güzel insanların şehri: girne
ikinci gün
sabah erken kalkıp john ile kısa bir sohbetin ardından 9.00 gibi pansiyondan çıkıyorum, hedefim gün boyu deniz kenarında olmak, ama önce biraz zaman geçirmek için girne kalesini geziyorum, giriş bileti turistlere 10lira, tc vatandaşlarına 3lira ve öğrencilere 2lira şeklinde. kale zamanın koşulları dikkate alınırsa devasa büyük ve girne limanını koruyor. her medeniyet kalenin bi yerine ekleme yapmış, içinde zindanlarıyla, kiliseleri, mezarlarıyla görülesi bi yer. ayrıca içinde 1970lerde bulunup gün ışığına çıkarılan “girne batığı” da sergileniyor. çalışma hala sürüyormüş, soğuk odada tutuluyor, tam 2500 yıl önce denizde yüzen geminin kalıntılarını görmek çok güzel.
evet girne, güzel insanların şehri, gitmeden nasıl da ön yargılıydım aman insanlar şöylemiş, insanlar böylemiş diye, herkes duysun; yok öyle bir şey. türkiye’den sonra resmen insanları cennet gibi geldi bana. bu kadar kibar bu kadar yardımsever olunur. yahu yaya geçidine yaklaştığını görünce arabalar duruyor direk, diyorum ya türkiyeden sonra medeniyet gibi geldi diye. her arabayı görünce alışkanlıktan geri adım atıyorum ama adamlar durup yol veriyorlar, bir de gülüyorlar tabi, anlıyorlar kıbrıslı olmadığımı.
kaleyi gezdikten sonra alsancak tarafında bir kaç plaj ismi alıyorum, bindiğim dolmuş şöförüne abi şu şu plajları dediler bana sen hangisini dersen onda indir beni diyorum, denizkızında indiriyor, normalde otele bağlı bir plaj, ancak dışarıdan 6lira karşılığında plaja giriş yapılabiliyor, 10lira verilirse hem havuzdan hem de plajdan yararlanmak mümkün. plajı anlatmaya gerek yok, yatıp uyuyorum bi süre, sarı kum, berrak mis gibi bir deniz, haha kale bile yaptım çocuklarla.. denize karşı set kurduk ama alçak dalgalar her defasında alt etti bizi. çok beğendim plajı, yaş ortalaması da yüksekti, yaşlı ingiliz turistler çoğunluktaydı sakin güzel bi yer. her türlü gubidik su sporları yapılıyordu ama tek başına denemek anlamsız olur diye binmedim herhangi bir şeye. eylül ayının sonu olduğu için herhalde kreme felan gerek yok diye düşünmüştüm o yüzden ankarada bırakmıştım deniz kremini felan, ama yanılmıştım, bi ara omuzlarımın sızladığını farkettim sıcaktan, eski tecrübelerden korkarak gölgede geçirdim kalan süremi..
akşam yorgun bir şekilde girneye geri göndüm, pansiyonda üstümü değiştirip dışarıda bi şeyler atıştırdım, klasik girne turundan sonra hazır kıbrıstayken bahis oynamamak olmaz diyip bi bahis evine atıp 1 saat kadar zaman geçirdim. kıbrısta insanlar çıldırmış, futbol felan geri planda deli gibi köpek bahisi oynuyorlar, bahislerde biraz daha şanslı olsam iyi olabilirdi, ne karlı ne de zararlı çıktık diyebilirim. gece pansiyona döndüğümde john beni bekliyordu, yeni komplo teorileri, israil-abd-ab-türkiye üzerine hararetli bir konuşmanın ardından yatağıma gidebildim, lefkoşa da yakında.
