama şimdi tanımadığın yabancı bir adam için getirtiyorsun öyle mi?” “kapa çeneni ve otur yerine bill, çocuğun söylediğini duymadın galiba?” “vazgeçtim dedi” jules kafasını kaldıramıyordu, gözlerini ovuşturdu, kafasında netleştiremediği iki ihtiyar adamın sesini duyuyordu ama ne dediklerini anlamadı. şu ışıkları kapatın kapatın diye bağırdı, ama ortamda ışık yoktu. durumu kötü dedi bill, şimdi düzeltiriz diye ekledi bob, buz kovasını getirdi çocuğun önüne koydu ve kafasını iki kez içine daldırdı. jules gerçekten kendine gelmişti. o sırada mahzende toza bulanan kate elinde bi kutuyla yukarı çıktı.

tozlu kutuyu kate’in elinden alan bob, şöyle bir kutuya baktı ve içindeki o eski şişeyi çıkardı, o anda bill ile göz göze geldi, şişeyi açmadan önce öptü. bir bardak kendisine, bir bardak bill’e ve bir duble de barın önünde kendine yeni gelen genç adama koydu.

“vazgeçtim yaşlı adam anlıyor musun, vazgeçtim.” jules yine ağlamaya başladı. “ben sadece sevmiştim, hem de o kadar çok ki.” sesi anlaşılmıyordu, bill ile bob birbirlerine baktı. jules kendi kendine mırıldanıyordu. “sevmiştim, hem de çok, bir ömrü onu severek geçirebilirdim ki, çok az şey isteyerek yaşayabilirdim. başını omzuma yaslasın istemiştim, üzüldüğüne derdine derman olmayı, bi şeyi merak ettiğinde merakını gideren ben olayım istemiştim, dizine yaslanıp film izlemeyi, okuduğumuz kitaptan iki farklı karakteri savunup kavga etmeyi bile istemiştim, ellerimle pasta yapmayı istemiştim. istemiştim evet, seni seviyorum demeyi istemiştim ona, ve hep seni seveceğim demeyi istemiştim. bir ömür yanında olmaya söz vermeyi istemiştim, dünyayı beraber dolaşmayı istemiştim, roma’da pizza yemeyi, venedik’te sandala binmeyi istemiştim, milano’da alışveriş yapmayı istemiştim onunla, londra’da hyde park’ta ele ele yürümeyi yürümeyi istemiştim, new york’ta central parkta çimlerin üstüne uzunmayı istemiştim o yanı başımdayken.. karayiplerde denize girmeyi istemiştim onunla, barcelona’da futbol maçı izlemeyi, amsterdam’da sarhoş olmayı istemiştim o yanımdayken. beraber gitmediğimiz yerlere gitmeyi, tatmadığımız şeyler yemeyi istemiştim… ben bir ömrü onunla geçirmek istemiştim.. ve o ömrü onu severek, her gün ama her gün daha çok severek tüketmeyi istemiştim…” bill ağzı açık çocuğa bakakalmıştı, “ee” diyebildi, sevmiyor musun artık? “sevmemek mi, vazgeçtim, vazgeçirildim, hayatımın bir dakikası bile onu düşünmeden geçmeyecek, ömrüm boyunca başkasını sevemeyeceğimi bilsem de, vazgeçtim, çünkü onu çok seviyorum ve nefes aldığım sürece onu çok seveceğim”

jules dibini gördüğü 50 yıllık viskinin son kadehini de masaya vurduğunda bob ve bill’in söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. ayağa kalktı, cüzdanını çıkarmaya kalktı, dengesi sarsıldı, bob elini masaya vurdu, “sok onu cebine”

bob’un barından kilometrelerce uzakta bir sinemada bir grup insan şişko bir oyuncunun söylediği “napalım, olmuyorsa olmuyordur” sözüyle duygulanmıştı. sinemadakilerden birisi gözünden bir damla yaş süzülerek filmin sonunu görmeden dışarı çıktı. sinemeda kalanlar mutlu bir sonu görecekti ama sinemadan çıkan için artık mutlu bir son yoktu.

Yoruma kapalı.