izmir ve sonrası
aslında bir de öncesi var ama orayı karıştırmayalım:)
ankara’dan izmir’e doğru havalandıktan sonra artık sadece bulutlar vardı. o kadar güzel manzaralar vardı ki fotoğraf çekmemek elde değildi, ancak kafamda acaba uçakta fotoğraf çekebiliyor muyduk sorusu takıldı, aslında cevabı biliyordum “evet” ama nedense yine de açmadan önce sormalıyım diye şartlandırdım kendimi ancak sayın hosteslere ulaşamayınca zaten fotoğraflayasım kaçtı, gözüme takılan ve bana muhtemelen bir sürü ödül kazandıracak kaf dağı pozu çoktan uçup gitmişti çünkü.
izmir’e yaklaştığımızda hostes anlamadığım dilde bir şeyler söyledi, tamam süper olmasa da ingilizce biliyoruz nihayetinde ama bu ingilizceye benzemiyordu.. sonra baktım aradan bir iki harf yakalayabiliyorum anladım ki kendisi türkçeyi ege şivesiyle konuşuyormuş.. tamam burada azami seviyede mübalağa var ama gerçekten ilk duyan insan için ege şivesi yalnızca gülümsemeye yol açar..
adnan menderes havalimanına indiğimde elinde sn selçuk korkmaz kartonuyla gözlerim göksel’i aradı ama yoktu etrafta yine geç kaldı diyecektim ki bu ilk görüşmemiz olduğu için demedim, ufak bi karışıklık olmuş kendisi dağ bayır yürümek zorunda kalmış o yüzden biraz bekledim, adnan menderes esenboğa’dan iyi olmasın şehrin 35km kadar dışında da!
aslında uçakta gelirken acaba aramızdaki iletişim nasıl olacak sorularını geçiriyordum aklımdan yaklaşık 8 yıldır bi şekilde internetten görüştüysekte sonuçta yüz yüze hiç görüşmemiştik, eğer elektrik alamazsak o günün her ikimiz içinde zindan gibi geçeceğinin farkındaydım, neyseki olmadı süper bi gündü:)
şimdi bi şey dicem kızacak insanlar, bi söz varya izmir türkiye’nin paris’idir diye. inanmayın yok öyle bir şey. bakın insanlık size sesleniyorum neyse vazgeçtim seslenmiyorum.. izmir bana ilk dakikadan itibaren dağınıklığı ve katliam imar plansızlığıyla karadenizi anımsattı, o abidik biri büyük biri küçük binalar, sıvasız, boyasız evler.. kesinlikle tıpkısının aynısı..
yine de yeni yerler görmek oldukça keyifliydi, izmir görmedik demeyiz.. benim de şansıma bahardan kalma güneşli bir gündü.. bu arkadaş beni tavlada yeneceğini iddaa etti bi ara, kordonda hemencecik bi kafe bulup kendisini deplasmanda olmama rağmen 5-3lük net bi skorla geçmesini bildim.. yetmedi ege üniversitesine gittiğimizde bu sefer skor 5-0 oldu. ama hala ısrarı yok mu sen misafirsin diye.. lütfen geçelim bunları:)
şehir merkezinin diğer şehirlerden bi farkı olduğunu söyleyemem işte konak meydanıydı, saat kulesiydi, kordonuydu.. ancak kordonu anlayamadım yahu denizin kenarında hayvan gibi yer ama bomboş, yani kastım hiç bişe yok üstünde ne bileyim garip geldi.. hah unutmadan, gitme amacımızın bununla alakası olmamasına rağmen bi şeyler takılmadı gözüme, yani ne diyolardı? abii izmir’in kızları çok güzel, felan gerçi güzellik nedir pek anlamasam da aramızda benim gelişimi duyup kaçmışlar esprisiyle olayı geçiştirdik, üzerine gitsem çok vahim olacaktı eminim..
bu arada bizim ankaralı hacettepelilerin çektiği 230 ikarus sıkıntısının benzeri izmir’de de geçerli, ege üniversitesi için. onlarında en efsanesinden ikarus 525leri var, kendisini test etme imkanı buldum gerçekten fevkalade. unutmayın her zaman bir kişi için daha yer vardır. yalnız hacettepe ücretli, bu 525ise tüm öğrencilere bedava, ege üniversitesinde okumasanız bile..
gün boyu gökselle aramızda fatih terimin efsane basın toplantısı somethings happens esprisi dolandı durdu nerden geldiyse aklımıza. artık gezmekten geberir seviyeye gelince ne yapalım derken sinemaya gidelim dedik, filmi de seçtik; recep ivedik 3.. valla çok fazla filme benzemese de komik bi şey olmuş. evet şey. orasına girecek değilim ama şahan’ın fatih terim uyarlamasını görünce gülmekten kramp girdi ağzıma ne tesadüftür:) bir de ömrümüzü verdiğimiz oyundan “bug” karşımıza çıkınca bi hoş olduk.
