kürkçü dükkanı
merak ediyorum arada sırada. evet tam uyumaya hazırlanırken bi anda kendimi buraya bi şeyler karalarken bulmamım sebebi de bu olabilir aslında. meraktan önce başka bi şey daha var. kürkçü dükkanı evet, baya bi zaman önce menüleri yenilerkene “ana sayfa” butonunu “kürkçü dükkanı” olarak değiştirmiştim, sonuç olarak sitede dönüp dolaşıp geleceğiniz son yer ana sayfaydı çünkü. kendimce şakalar komiklikler felan yaptığımı sanmıştım başlarda, belki hala öyledir düşünmedim hiç.
evet gerçekten böyle midir kürkçü dükkanı? yani dönüp dolaşırız ve geleceğimiz son yer orası mı olur her zaman? şu belirsizlik yok mu, insanın başın gelebilecek feci şeylerin başında bence. acaba benim kürkçü dükkanım neresi diye takıldı aklıma, en sonunda dönüp dolaşıcam ve kendimi orada bulucam. bilmiyorum, cevap veremedim, sinirlendim, üzüldüm.
yüz birin biri
evet vardı ya bi aralar böyle bi şeyler, ölmeden önce yapılması gereken yüz bir şey diye. çok popülerdi. hatta abarttılar iyice, ölmeden önce görülmesi gereken yüz yer, yenilmesi gereken yüz tat.. diye uzadı da durdu liste. ben de nacizane bak şunları yaparsam iyi olur diye bi liste yapmaya kalkışmıştım ancak öyle yarım kalmıştı, zaten öyle bi listenin yapılamayacağını dün keşfettim bugün de uygulamaya koydum. bence insanın ölmeden önce “mutlaka” yapılması gereken şeyler diye bir liste yapması olanaksız, ancak yaşadıkça bu listeyi yapabilirsiniz, günün birinde ya ne kadar eğlendim herkes eğlense keşke bu kadar diyebiliyorsanız ölmeden önce o hazzı yaşadığınız için şanslısınız, daha sonra insanlara bu konuda -o da belki- yol gösterebilirsiniz. nacizane ilk tavsiyem ve görünüşe göre ilki şudur;
birilerini sevindirin, mutlu edin. evet kim olduğu önemli değil; arkadaş, sevgili, aile, akraba, yabancı bilemiyorum adını siz koyun. hatırlayın ve ona değer verdiğinizi hissettirin. doğum günüyse küçük bir hediye yahut herhangi bir zamanda nedensiz bir süpriz yapın.. karşınızdakinin gözlerinin parladığını, sevinçten ağlayacak noktaya geldiğini görün. bi insanı mutlu etmenin inanılmaz mutluluğu kaplasın içinizi karşınızdakiyle beraber. iyi bi şey yaptığınızı anlayıp onunla sevinin siz de. mutlu ettiğiniz kadar mutlu olun. çünkü o duygu dünyada eşine az rastlanılabilecek bi duygu..olay o kadar naif, temiz ve saf ki.. herşey doğal orada yapmacıklığa yer yok.. gülümsemeler ve sıcaklık var.. belki bi süreliğine şaşkınlık ve sonrasında mutlu olmak var. aksilikler bile olayın tadını kaçıran cinsten değil de daha da neşelendiren cinsten. öyle önceden planlama yapmanıza da gerek yok, birden içinizden gelsin öyle hemencecik yapı verin işte. ben bunu gördüm çünkü. gördüm, yaşadım ve anladım ki bi insanı mutlu edebilmek gerçekten insana yapabilecek en güzel şeydir.
hadi durmayın, gidin birilerini mutlu edin ve onun mutluluğunu gözlerinden okuyun, konuşmaya gerek yok gözler her şeyi anlatır zaten. başka da bir şey söylememe gerek yok siz anlayacaksınız bunu yaşadığınızda.
bi' kaç şey
iyi oldu iyi evet.. bundan sonra çöpleri biriktireyim her zaman ki gibi, çünkü koku artık mutfağa girince rahatsız edici dereceye gelince dışarı çıkmaya bi bahanen oluyor dur şunları çöpe atayım diye.. ben denedim işe yaradı dışarı çıktım temiz olmayan fakat güzelce yağan yağmur altında dolaştım biraz, geçti sonra.
bi arkadaşım sen mutlu olamazsın dedi geçen gün. niyeymiş o dediğimde mutsuzluklardan beslenen bir vampir olduğumdan dem vurdu. heeh dedim bak sen şu işe. mutluymuşum fakat çok kafaya takıyor muşum, en ufak bi mutsuzluk herşeyi yerle bir edebiliyormuş. bu arkadaş teyzesine çekmiş olacak, sevgili teyzesi de sadece fotoğraflarıma bakarak içimde bi hüznün gizli olduğunu söyleyip maskemi düşürmüştü, kendimi çıplak hissetmiştim. yok öyle bi’ şey. hayat çok güzel, şakalar böyle komiklikler eğleniyoruz işte nolsun daha?
