Arşiv: March, 2010
27 Mar
2010
Kategori: gündelik    |    Saat: 14:32
Yazar     |    Comments Off on bu aralar

bu aralar

neredeyse unutuyordum buranın varlığını o denli kopmuşum, sonra mügünün yaptığı yorum ile buranın varlığından tekrar haberdar oldum, çünkü uyardı. hava çok güzel, hatta harika bir cumartesi günü bense evde oturuyorum, kitap okuyorum zevkli gidiyo hemen bitirmek istiyorum ama acele etmek istemiyorum, kapatıp biraz televizyonda ne varmış diye bakıyorum, neredeyse tüm kanallarda saçma sapan yemek programları var, kötü espriler yapıp yemek tarifleri veriyorlar. annem ne biçim öğrencisin dedi okula gidersin kitabın yok, eve gelirsin ders çalışmazsın, nasıl zayıf getirmedin şaşırdım dedi. şaşırsın nedir. bide kendimle yüzleştirdi beni kendince, 20 ayakkabı 10 gömlek 30 tişörtün var ama 1 tane kalemin yok dedi, durdum ama üzülmedim. daha da burda ne yapıcaz bilmiyorum. off ya ne zaman geçecek şu günler.

13 Mar
2010
Kategori: kitap    |    Saat: 12:58
Yazar     |    Comments Off on bir gün buluşacağız, belki gelecek sefere

bir gün buluşacağız, belki gelecek sefere

şu an ne yazacağım hiç bilmiyorum çünkü şu satırları yazarken bir yandan da farid farjad dinliyorum, durumum o kadar acıklı. bir yandan da kendime kızıyorum aslında neden bu kadar uzun zamandır bekliyor muşum diye. evet kabul ediyorum hepsi benim hatam, o yüzden size diyorum ki sakın kitabı elinize aldığınızda bırakmayın sonra başlayın ve bitirin topu topu 200 sayfa  zaten, işte diyorum ya yaptığımı yapma dediğimi yap!

bense 2 hafta önce izmir’e giderken başlamıştım okumaya, daha sonra istanbuldan ankaraya dönerken de bakma fırsatım olmuştu ama istanbul’da rahatsızlandığım için pek fazla okuyamamıştım, zaten okusaydım çoktan biterdi değil mi, sonrasında bir süre başucumda bekledikten sonra herhalde bi hafta önce felan alıp devamını da okumaya koyulup yarısına kadar gelmiştim, aslında kitabın az çok hikayesi belli gibi duruyordu ama öyle olunca da çok klasiğe kaçardı ve bende merak uyandırmadı daha fazla bıraktım öylece kenara… neden çünkü garip değil ki, evliliği yaklaşan ve bundan korkan bi adamın ilk fırsatı bulduğunda başka bir şehre gidip başka bir kadına aşık olması ve ilişkisinin bozulması, ne kadar yabancı gelebilir ki? veya farklı. ama öyle değilmiş, az önce anladım.

