yine yeni ve yeniden istanbul!
evet nerede kalmıştık?
benim bu şehre ayda bir kez gitmem gerekiyor, şöyle bi resetlenip tekrar geri dönmeliyim ankara’ya yoksa çekilmez oluyor.. zaten son gittiğiminden beri neredeyse bir ay olacaktı, anlaşıldı nisanda gene yolculuk var.. ehh puslu ve yağmurlu da güzel istanbul ama bir de hava biraz daha açık olsaydı o zaman ne kadar daha güzel olurdu, ben biliyorum da nasıl olduğunu olsun yine de öyle olsaymış daha iyi olurmuş, gerçi bu şekliyle “bile” yeterince keyif aldım veya aldık bilemiyorum.
aslında hiçte kolay başlamamıştı sabahın 05.28inde kalk ekibi uyandırmaya çalış, uyandıramama ulaen gene tek gidecem diye hayıflanırken gelen mesajla iyi neyse de, sonra atla taksiye git aştiye saat daha 06.15! otobüsün geç gelmemesine şaşır çık çık bu işte bi iş var ama hadi hayırlısı diyerek esenboğa’ya koyul.. 07.30da esenboğa’nın dış hatlar terminalinin önünden geçerken, kim bilir belki bir gün diye geçir içinden:) biletleri al ve 10 dakika rötarla 08.20de havalan, yanındaki iki amatör uçucunun(es ve duy) uçma korkusunu gidereyim derken kendi ödün kopsun, ulan kaptan o nasıl kalkış lan, tahtaravalli mi olm o bi iniyon bi kalkıyon alla alla ya.. nihayetinde 09.20de sabiha gökçen’e in ve binmen gereken iett otobüsünü kaçır, inanır mısınız o 10 dakikalık rötar bize nelere mal oluyordu hatta neler çektirdi bize..
düldül gibi giden vapurla beşiktaşa geldiğimizde saat henüz 11e gelmek üzereydi, ne yapalım derken akbillere sarılıp ortaköy’e gittik istanbul ise yağmurunu hafif hafif yağdırıyordu.. yağmurlu ve boş ortaköy sokaklarında dolaşırken, nasıl istanbullu olunmaz dersinin canlı örneğini sergiledik. bildiğin yağmur yağıyor ama biz abuk subuk fotoğraflar çekilmekle uğraşıyoruz, olacak iş değil:) güvercinleri kovalayım derken iyice ıslanmadan bi kafeye oturuyoruz çünkü kapatmamız gereken bi hesap var:) şey tavla diyorum işte, aylardır kamuoyunu meşgul eden bu yarayan kanaya da merhem oluyorum, hatırası olsun diye skoru özenle 6-1 yapıyorum ki unutulmasın hiç!:p başarısız fsm köprüsünü kaldırma girişimlerinin ardından ortak bi kumpir alıp uzaklaşıyoruz ortaköyden sırada taksim var, daha yemek yicez.
istiklale girmeden ben içkicime gidip koleksiyonuma yeni bir parça katmak istiyorum “abi şu abolut vanilla”yı sarsana bana diyorum ama o da nesi? arkadan bi ses, bi tane de bana! auhauh alkolik gençlik sizi! çok naif bir mekanda öğle yemeğimizi yedikten sonra işsiz adam kültürel gezisi ve cite de pera da bir tur atıyoruz çünkü sonraki durağımız galata! giderken vitamin centerde bi şeyler içmek durunca boynum eğiliyor bi halk çocuğu olarak! :) ananas suları havalarda uçuşup bardaklar bir dolup bir boşalırken biz boynumuz bükük portakal susuyla yetiniyoruz, hem neydi ki ananas? yeniyo mu o nedir? galata kulesine çıkıp çıkmama tereddütünden sonra soğuk ve yağışlı havayı dikkate alarak, fazla zaman geçiremeyeceğimiz için yukarıda, karaköy’e inmeye karar veriyoruz. ama o galata karaköy arasındaki 200-300metrelik sokağın dili olsa da anlatsa yaptığımız gubidiklikleri.. heha.
artık vaktimiz biraz daha sınırlı çünkü gezilecek yerler daha bitmedi, biraz daha seri adımlarla karaköyden tramwayla sultanahmet’e geçip, ayasofyasıdır, sultanahmetidir dikili taşıdır geziyoruz, geçerken topkapıya da selam çakmakla yetinmek zorunda kalıp tekrar geri dönüyoruz, ama dedim ya o 10 dakika nelere mal oldu diye, karaköydeki 17.00 vapurunu 2 dakika ile kaçırınca ancak el sallamak kalıyor bize giden vapurun arkasından. neyse yeni uçağa binemedik ama en azından 15 dakika sonra gelen vapur yeni oluyor ve bize teknolojinin ne kadar büyük bir nimet olduğunu tekrar yaşatıyor..