yahu benim anlamadığım ne biliyo musun? bilmiyosun tabi hemen söyleyeyim. ne zaman elim dolu apartmanın kapısına gelsem lanet olası anahtarları bulamıyorum, bütün ceplerime bakıyorum, yok bulamıyorum. sonra ulan gene mi kaybettim anahtarı derken baktığım son cepten çıkıyor, ulan dalga mı geçiyorsun be, bi kez de yüzümüzü güldürüp ilk baktığımız cepte çıksan ölür müsün be anahtar? çok şey mi istiyorum allahım bari bu dileğimi kabul et yav. bu arada merak uyandırmak istedim başardım mı? son bir aydır aynı şeyleri giydiğim için eşofman üstü eşofman üstü yelek 2 şer eşofman 4 tane de yeleğin toplam 8 cepli bir devim ben. bir de komiğim, evet.
hem anlamadığım hem de güldüğüm bi şey keşfettim bugün. bu ankara’daki “megan” sahipleri ne kadar yaratıcı olabiliyor biliyor musun? bugün gördüğüm akıllara zarar müşterileri tükana çekmek için asılan şeylerden biri şuydu; “sıcak sahlep” hanım koş sıcak sahlepi icat etmişler hemen içelim. bu nedir la? şaka mısın sahlepin sıcak olması ne kadar ilginç değil mi sizce de? halbuki biz onu yazları havuz başında şöyle buzlu muzlu kremalı ferah bi içecek olarak bildik ve içtik yıllarca.. bu yazıyı ilk okuyanı sıcak sahlep içmeye davet ediyorum, bana başvurabilirsiniz.
lanet olsun ankaraya tamam mı özellikle de bahçelievlere. ağzına sıctımın yerinde gidip yemek yenilecek eli yüzü düzgün kaç tane yer vardı ki? olanlarda bir bir kapanıyor şaka gibi.. ortam dedikleri ankaranın modern yüzü dedikleri caddede her 5 metreye bir çiğ köfteci yerleşmişken caanım mekanlar kapanıyor bir bir.. burdan çiğ köfteye laf ettiğim anlaşılmasın ama topu topu 300-400 metre olan bi cadde de 7-8 çiğ köfteci varsa bu işte bi yanlışlık vardır kardeşim. son olarakta hemen cafe crownın yanına eski kumrucumuzun yerine açılan ve leziz ev yemekleri yapan güzelim ablamızın şirin, naif ve sıcacık yeri kapanmış.. aferin size ankaralılar.
bir de bugün inkılap tarihi sınavının gözetmeni olan kadın resmen benden küçüktü lan! biz hala dirsek çürütelim olm nası olacak anlamadım ben bu iş.. zaten okulda, içindekiler de nefret ettirdi her şeyden.. du bakalım az kaldı zaten.
çok acı çekip bi' o kadar da ağladım
hangimiz ne zaman söz dinledik ki? sizi bilmiyorum, ben pek dinlemiyorum sanıyorum. eğer dinleseydim bu halde olmazdım zannederim. ama harbi öyledir asla dinlemeyiz kimseyi en iyiyi daima biz biliriz. hatırlıyorum da annem küçükken dışarı çıkarken oğlum kalın giy oğlum bere tak derdi hiç takmazdım, sonuç mu fiks bademcikleri şişirir yatardım. gerçekten ya az yatmadım ha şu bademciklerden. veya onu geçiyorum, oğlum kızım sobaya dokunma elini yakarsın dediğinde kaç kişi dinledi ki? hak vermiyor değilim size dinlemediniz, hiç birimiz de dinlemedik, yeni nesilin de pek dinleyeceğini düşünmüyorum. bak orası derin orada yüzme diyince dinlemiyoruz gidiyoruz. yani illa bi bokluk olacak ki akıllanabilelim..
işte bi’ süre önceydi ben yine dinlemedim.. ama sanırım bir süreden daha uzun bi süre.. 2 yıl kadar oluyor şubat ayıydı, trabzon’da halısaha maçı yapacaktık. oğlum sen oynama ayağın kötü, daha kötü olursun dediler. dinlemedim.
düştüm bi ara. çok feci, acısının tarifi yok. dizim evet. nasıl oldu anlamadım ama herhalde hayatım boyunca bu kadar canım yanmamıştı. ağladım hem de çok; acının verdiği sancıyla. düşünüyorum da gerçekten çok ağladım lan. bu ağrı o kadar dayanılmaz bir hal aldı ki uyumama engel olmaya başladı. o kadar çok canım yanıyordu ki rahat edemiyordum bi türlü, sürekli bir acı. doktorlarda anlamadı bu düşüşü. düşündüler, türettiler ama geçiremediler acımı.