gezerken anladık ki -aslında izmir de antalya gibi şehir merkezinin herhangi bir esprisi yok kıyılar güzel olsa gerek, bu konuda ülkedeki tek şehir istanbul izmir’i de gezdikten sonra buna iyice emin oldum- izmir bi günde bitebilecek bi şehir. o yüzden gece istanbul’a gitmeye karar verdim.. ancak bütçemiz kısıtlıydı o yüzden bileti minimum fiyata getirmem lazımdı.. bi de gökselin dombak arkadaşına da gıcık oldum bebe ne çok konuşuyo ya yok istanbul 50 liraymış.. ee ben 22 liraya gittim nasıl oldu bu? hem de bildiğin 3 koltuğa boylu boyuna uzanıp uyuyarak..:) orası da benim pazarlık taktiğim olarak kalsın bana..
istanbul kötü geldi ama vücut iflas etti sanıyorum orda.. ama oraya ne zaman gitsem kendimi iyi hissettiğim gerçeğini değiştiremeyecek bu.. sonuçta gezdik dolaştık ve yine kürkçü dükkanına döndük be abi.. yarın da okullar açılıyor, umarım kötü olmaz…
ne diyebilirim ki başka? sometimes somethings happens. what can i dooo.. :)
sevgililer gününde istanbul
‘da olmayınız efenim. evet ben oradaydım, o yüzden söylüyorum bunu boş konuşmuyoruz burda. muhtemelen sevgililer günüyle ilgili düşüncelerimi yazdığım bi yazı vardır o yüzden gene isyanımı dile getirmeyecem bu konuda. yahu bu arada sevgili neye deniyordu? ama arkadaşım sevgililer günü diye teklerin günahı ne be yav? gerçi biz de yalnız değildik, aslanlar gibi mustafa kankamız vardı:) tamam her yerlerde çiftler birbirleriyle sevgililer günü oynayabilir dediğimiz yok ama insan her şeyin sevgililer için hazırlandığı görünce ulan neymiş ya diyesi geliyor. o değil de harbi söyleyecek yok mu bana neydi şu sevgili? hayır aslında gayet sönüktü ankara’yla karşılaştırdığımda ankara’da bir ay öncesinden başlıyor ya hazırlıklar ne bileyim istanbul daha sakin gibi geldi.. ne desem ki genç feministler istiklal’de gösteri yapmasaydı belki o günün o malum gün olduğunu hatırlamayabile bilirdim.. tabii bir de bana sevgililer günü programı kakalamaya çalışan kızımız var neyse ki gülerek karşılık verince o da anladı durumu:) ama temiz tarafı da yok değil herkes el ele kol kola omuz omuza yürürken sokaktaki çiçekçiler için adres direk belli oluyor bizi hiç muhattap almıyorlar ohh ne rahat! ama olayı abartınca da insan üzülüyo haa “laaan niye bana sormuonuz olm adam diil miyim la ben” diyesi geliyo:)
her şeye rağmen keyifliydi istanbul hava da! özellikle iyidi taa ki.. birde şu sırtımızdaki çanta olmayaydı daha bi güzel olacaktı mahvetti bizi.
burdan genç sevgililere bir mesajım olacak; bakınız baylar bayanlar merdivenden kayanlar; illa süpriz bi şeyler yapmak için sevgililer gününü beklemenize gerek yok olm mal mısınız ne boksunuz, seviyorsanız her gün bayramdır size gözünüzü seveyim bırakın bu sevgililer günü ayaklarını lan “gomplo bubaa bunlar”
ama şunu da iyice anladım ki arkadaş ben seviyorum ya istanbul’u.. resmen dün mal ve mutlu şekilde dolandım durdum.. kendimi huzurlu ve mesut en önemlisi de aldırışsız özgür hissediyorum. olanca gubidiklikleri yapabilirim hiç kimse de hiçbir şey de umrumda olmuyor.. ne zaman sonrasında ankara’ya gelsem işte bu büyü kayboluyor.. neden bi de ankara’yı sevsek güzel olacakta, umarım o günlerde gelir..