kısa bir hikaye: kıbrıs
hakkını vermeliyim, tatilin sonları çok eğlenceliydi, ama ne olursa olsun aradaki iki ay olabildiğince monoton ve sıkıcı geçsin, gerek staj, gerek tek başına trabzon’da takılmam oldukça yormuştu. zaten üstüne dizimdeki sorun iyice bunaltmıştı, bırak sporu doğru dürüst yüzemedim bile. işte bu ahval ve şerait içinde ne yapsam ne etsem derken neden okuldan önce 4-5 günlüğüne bir yerlere tatile gitmiyorum ki dedim.. evet çok mantıklıydı pazartesi akşam ankara’ya gider salı günü tatil için ayrılır cuma akşamı geri dönerdim, daha nolsun dolu dolu 4 gün yeterdi ki. ama nere gitmeliydim, önce aklıma bodrum geldi, hem daha önce gitmemiştim hem de havaalanıyla ulaşım kolay olurdu, neden bilmiyorum daha sonra rotayı kıbrıs’a çevirdim, iyi ki de öyle yapmıştım, 4 gün de olsa eğlenceliydi. gidilecek yere karar verdikten sonra uçak biletlerimi ayarladım. aslında öyle bir plan yapmıştım ki başında evlere şenlik, pazartesi akşamı ankara esenboğa’ya inecek ve 1 saat sonraki uçakla hatay’a geçip o gece kaldıktan sonra akşam kıbrıs’a gidecektim, böylelikle hatay’ı da bir gün boyunca gezme fırsatım olacaktı, hatta biletleri bile almıştım. ancak daha sonra ankara’daki eve uğramadan gitmenin iyi bir fikir olmayacağını anladım, çünkü hem valizlerim fazlalaşmaya başladı, hem de okula uğramam gerekti, erken bilet almanın cezası olarak ankara-hatay ve hatay-kıbrıs biletlerimi iptal ettirerek salı öğleden sonra atlas jetten direk kıbrıs uçuşu aldım, bu haliyle beni biraz zarara uğrattı ama ne yapalım hayatta bunlar var.
1.gün
salı günü okuldaki işlerimi hallettikten sonra çantamı yanıma aldığım için direk esenboğa’ya geçtim. check-in işlemlerimi halledip hayatımda ilk kez türkiye sınırlarından çıkıp gümrüğü geçtim:) hemen ekleyeyim kıbrıs’a gitmek için pasaporta ihtiyacınız yok, kontuarlarda bilet işlemlerini yaparken verdikleri küçük bir formu doldurarak nüfus cüzdanınızla kıbrıs’a seyehat etmeniz mümkün, hem böylelikle yurt dışı çıkış harç bedeli 15tlden de feragat edersiniz, ben giderken pasaportumu yanımda götürmüştüm ama gereksiz yere 15tl ödememek için giriş ve çıkışlarda nüfus cüzdanımı kullandım. ve gümrük işlemlerini tamamladıktan sonra freeshoplara biraz göz gezdirdim, neler var neler yok diye-kıbrıs freeshoplarını gördükten sonra ankara’nın çok zayıf olduğunu söyleyebilirim- daha sonra ikinci bir bagaj kontrolü ve sonrası uçak. dış hatlarda bir havaalanına girerken bir de uçağa girerken kontrol varmış, iç hatlardaki ikinci kontrol bekleme salonlarına girilirken yapılıyordu. o değilde biraz gergindim, çünkü çantamda hayvan gibi bir çakı vardı ama sanırım tahta kaplaması yüzünden gözükmedi makinada, yani istesem uçağa kaçırıp uganda’ya indirtebilirdim. bu arada atlas jetin yurt dışı uçuşlarında ikramının daha zengin olduğunu söylemiyim, iç hatlarda bizi çaya ve küçük bir peynirli sandviçe mahkum eden atlas jet, dış hatlarda görece büyük tavuklu sandviç ve koladan buzlu çaya geniş bir alternatif sunuyor. uçuşun nasıl geçeceğinden bahsetmeyeceğim çünkü bir süredir her uçuşum dua etmekle geçiyor, her binişimden sonra olm salak mısın nasıl böyle bir risk alabiliyorsun diyorum kendime ama yine de biniyorum, ne yapayım.
