kısa bi aradan sonra
kısa mı bilemedim, bakıyorum da yirmi gün olmuş, ne zamandır bakamıyorum buraya, acaba gün gelecek yazı yazmadığım için kapatacak mıyım burayı da. umarım olmaz öyle bir şey, en azından bi seviyeye geldikten sonra tekrar başa dönmek iyi oluyor, sonra tekrar aynı seviyeye gelene kadar herhalde en az 20 gün geçmesi gerekiyor(muş.)
ekimin yirmi altısı bugün, okulun da beşinci haftası oldu. ben her ne kadar kendimi hala temmuzda felan hissetsemde zaman geçiyor, engelleyemiyoruz efenim. acaba o kırılma noktası hangi gün olacak diye düşünüyorum bazı bazı.
dedem anjiyo oldu, iki damarı tıkalıymış, stent taktılar, 1 sene boyunca ilaç kullanmak zorundaymış. benim de midem bozulduğunda 6 ay kullanmam gerekmişti. hastaneleri sevmiyorum, garip. hep bi koşuşturmaca var.. sanırım hayattan sıyrılıp kendimi hastanede bulunca kendimi sorguluyorum, ne için tüm bunlar diye, telaşlı, hüzünlü insanlar düşüncelere sevkediyor beni. sonra hastanenin otomatik açılan kapısından dışarı çıkınca geri dönüyorum tekrar, o eski benim yine.
daha anlatacak çok şey vardı ama yazmaya başlayıpta bi saat ara verirsek olmaz ki.
bir şehir iki devlet: lefkoşa
kıbrıslı türkler lefkoşa diyor, kıbrıslı rumlar ise nicosia, bakmayın adlarının farklı olduğuna, şehir aynı, caddeler, sokaklar.. terkedilmiş harap olmuş evleriyle hüzünleri de aynı.. eski şehir içinde dolaşırken bazı sokaklara duvar örülmüş, evin bir tarafı türk tarafına geri kalan tarafı da rumlara ait. herhalde 2010 dünyasının en büyük utanç manzalarından biridir o sokakların aralarına örülen duvar, az ötesinde dikenli tellere çevrilen bir duvar daha.
girne’den “havana bus” aracılığıyla 4tlye “limo dolmuş”larla da 5tlye yaklaşık 25-30 dakikada ulaşabiliyorsunuz lefkoşaya. gerçi kıbrısa havayoluyla geldiyseniz ve gazimagosaya gitmeyecekseniz zaten lefkoşa daima ilk durağınız oluyor, her şey oraya bağlanıp daha sonra ayrılıyor.
şehrin göbeğinde çok eski bir venedik dikiti duruyor, buranın sahibi benim der gibi bir duruşu var, anlıyorsunuz ki burası lefkoşanın göbeği.. eski şehrin içinde de selimiye camiisi var, bazı duvarları yıkılmış, muhtemelen eski bir kilise yüzyıllar önce camiye çevirilmiş, görkemiyle rum tarafına 30 metre kala selamlıyor sizi.
eski şehri dolaşırken kayboluyorum bi süreliğine, aslında dolaşırken kaybolmayı seviyorum sanıyorum, bilmediğim yerleri görmek hoşuma gidiyor, lefkoşa’nın arka sokakları keşfe aç, topun peşinde koşan çocuklar görüyorum, kimileri de okullarından dönüyor. artık kullanılmayan çok eski bir çeşme var 200 senelik, içi toprakla dolmuş.. evler görüyorum, yıkılmak üzere, diğerlerinin kepenkleri kapalı.. diyorum ya ince bir hüzün saklı lefkoşa’da şehri ikiye bölen o duvar sanki bunların sebebi, kavuşmak isteyipte kavuşamayan çiftler gibi, iki tarafta nazlı “sen gel” diyor.. ama naz o ya diğer taraf da gururundan hep karşı tarafın adım atmasını bekliyor.. yok mu bunların bi büyüğü bir araya girsin halletsin neyse problemleri diye dövünüyorum, ama efsane aşklarını dinleyince çok büyük bi kavgayla ayrıldıklarını ve o gün bugündür küs olduklarını söylüyor bakkal ahmet amca..
kaybolmanın sınırındayım, karşı tarafta kıbrıs ve yunanistan bayrakları var, bu tarafta da kktc ve türkiye.. ortada eskiden futbol sahası oldugunu düşündüğüm koca bir boşluk var.. orayı görünce filmler aklıma geliyor.. hapishane önü gibi düz.. bir de devasa aydınlatıcı koymuşlar, geceleri yanıyo mu diye merak ediyorum…