sanıyorum bunun etkisinde marc levy’nin kitabın ilk bölümünde fazla sır vermemesinden kaynaklıyor, sadece o yaşlı teyzenin söyledikleri aklımızda yer ediyor, aynı jonathan’a olduğu gibi. kalan bölümler ise herkesin hayatından kesitler sunuyor gibi. ama ya londra’ya gittikten sonra değişenler? aslında bizim hikayemiz londra’da başlıyor da diyebiliriz. clara’yla olan ilişkisi, birbirlerinden aldıkları elektirik, kafayı kurcalıyor, arka planda da levy hikayenin temeline koyduğu eseri müthiş şekilde veriyor okuyucuya, takdir etmemek mümkün değil, aralarındaki bağlantıları.. okuyucu kendisinin karşısında klasik aşk hikayesi beklerken ortaya çıkan sevginin boyutunu görünce gözlerden bir iki damla yaş gelmesi bile olası..artık yaşadığımız toplumlarda bunlar çok uzak şeyler, bana sevginin ne denli kutsal bir bağ olduğunu bir kez daha gösterdi levy, birbirine olan bağlılığın, kimi zaman ayrılık getirecek olsa bile sevginin ölümsüzlüğünün, gerekirse hayatından vazgeçmenin.. umutsuzluğun umudunu.. clara’yla olan ilişkilerini birbirlerini keşfetmeleri.. peter’ın tam yerinde olayın akışını ne denli değiştirdiği o kadar güzel ki. şuna dikkat ediyorum, marc levy’nin romanlarında her zaman kayıtsız şartsız arkadaşının yanında olan ve ona destek olan bir dost var ki hayatta çok azımız sahibiz öyle insanlara, evet çok şanslı bir azınlık sahip öyle değerli insanlara… ve biliyor musunuz bunların hepsini kitabın son 75 sayfasında bulabiliyorsunuz, mükemmel bir kitap yazabilirsiniz, hiç değinilmemiş bir konuda sayfalarca yazıp beğeni toplayabilirsiniz fakat o kadar az yerde bu kadar çok duyguyu okuyucuya verebiliyorsanız, önünüzde saygıyla eğilmekten başka bir şey gelmiyor benim aklıma, teşekkür ediyorum. son olarak şunu da ekleyim; evet aşkı anlatırken farklı bir yol çizmiş levy dikkatli okumanızda fayda çok çünkü yarı fantastik bağlantılar kafanızı karıştırabilir, kim kimdi, hangi tarihteydi gibi sorularla kafanızı karıştırıp asıl konudan uzaklaşabilirsiniz o yüzden ara vermeden okumanızı şiddetle öneriyorum

ben de bir söz verdim, biliyorsun. clara’yı rıhtımlarda yürümeye götüreceğim…gelecek sefere

12 Mar
2010
Kategori: gündelik    |    Saat: 18:16
Yazar     |    3 Yorum

selçuk bey psikiyatra lütfen yani gastrolojiye

eczanedeki ilaçların yarısını almamın bir sebebi olmalı değil mi? evet var mutlaka, izah buyurmaya çalışayım.

artık ağrım dayanılmaz boyutlara çıkınca yeminimi bozup doktora gitmeye karar vermiştim çünkü artık ne uyuyabiliyordum ne de başka bi şey. bu reflü müdür, ülser midir; kimi kaynaklar aşk acısının yan etkisi dese de ağrısı daha da beter diyeyim anlayıverin siz adamı yerden yere vuruyor.

ilk gün muayneye gittiğimde kapıdan girerken tabelada gastroloji yazıyordu, dikkatle baktım. girdim ve oturdum doktor hanımın karşısına ve kendisi başladı. son günlerde stres yaşadınız mı veya herhangi bir sıkıntı. bi dakika doktor hanım benim sorunum midemde yani psiyaktra gelmedim ya? hem bakın yaka kartınızda gastrolog yazıyor, niye çaktırmadan çocukluğuma inmeye çalışıyorsunuz diye çıkıştım:) olacak iş değil, stres ve sıkıntıya bak sen midemde bile karşıma çıkıyor, neymiş arkadaş ya! heeh:) neyse daha sonra hanımefendiye kendisine gelip olaya bir çekidüzen vermesini kendimden emin ses tonumla “dikte” ettirdim ve çocukluğuma inmekten vazgeçip midemle ilgilenmesini salık verdim, uydu.

evet ben kısaca sıkıntılarımı anlattıktan sonra sıkıntı ve stresimden daha az ilgilenerek tamam anladım dedi. anlamadığım bir şeyler sonrasında yarın sizi üre-nefes testine sokup durumunuzu kontrol edeceğiz ve ona göre bir tedavi programı uygulayacağız diye ekledi. teşekkür ettim ve çıktım.