bu arada yarın da izmir’e gidiyorum, dün o kadar yorulmuştum ki ankara’ya gelip uyumam gerekiyordu. ohh çok burjuvayım ben de.. yarın izmir’e gidicem aslında dönüş biletim cuma akşamına ama bilemiyorum umarım severim izmir’i.. severim ya memlekette deniz olacak ve ben sevmeyecem, hmm biraz zor gibi durdu. gerçi burada test edilmişi var.. bknz: antalya. neyse sonraki istanbul ziyaretim aslında 9 mart günü olacaktı ama düşündüm taşınmaya gerek kalmadan dedim ki olm izmir’de bana 4 gün fazla en iyisi mi 3 gün kalayım ya da 2 gün bile yeter.. istanbul kıskanmasın:) sonra perşembe geceden bineyim en öz izmir seyahatinden cuma sabah “sevgilime” kavuşayım.. evet evet iyidir istanbul, bence de öyle yapalım, değil mi canım? evet kesinlikle öyle yapmalısın..
aa bakın ne dicem size; alın bu da benim istanbul’daki sevgililer günü hatıramdır, selam olsun!
aslında beraber çekilecektik ama inanır mısın çekecek birisini bulamadık! o nedenle kendisi beni çekti ben de o da varmış gibi yaptım! gördün mü talihsizliği böyle acıklı bi sahne çıkıverdi ortaya:) ama seneye söz beraber çekilecez… söz dimi? söz söz.
sizi tekrar görmek
evet sizi tekrar görmek, marc levy’nin keşke gerçek olsa romanının devamı olan kitap. bu ne ya neden böyle bi tanım kasma gereği duydum bilemiyorum. neyse kitaba geçmeden önce keşke gerçek olsa’nın filmi hakkında ik kelam edelim. filminin çekildiğini öğrendiğimde içimde bi mutluluk olmuştu ne de olsa insan okuduğu romanın görsel canlandırmasını merak eder, bundan doğal bir şey olamaz da izledikten sonra ortaya çıkan kötü şeyi görünce sevincimin boşa olduğunu gördüm. çünkü “just like heaven” adıyla çekilen film, kitap karşısında o kadar başarısız ve özensiz ki filmi izlerken resmen üzüldüm. hikaye çok soyut anlatılmış, hatta çoğu karaktere bir şekilde değinilmemiş bile. zaten hangi kitap uyarlaması gerçek okurları tatmin etmiştir ki bu etsin demekten alı koyamıyorum kendimi. o kadar abartı ki hatta kitabın yarısına filmde neredeyse değinilmiyor bile. ben ki yüzüklerin efendisini filminin tom bombadil’i es geçtiği için PJ’ye olanca küfürler sarfetmişim, bu filmi kim yönettiyse onu affetmem mümkün değil. diyeceğim kısaca şudur ki kitabı okuyanlar için just like heaven filmi hayal kırıklığından öte olamayacaktır. okumayanlar içinde klasik romantik-komedi kalıbında bi film olduğunu söyleyebilirim. haa bir de o var, allah aşkına kitapta komedi adına ne gördünüz de öyle yaptınız? neyse takılmamak lazım herhalde. bu arada hatırlatma fayda var acaba bu kitabında filmi çekilir mi yani devam eder mi diye? olanaksız çünkü ilk kitap ile filmin sonu aynı değil yani ilk filmde hikaye bir şekilde sona eriyor devam edecek bir şey kalmıyor. ama ya kitap öyle mi?
sizi tekrar görmek’i trabzon’a dönerken uçakta okumaya başladım. geldikten sonra hemen bitirip “gelecek sefere” ve “karanlıktaki adam”ı okuyacaktım sözüm ona, ama kısmet olmadı. öyle kaldı kenarda günler boyu ama hep aklımdaydı şunu okusam okusam diye iç geçiriyordum. zaten uçakta çok okuyamamıştım 40 sayfa felandı o yüzden tekrar elime aldığımda baştan başladım okumaya zaten topu topu 250 sayfa kadar çok uzun değil evet ve bitirdim nihayetinde. yine zevkli ve sürükleyici kendinden koparmayan acaba ne olacak diye soru işaretleriyle geçen güzel bir romandı. okurken kimi zaman yüzümde kocaman gülümsemeler varken kiminde de kahkahalar eksik olmadı.. aynı şekilde üzüldükte…
sizi tekrar görmek’te arthur ile lauren’in yollarının tekrar kesiştiğini görüyoruz.. ama öyle kolay değil uzun zaman boyunca arthur’un yaptığı fedakarlıkları ve içine kapanıklığına tanık oluyor onunla beraber üzülüyoruz. paul’un her zamanki gibi arthur’u hayata döndürme çabalarına ve sıkı dostluğunu görüyoruz. yazar ilk romandaki bazı küçük karakterlere ikinci kitapta da yer vermiş. rolleri belki çok küçük ama kitabın gidişatında o kadar güzel bir rol oynuyorlar ki anlatamam. dedektifimizin hikayeye girdiği bölümün tümünü yüzümde kocaman bir tebessümle okudum, şahaneydi.. küçük raslantılar fevkalade hoşuma gitti. hele yine huysuz dedektifimizin acı hardal bölümü yok mu? işte orada kocaman bi kahkaha patlattım… acaba günün birinde böyle bir olay benim başıma da gelebilir mi diye düşünmeden edemedim:) hayır ama ben öyle bişey yapmam kattiyen!