artık zamanımız çok kısıtlı evet saat 17.45 ve biz kadıköydeyiz, sabiha gökçene gideceğimiz otobüs 18.25te kalkacak demek ki haklaşık 35-40 dakikamız daha var.. yahu kemal usta’da waffle yemeden dönmek olur mu istanbul’dan? olacak iş değil diye biraz seri adımlarla “çocukları” modaya doğru sürüklemeye başlıyorum. bu arada “selçuk çok yavaş yürüyorsun” dedikodularının bittiğine canlı şahit oluyor tüm istanbul. koşarak modaya çıkıp waffleları alıp tekrar koşarak kadıköye dönüyoruz ki şaka gibi o geçen 40 dakika.. ben waffleıma koydurdugum fıstık ve hindistan cevizi ezmeleri yüzünden uçmak üzereyim ama “çocuklar” çok pasif kalıyor yanımda, neyse rıhtıma indikten sonra onlara bi sahil çizgisi boyunca yürümelerini söyleyerek otobüsü durdurmaya koşuyorum, ama onlara da hak veriyorum, çantalarını mı taşısınlar, yağmurdan mı korunsunlar yahut en mühim konu wafflelarını mı yesinler? neyseki hızım sayesinde otobüsü yakalamayı başarıyoruz, şanslıyız oturmayı da başarıyoruz.. evet saat 18.25te hareket ediyor otobüs artık rahatız çünkü en fazla 1 saat sürer yolculuk, değil mi?
kızlar saat kaç? 18.40, kızlar saat kaç oldu? 19.00, alov saat kaç yav? 19.15, neyse bakın hızlandık yetişiriz herhalde.. neyseki check-in yaptırdık sorun değil direk uçağa gidecez ne de olsa.. şey saat kaç oldu ya? 19.30…
durun ya ben çapsız şöfere sorayım zoru neymiş 1 saattir gelemedik.. ağabey sabihaya ne kadar var? cevap beynimdeki fişekleri patlatıyor.. 15-20dakikaya gideriz.. hmm demek öyle.
bi süre şaka olduğuna inanmak istiyorlar ancak değil gerçekten saat 19.45 sabiha gökçene indiğimizde yani uçağın kapısını kapattığı zaman biz ancak gelebiyoruz.
uçağı durdurun!
inanır mısınız kötü olan uçağı kaçırmak değil, tamam kaçırdık ama anasını sattımın yeri öyle bi yerde ki, sabiha gökçen kocaelinde mübarek! ama esenler taa tekirdağda! olacak iş mi abi.. o yüzden ben otobüsten indikten sonra direk koşmaya başlıyorum artık arkamdan yetişen olursa uçağa biner..
güvenlik kontrolünü bi şekilde geçip koridora çıkınca, usain bolt ile yarışıyorcasına koşuyorum ne diyeyim, bir yandan da “hooop” uçağı durdurun diye yankılanıyor sesim koridorda, artık yeterince insanlıktan çıkmış olan bizler bekleme salonuna geldiğimizde uçağın yazıyla yirmi beş sayıyla 25 dakika ertelendiğini görüyoruz ki orada yaşadığımız dumuru tarif etmek pek mümkün değil sanıyorum. şaka gibi ya bildiğin rötar yapmış uçak!
artık herkes bitik vaziyette uçağa bindikten sonra bi o kadar da uçakta bekledikten sonra toplam 1 saat rötarla ankaraya istanbula gelişimize nispeten daha sakin bir yolculuk yapıp esenboğaya iniyoruz ama artık herkes bitmiş, hatta yer yer içmeden sarhoş olma durumları gözlemleniyor. hele otobüsten indikten sonraki vaziyette herkes sallanıyor leyla misali yalpalanıyor.. neyseki takriben 15 dakika sonra herkes evinde, bense aldığımı emanete zarar getirmeden geri gelmenin küçük mutluluğunu paylaşıyorum içimde:)
artık bitik bi şekilde başımı yastığa koyup uyumadan hemen önce, ne kadar güzel bir gün geçirdiğimi, ne kadar eğlendiğimi, güldüğümü ve çok iyi vakit geçirdiğimi anımsıyorum. tamam ben süperim bunların birazını tek başıma da yapabilirim fakat tek başına bunların hepsi olmaz(bak sen şu tipe) o yüzden bu güzel günü benimle paylaşanları da hatırlayıp yüzümde kocaman bi gülümsemeyle uykuya dalıyorum… iyi ki varlar, hep olsunlar…
teşekkürler:)
az kalsın unutuyordum bak, olacak iş mi? şimdi size benden bir soru, ilk bilene istediği yerde bir yemek benden!:)
sultanhamet camiini kim yaptırmıştır? evet yanıtlar? :P
Yoruma kapalı.