sonraki gün bürokratik işlemleri hallettikten sonra testin yapılacağı yere doğru gitmeye başladım, bana gösterdikleri yerden girerken tabelaya dikkatlice baktım, nükleer tıp yazıyordu.. hey allahım ne işim olur nükleer tıpla benim midem ağrıyor arkadaşım ya demeye kalmadan doktor hanım verdiği hapı yutmamı söyledi ve oturduğum yerin dışındaki kapıda radyo aktif alan girilmez yazısı vardı… doktor hanım bu nedir diye sorduğumda, bana radyo aktif madde dedi. ama pardon ben denek değilim yalnızca midem ağrıyor desem de inandıramadım göz göre göre radyo aktif maddeyi içirdiler bir bardak su ile. ve elime balona benzer bir şey verip 10 dakika boyunca nefesimi içeri üflememi söylediler. her halde verdikleri radyo aktif maddeden sonra ağzımdan kıvılcım çıkarıp çıkaramayağıma bakacaklardı, çok ilginç. artık son nefesime kadar üfledikten sonra sonuçları beklemeye başladım. buyrun;

1 uci karbon-14 ürenin p.o. verilmesinden 10 dakika sonra nefes örneklemesi yapıldı. nefes ölçümünde aktivite 129 cpm (grade 2) olarak saptandı. bu değer helikobakter pilori açısından “pozitif” olarak değerlendirdi.

şimdi sıçtık abi nidalarıyla üst kata çıkarken normal değerlere baktık, bu 129 cpm saptanan şeyin 50 cpm olması pozitif olmasına yetiyormuş ama bende 129 cpm çıktı, yani içimizdeki şeytanı iyi beslemişiz anlayacağın. doktor hanım daha sonra bana bir reçete yazdı ve ilaçları nasıl almam gerektiğinden bahsetti. söylediğine göre günde 12 ilaç almam gerekiyor.

neyse diyorum disiz layf samtinks hepins.

10 Mar
2010
Kategori: gündelik    |    Saat: 10:26
Yazar     |    Comments Off on yine yeni ve yeniden istanbul!

yine yeni ve yeniden istanbul!

evet nerede kalmıştık?

benim bu şehre ayda bir kez gitmem gerekiyor, şöyle bi resetlenip tekrar geri dönmeliyim ankara’ya yoksa çekilmez oluyor.. zaten son gittiğiminden beri neredeyse bir ay olacaktı, anlaşıldı nisanda gene yolculuk var.. ehh puslu ve yağmurlu da güzel istanbul ama bir de hava biraz daha açık olsaydı o zaman ne kadar daha güzel olurdu, ben biliyorum da nasıl olduğunu olsun yine de öyle olsaymış daha iyi olurmuş, gerçi bu şekliyle “bile” yeterince keyif aldım veya aldık bilemiyorum.

aslında hiçte kolay başlamamıştı sabahın 05.28inde kalk ekibi uyandırmaya çalış, uyandıramama ulaen gene tek gidecem diye hayıflanırken gelen mesajla iyi neyse de, sonra atla taksiye git aştiye saat daha 06.15! otobüsün geç gelmemesine şaşır çık çık bu işte bi iş var ama hadi hayırlısı diyerek esenboğa’ya koyul.. 07.30da esenboğa’nın dış hatlar terminalinin önünden geçerken, kim bilir belki bir gün diye geçir içinden:) biletleri al ve 10 dakika rötarla 08.20de havalan, yanındaki iki amatör uçucunun(es ve duy) uçma korkusunu gidereyim derken kendi ödün kopsun, ulan kaptan o nasıl kalkış lan, tahtaravalli mi olm o bi iniyon bi kalkıyon alla alla ya.. nihayetinde 09.20de sabiha gökçen’e in ve binmen gereken iett otobüsünü kaçır, inanır mısınız o 10 dakikalık rötar bize nelere mal oluyordu hatta neler çektirdi bize..

düldül gibi giden vapurla beşiktaşa geldiğimizde saat henüz 11e gelmek üzereydi, ne yapalım derken akbillere sarılıp ortaköy’e gittik istanbul ise yağmurunu hafif hafif yağdırıyordu.. yağmurlu ve boş ortaköy sokaklarında dolaşırken, nasıl istanbullu olunmaz dersinin canlı örneğini sergiledik. bildiğin yağmur yağıyor ama biz abuk subuk fotoğraflar çekilmekle uğraşıyoruz, olacak iş değil:) güvercinleri kovalayım derken iyice ıslanmadan bi kafeye oturuyoruz çünkü kapatmamız gereken bi hesap var:) şey tavla diyorum işte, aylardır kamuoyunu meşgul eden bu yarayan kanaya da merhem oluyorum, hatırası olsun diye skoru özenle 6-1 yapıyorum ki unutulmasın hiç!:p başarısız fsm köprüsünü kaldırma girişimlerinin ardından ortak bi kumpir alıp uzaklaşıyoruz ortaköyden sırada taksim var, daha yemek yicez.