uçak alçalmaya başladığında akdenizin müthiş maviliğinin üstündeyiz, az ilerde kıbrıs selamlıyor bizi, yaklaştıkça kara iyice gözüküyor. havadan bakarken girne’de evinin önünde havuz olmayanı dövüyorlar herhalde diye düşünmüştüm ama şehir merkezini görünce öyle olmadığını gördüm, sanırım tam üzerinden geçtiğimiz yer girnenin biraz batısındaki alsancak/lapta bölgesi, turistik tesisler genelde o tarafta yoğunlanmış. ama şuna eminim ki kıbrısta taksisi mercedes olmayanı dövüyorlar, mercedes dediğime de bahsetme, bildiğin s320ler hatta s500ler c200ler aman aman 4 gün boyunca kıbrısta gördüğüm mercedes olmayan tek taksi chrysler 300c olunca diyecek bir şey bulamıyor insan. kıbrıs yukardan bakınca ikiye ayrılmış gibi girne ve lefkoşa’yı engin doruklarıyla beş parmak sıra dağları ayırmış, iki şehir arasındaki bağlantıda bu dağın izin verdiği ölçüde gerçekleşiyor. 14.45 uçağıyla ankara’dan havalandıktan sonra 15.50 gibi lefkoşa ercan havalimanına sağ salim iniyoruz, yine kısa bir gümrük işleminden sonra kıbrısın bunaltıcı sıcağı vuruyor. ve kıbrıstayım artık, kendimi her şeye hazırladım, gitmeden okuduklarımdan sonra tüm kıbrıslıların bana düşman olduğunu felan düşünüyorum. internetten baktığım kadarıyla girne şehir merkezine 10tl karşılığında kıbhas’ı kullanarak gideceğim, aynı servisler lefkoşa’ya da 7tlye gidiyor. servisin saati 16.30 ama yine de emin olmak için görevli polis hanıma soruyorum kıbhas nereden kalkıyor diye, şirin şivesiyle hemen terminal önünden diye cevaplıyor, kıbhas ile giderseniz 10lira taksiyle giderseniz 70lira diye ekliyor aldığı cevapta tamam o zaman taksiyle gideyim oluyor, gülüşüyoruz kıbrıstaki ilk iletişimim olumlu. biniyor ve şehir merkezine hareket için bekliyorum, tabii ki direksiyonlar sağ tarafta, biraz tuhaf geliyor haliyle.. öğrenciler de gelmeye başlamış terminal önünde tam bir kaos var, ve servis hareket ediyor, önce lefkoşa terminaline ardından girne şehir merkezine. lefkoşa şehir terminaline girdiğimde kendimi havana’da zannediyorum, o otobüslerin hali nedir yahu 1930lardan kalma herhalde, insanların otomobilleri bu kadar lüksken otobüsleri biraz yadırgıyorum. girne şehir merkezinden pansiyomu bulmaya limana doğru iniyorum, hiçbir yer bilmeden öylece gidiyordum ki dur bidaha internetten bakayım dedim. hangi dili konuştuklarını anlamadığım birilerinin işlettiği bir internet cafede 10 dakika pansiyonum nerede olduğuna bakıyorum, kıbrısta internet pahalı saati 3tl, 10 dakikasına 1tl vererek limana doğru iniyorum. girnenin turistik yat limanı güzel, küçük ve şirin. limanda biraz dolaşında hemen önündeki tarihi binaların birinde cpyrus dorms tabelasını görüp içeri giriyorum, ömer adında pakistanlı bir çalışanla işlemlerimi hallediyorum, geceliği 8€dan 3 gece toplam 44tl ödüyorum, daha öncede rezervasyon yaptırdığımda ücret ödemiştim, aşağı yukarı 3 gece konaklama ücreti olarak 50tl ödedim. yukarı odaya çıkıyorum, odada kanadalı seyyah john ve urfa asıllı suriyeli emin kalıyor, bir anda dünyanın 3 farklı