bir gün buluşacağız, belki gelecek sefere
şu an ne yazacağım hiç bilmiyorum çünkü şu satırları yazarken bir yandan da farid farjad dinliyorum, durumum o kadar acıklı. bir yandan da kendime kızıyorum aslında neden bu kadar uzun zamandır bekliyor muşum diye. evet kabul ediyorum hepsi benim hatam, o yüzden size diyorum ki sakın kitabı elinize aldığınızda bırakmayın sonra başlayın ve bitirin topu topu 200 sayfa zaten, işte diyorum ya yaptığımı yapma dediğimi yap!
bense 2 hafta önce izmir’e giderken başlamıştım okumaya, daha sonra istanbuldan ankaraya dönerken de bakma fırsatım olmuştu ama istanbul’da rahatsızlandığım için pek fazla okuyamamıştım, zaten okusaydım çoktan biterdi değil mi, sonrasında bir süre başucumda bekledikten sonra herhalde bi hafta önce felan alıp devamını da okumaya koyulup yarısına kadar gelmiştim, aslında kitabın az çok hikayesi belli gibi duruyordu ama öyle olunca da çok klasiğe kaçardı ve bende merak uyandırmadı daha fazla bıraktım öylece kenara… neden çünkü garip değil ki, evliliği yaklaşan ve bundan korkan bi adamın ilk fırsatı bulduğunda başka bir şehre gidip başka bir kadına aşık olması ve ilişkisinin bozulması, ne kadar yabancı gelebilir ki? veya farklı. ama öyle değilmiş, az önce anladım.
sanıyorum bunun etkisinde marc levy’nin kitabın ilk bölümünde fazla sır vermemesinden kaynaklıyor, sadece o yaşlı teyzenin söyledikleri aklımızda yer ediyor, aynı jonathan’a olduğu gibi. kalan bölümler ise herkesin hayatından kesitler sunuyor gibi. ama ya londra’ya gittikten sonra değişenler? aslında bizim hikayemiz londra’da başlıyor da diyebiliriz. clara’yla olan ilişkisi, birbirlerinden aldıkları elektirik, kafayı kurcalıyor, arka planda da levy hikayenin temeline koyduğu eseri müthiş şekilde veriyor okuyucuya, takdir etmemek mümkün değil, aralarındaki bağlantıları.. okuyucu kendisinin karşısında klasik aşk hikayesi beklerken ortaya çıkan sevginin boyutunu görünce gözlerden bir iki damla yaş gelmesi bile olası..artık yaşadığımız toplumlarda bunlar çok uzak şeyler, bana sevginin ne denli kutsal bir bağ olduğunu bir kez daha gösterdi levy, birbirine olan bağlılığın, kimi zaman ayrılık getirecek olsa bile sevginin ölümsüzlüğünün, gerekirse hayatından vazgeçmenin.. umutsuzluğun umudunu.. clara’yla olan ilişkilerini birbirlerini keşfetmeleri.. peter’ın tam yerinde olayın akışını ne denli değiştirdiği o kadar güzel ki. şuna dikkat ediyorum, marc levy’nin romanlarında her zaman kayıtsız şartsız arkadaşının yanında olan ve ona destek olan bir dost var ki hayatta çok azımız sahibiz öyle insanlara, evet çok şanslı bir azınlık sahip öyle değerli insanlara… ve biliyor musunuz bunların hepsini kitabın son 75 sayfasında bulabiliyorsunuz, mükemmel bir kitap yazabilirsiniz, hiç değinilmemiş bir konuda sayfalarca yazıp beğeni toplayabilirsiniz fakat o kadar az yerde bu kadar çok duyguyu okuyucuya verebiliyorsanız, önünüzde saygıyla eğilmekten başka bir şey gelmiyor benim aklıma, teşekkür ediyorum. son olarak şunu da ekleyim; evet aşkı anlatırken farklı bir yol çizmiş levy dikkatli okumanızda fayda çok çünkü yarı fantastik bağlantılar kafanızı karıştırabilir, kim kimdi, hangi tarihteydi gibi sorularla kafanızı karıştırıp asıl konudan uzaklaşabilirsiniz o yüzden ara vermeden okumanızı şiddetle öneriyorum
ben de bir söz verdim, biliyorsun. clara’yı rıhtımlarda yürümeye götüreceğim…gelecek sefere
Yoruma kapalı.