istiklale girmeden ben içkicime gidip koleksiyonuma yeni bir parça katmak istiyorum “abi şu abolut vanilla”yı sarsana bana diyorum ama o da nesi? arkadan bi ses, bi tane de bana! auhauh alkolik gençlik sizi! çok naif bir mekanda öğle yemeğimizi yedikten sonra işsiz adam kültürel gezisi ve cite de pera da bir tur atıyoruz çünkü sonraki durağımız galata! giderken vitamin centerde bi şeyler içmek durunca boynum eğiliyor bi halk çocuğu olarak! :) ananas suları havalarda uçuşup bardaklar bir dolup bir boşalırken biz boynumuz bükük portakal susuyla yetiniyoruz, hem neydi ki ananas? yeniyo mu o nedir? galata kulesine çıkıp çıkmama tereddütünden sonra soğuk ve yağışlı havayı dikkate alarak, fazla zaman geçiremeyeceğimiz için yukarıda, karaköy’e inmeye karar veriyoruz. ama o galata karaköy arasındaki 200-300metrelik sokağın dili olsa da anlatsa yaptığımız gubidiklikleri.. heha.

artık vaktimiz biraz daha sınırlı çünkü gezilecek yerler daha bitmedi, biraz daha seri adımlarla karaköyden tramwayla sultanahmet’e geçip, ayasofyasıdır, sultanahmetidir dikili taşıdır geziyoruz, geçerken topkapıya da selam çakmakla yetinmek zorunda kalıp tekrar geri dönüyoruz, ama dedim ya o 10 dakika nelere mal oldu diye, karaköydeki 17.00 vapurunu 2 dakika ile kaçırınca ancak el sallamak kalıyor bize giden vapurun arkasından. neyse yeni uçağa binemedik ama en azından 15 dakika sonra gelen vapur yeni oluyor ve bize teknolojinin ne kadar büyük bir nimet olduğunu tekrar yaşatıyor..

artık zamanımız çok kısıtlı evet saat 17.45 ve biz kadıköydeyiz, sabiha gökçene gideceğimiz otobüs 18.25te kalkacak demek ki haklaşık 35-40 dakikamız daha var.. yahu kemal usta’da waffle yemeden dönmek olur mu istanbul’dan? olacak iş değil diye biraz seri adımlarla “çocukları” modaya doğru sürüklemeye başlıyorum. bu arada “selçuk çok yavaş yürüyorsun” dedikodularının bittiğine canlı şahit oluyor tüm istanbul. koşarak modaya çıkıp waffleları alıp tekrar koşarak kadıköye dönüyoruz ki şaka gibi o geçen 40 dakika.. ben waffleıma koydurdugum fıstık ve hindistan cevizi ezmeleri yüzünden uçmak üzereyim ama “çocuklar” çok pasif kalıyor yanımda, neyse rıhtıma indikten sonra onlara bi sahil çizgisi boyunca yürümelerini söyleyerek otobüsü durdurmaya koşuyorum, ama onlara da hak veriyorum, çantalarını mı taşısınlar, yağmurdan mı korunsunlar yahut en mühim konu wafflelarını mı yesinler?  neyseki hızım sayesinde otobüsü yakalamayı başarıyoruz, şanslıyız oturmayı da başarıyoruz.. evet saat 18.25te hareket ediyor otobüs artık rahatız çünkü en fazla 1 saat sürer yolculuk, değil mi?

kızlar saat kaç? 18.40, kızlar saat kaç oldu? 19.00, alov saat kaç yav? 19.15, neyse bakın hızlandık yetişiriz herhalde.. neyseki check-in yaptırdık sorun değil direk uçağa gidecez ne de olsa.. şey saat kaç oldu ya? 19.30…

durun ya ben çapsız şöfere sorayım zoru neymiş 1 saattir gelemedik.. ağabey sabihaya ne kadar var? cevap beynimdeki fişekleri patlatıyor.. 15-20dakikaya gideriz.. hmm demek öyle.