ancak bu güzel sahnelerin yanında üzüntüye boğulduğumuz yerler de yok değildi. özellikle levy bu bölümlerde hayat ile ilgili inanılmaz tespiler sunmuş etkilenmemek mümkün mü acaba arthur’un annesiyle dertleşiyor gibi yaptığı bölümden? ona yaşadıklarını anlatırken söyledikleri ne kadar da iç sızlatıcı ama bir o kadar da hayatın içinde olan gerçekleri. ne diyeyim ki? uzun lafın kısası okurken zevk alacağınız okuduktan sonra da mutlu olacağınız bir kitap var karşınızda.
“bugün onsuz yaşıyor olsam da, bundan böyle asla yalnız olmayacağım, çünkü o bir yerlerde yaşamaya devam ediyor”
karar vermek
evet yüzde yüz katılıyorum. kim demiş acaba bunu? en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir, merak ettim durun bakayım hemen. buldum evet benim okuduğum bilimin babası olan montesquieu söylemiş bunu yüzyıllar öncesinde, daha sonra da çehov tekrarlamış sanıyorum, neyse bu kadarı kafi.
düşünüyorum evet gerçekten böyle midir diye? ne olursa olsun bi karar vermeli ve arkasında durmalı mıyız ne olursa olsun? bakın en kötü karar kararsızlıktan iyidir diyoruz da o zaman da benim aklıma şu geliyor ya en kötü karar kararsızlıksa? o zaman ne yapmalıyız soruyorum şimdi? yoksa çok zor bi cümle mi oldu? yok olmamış.
geçenlerde ne zaman bilmiyorum kiminle de bilmiyorum bu kelebek etkisi filmi ve olayı hakkında iki üç cümlelik bi sohbetim olmuştu, berbatım bu aralar herşeyi unutuyorum, baksana dün babamın doğum günüydü hatırlamadım bile şimdi aklıma geldi hatta geçen yıla kadar ne zaman doğduğunu bilmiyordum bile, anneminkini hala bilmiyorum… ne hayırlı bi evladım değil mi? abim muhtemelen cumhuriyet bayramında doğmasaydı onu da hatırlamazdım, nasıl bi insan oldum ya ben böyle.. aldığım kararlar mı bu hale soktu yoksa bahsettiğimiz kararsızlığın yol açtığı boktan bi durum mu kestiremiyorum.
evet kelebek etkisi diyorduk, hayatımızın belli dönemlerinde aldığımız kararların hayatımızda keskin iniş çıkışlara yol açtığı bazı şeyleri kesin olarak geri dönüşü olmaz şekilde değiştirdiği şeyler. sanıyorum ben bunu ciddi anlamda çoğu kez yaşadığımı düşünsem de anaokulundan sonra asilik yapıp bir sene ilkokula gitmeyi reddetmem benim hayatımdaki en büyük kırılma anlarından biri olmuştur, evet evet gerçekten o okula başlamadığım bir sene çok şeyler götürdü hayatımdan.. ailemde sağolsunlar çok anlayışlıymış gitmek istemiyorum dediğimde üzerime gelmemişler, ah annem.
şimdi de böyle dönemlerden birini yaşıyor gibi hissediyorum kendimi.. 23 yaşına da girmişim büyüdük ciddi ciddi ben hala şort giyiyor olsam ve bundan inanılmaz keyif alsam da saçlar beyazlıyor hayat akıyor.. şu an kafamda cevabını vermem gereken soruların olduğunu hissediyorum, galiba bunları yanıtlamaktan veya kendime sormaktan kaçıyorum bir süredir ancak kaçınılmaz olarak bunlarla yüzleşmek ve bazı kararlar almak durumundayım. ve içimdeki ses diyor ki bu alacağım kararlar şu andan geleceğe doğru hayatımın kesinlikle yönünü belirleyecek.. ama yapamıyorum ben planlı bi adam olamadım ki hiç sanıyorum bu yüzden yapamıyorum içim sıkılıyor bi şeyleri planlamak istemiyorum ya ben o an gelsin ve olsun.. tatile gitmek için bile plan yaptıktan sonra tam otobüse binerken karar değiştirip başka yere giden ben bu aklımdaki sorulara mı cevap vereceğim diye geçiriyorum içimden.. ama bu kararları vermedikçe nasıl olacak bilemiyorum..böyle de bok gibi bırakıyorum bitirmeden canım sıkıldı iyice…