yerinden arkadaş ediniyorum, eşyalarımı yerleştiriyorum, daha sonra john kısa süre beni rehin alıyor ama haliyle girneyi gezmek istediğimden pansiyondan ayrılıyorum. şehir merkezini biraz dolaşıp akşam yemeği yiyorum, daha sonra kordon boyu dedikleri sahilde turluyorum, şehrin ana caddesini keşfe çıkıyorum, kıbrıs’a gitmişken bahis evlerine gidiyorum bahis oynuyorum ama kaybediyorum, ne olacak benim halim, her şeyde her yerde kaybediyorum, bi taraftan kaybederken diğer taraftan kazanmam gerekmiyor muydu? hani hayatın kuralıydı bu? neden bilinmez girne’nin kordonunda dolaşırken içimi tuhaf bi hüzün kaplıyor, köşedeki dallas büfeden, gerekli ekipmanları alıp limanın fenerinin dibine çöküp bir yandan akdeniz dalgalarının dalga kıranı dövmesini diğer yandan da harika esintisini yaşıyorum. saat gece yarısına yaklaştığında pansiyoma geri dönüp johnla bi tanışma evresinden sonra yorgun ama görece mutlu olarak uyuyorum. o değilde beklediğimden uzun oldu ilk gün, demek ki diğer günler daha sonra gelecek.
üçüncü yıl
esasında sanıyorum bu yazı site kategorisi altına saklanmış bir “hayat” olacak. bi kaç gündür aklımdaydı olm lan blog yazmaya başlayalı iki yıl oldu gir de tarihe not düş de, geriden gelen nesilleri hata yapmamaları konusunda uyar diye. şimdi baktım da, iyice abartacak olursak 22 saat sonra tam iki yılı geride kalmış oluyor nacizane blogumun.
zaman hızlı geçmiyor kesinlikle, dönüp gerideki iki seneye baktığımda, hayvan gibi yorulduğumu, başımdan en olmayacak dediğim şeylerin geçtiğini kesinlikle söyleyebilirim, ilk yazdığım yazıyı ararken de eski yazdıklarıma bi göz attım, ahah çok eğlenceli ve bir o kadar da hüzünlüymüş yahu, iyi ki başlamışım blog yazmaya diye aferin dedim kendi kendime.
harbi ama ya geçen iki yılda ne umutlar, ne hayaller tüketmişizdir kim bilir, ne hayal kırıklıkları yaşadık. hayatımın son iki yılı, 23. yaşım ve bitirmek üzere olduğum 24. yaşım çok şey kattı bana diyebilirim, sırf bu 2 belki 3 sene, beni geçen 20 seneden çok daha etkiledi, değiştirdi belki de diyebilirim, yalnız hep diyebiliyorum umarım “gelecek sefere” de direk derim, derim. büyüdük be bu iki senede, hayat nasılda bir çırpıda bizi getirdi bu günlere, şunun şurasında mezuniyetimize bir yıl artı simten kalmışken geçen zamanın değeri nasılda vuruyor yüzüme. çok iğrenç bi yaz geçirdim, staj sonrası trabzon’da hapsolmak, hapsolmak derken; canım kurban trabzon’a ama şu dizimdeki sakatlık beni perişan etti, koca yaz neredeyse boşa geçti, neyseki 1 hafta içinde 3-4 günlüğüne de olsa kıbrıs’a gideceğim en azından biraz kafamı dinler rahat ederim okullar açılmadan önce.. aslında gayet heyecan verici ama o kadar sıkıldım ki burada oturup iki kıbrıs kelami bile edemedik, hele avrupaya ne demeli? neyse zamanı gelince havaya girince elbet neler olacağın yazacağım. bu arada şuraya bi not düşüyorum; gelecek sene bugün bu yazıyı bulduğumda yine herhangi bir bahisten para kaybetmişsem demek ki hala akıllanamamışım demektir, o yüzden kafana sıçım selçuk.