bi süre şaka olduğuna inanmak istiyorlar ancak değil gerçekten saat 19.45 sabiha gökçene indiğimizde yani uçağın kapısını kapattığı zaman biz ancak gelebiyoruz.

uçağı durdurun!

inanır mısınız kötü olan uçağı kaçırmak değil, tamam kaçırdık ama anasını sattımın yeri öyle bi yerde ki, sabiha gökçen kocaelinde mübarek! ama esenler taa tekirdağda! olacak iş mi abi.. o yüzden ben otobüsten indikten sonra direk koşmaya başlıyorum artık arkamdan yetişen olursa uçağa biner..

güvenlik kontrolünü bi şekilde geçip koridora çıkınca, usain bolt ile yarışıyorcasına koşuyorum ne diyeyim, bir yandan da “hooop” uçağı durdurun diye yankılanıyor sesim koridorda, artık yeterince insanlıktan çıkmış olan bizler bekleme salonuna geldiğimizde uçağın yazıyla yirmi beş sayıyla 25 dakika ertelendiğini görüyoruz ki orada yaşadığımız dumuru tarif etmek pek mümkün değil sanıyorum. şaka gibi ya bildiğin rötar yapmış uçak!

artık herkes bitik vaziyette uçağa bindikten sonra bi o kadar da uçakta bekledikten sonra toplam 1 saat rötarla ankaraya istanbula gelişimize nispeten daha sakin bir yolculuk yapıp esenboğaya iniyoruz ama artık herkes bitmiş, hatta yer yer içmeden sarhoş olma durumları gözlemleniyor. hele otobüsten indikten sonraki vaziyette herkes sallanıyor leyla misali yalpalanıyor.. neyseki takriben 15 dakika sonra herkes evinde, bense aldığımı emanete zarar getirmeden geri gelmenin küçük mutluluğunu paylaşıyorum içimde:)

artık bitik bi şekilde başımı yastığa koyup uyumadan hemen önce, ne kadar güzel bir gün geçirdiğimi, ne kadar eğlendiğimi, güldüğümü ve çok iyi vakit geçirdiğimi anımsıyorum. tamam ben süperim bunların birazını tek başıma da yapabilirim fakat tek başına bunların hepsi olmaz(bak sen şu tipe) o yüzden bu güzel günü benimle paylaşanları da hatırlayıp yüzümde kocaman bi gülümsemeyle uykuya dalıyorum… iyi ki varlar, hep olsunlar…

teşekkürler:)

az kalsın unutuyordum bak, olacak iş mi? şimdi size benden bir soru, ilk bilene istediği yerde bir yemek benden!:)

sultanhamet camiini kim yaptırmıştır? evet yanıtlar? :P

4 Mar
2010
Kategori: hayat    |    Saat: 22:30
Yazar     |    Comments Off on 10 saniye

10 saniye

sadece 10 saniyede evet sadece 10 saniyede hayatta ne çok şey düzelir kim bilir.. o sabah giderken sağ yerine sola dönersiniz, 10 saniye eğilir bağcıklarınızı bağlarsınız, her şey değişmiş olur. an olur belki de hayatınız sadece o 10 saniyede söylenen bir iki kelimeyle baştan aşağı değişiverir. son 10 saniyesinde maçın nice basketler atılır hatta goller, maçın akışı bir anda değişir.. benim içim de öyle olacak; sabah uyandığımda yazı tura atacağım eğer bilirsem almanya’ya gideceğim, sadece o 10 saniye hayatımı değiştirmiş olacak, neden mi? çünkü 10 saniye çok güzel bi şarkı ve ne kadar az kişi bilirse o kadar iyi, o yüzden söylemiyorum kimseye.

bekledim usulca, anılar düştü aklıma

sen uyuyordun belki ki, bense yollarda…

bu gece evinin önünden geçtim son defa,

bekledim on saniye kapıda,

ne umut ne ışık vardı dışarda…