ara ara geçer oldu acısı ama tedavi edilemediği için hep taze kaldı sızısı.. bazen aynı yeri tekrar çarptığım oluyor sonrasında ise gözyaşları kaçınılmaz oluyor. diyorum ya garibiz akıllanmıyoruz diye düzelmeden tekrar üzerine gittim, daha beter oldu, zindan etti hayatı. bazen isyan ettiğimde olmuyor değil nasıl bu kadar uzun sürebiliyor diye, o kadar tedaviden sonra, ilginç.
ama tuhafı bu sefer kimse dememişti bana tekrar düşeceğimi..öyle bok gibi duvara yapıştım resmen, yerden yere vurdu beni bu ağrı, ne kötüydü ya… ne vardı ki? keşke tam gole giderken arkadan çelme takmasaydı bana? en kötü bir gol atardım be, hem maçın bitmesine kaç dakika kalmıştı ki? maçın sonucunu değiştirmeyecekti zaten…
saolsunlar arkadaşlarım girdi koluma zaman zaman yardım ettiler yürümeme.. zaten bi süre sonra da o acıyı hissetmemeye başladım, daha dik durabildim, insanlara farkettirmemeye çalıştım acımı… uzun süre kalkamadım tam manasıyla ayağa ama idare etti işte. eninde sonunda kalktım ayağa ağlaya ağlaya, hala ağlaya ağlaya..
kim bilir bi’ sabah kalktığımda bu sızıdan eser kalmayacak, gene uzaktan kaleyi yoklayacam, gelişine vole vuracağım..
dedim ya hayat garip diye, yoksa demedim mi?
unutkanlık
harbi ya bi garibim bu aralar ha ben bile anlayamıyorum. unutkanlık mı acaba bu, bilemiyorum. sanırım unutkanlık ile dangalaklık arasındaki ince çizginin üzerindeyim. ama zannediyorum ki yakın olduğum taraf dangalaklık. şöyle izah edeyim, unutuyorum ya.. cidden ama şaka gibi. geçen gün market alışverişine gittim, ama gitmeden önce evde yatıyorum hiç gidesim yok, oğlum kalk git bak alman gereken bir sürü şey var gitmezsen yarına kalacak olmaz felan diyorum. neyse gittim migrosa girdim 15 dakika dolandım markette, ulan ne alacaktım ben? ne bileyim bana mı soruyorsun modundayım resmen çok komikti ya, dolaşıyorum her reyona bakıyorum, yok abicim aklıma gelmiyor hiçbir şey olacak iş değil 30 dakika dolaşıp çıkarken markete ayıp olmasın diye su alıp eve geliyorum, ilginç.
bak yine bugün mesela, ilginç bir şekilde ne yapacağıma dair bi şeyler duydum. dedim ki gezicem ben! haah ne gezmesi lan gerizekalı! aslında gezmekten kasıt gidip bi şeyler bakmak herhalde ne bileyim. yani 3-4 saat öncesinden kendime ankamall’e gidecek şekilde hazırlamışım. gidecem çılgınlar gibi para harcayıp alışveriş yapacam felan. evet evden çıkıp gidiyorum, ancak ankamalle girince kalıyorum öylece ortada. cumartesi akşamı bir de herkeste bi koşuşturmaca, kimisi alışveriş yapıyor kimisi sinemaya yetişmeye çalışıyor felan.. market alışverişinden çıkan mı dersin yemek yiyen mi? ama ya ben? ben neden gitmiştim ki ankamalle? soruyorum kendime ulan ben neden geldim buraya? harbi soruyorum niye gelmiştim ki buraya? yok cevabı yok bende. diyorum ya dangalaklaşıyorum diye, haksız mıyım allasen? girişimi takriben 10 dakika içinde ayrılıp metroya yöneliyorken ee bari cepaya da gideyim belki orada bulurum ne aradığımı ya da bir şey arayıp aramadığımı öğrenmiş olurum.
evet bir dolmuşa atlayıp cepaya atıveriyorum kendimi belki neden dışarı çıktığımın cevabını bulurum diye, ama yok gerçekten ben neden dışarı çıkmıştım bugün? kötü ya, gidiyorum ama ya neden gittiğimi unuttum yahut neden dışarı çıktığımı bilmiyordum bile, belki de sadece çıkmak istemişimdir ondandır bu durum böyle. sonra baktım ki eve gelmişim ve işte burdayım…
hayal kırıklığı
harbi yüzde yüz bir hayal kırıklığı oldu benim için. bilseydim böyle olacağını hiç yapar mıydım o kadar şey. yürür müydüm o soğuk havada hasta hasta o kadar yol? yürümezdim arkadaşım, yürümezdim.
halbuki yoldayken ne kadar da mutluydum, artık tüm sıkıntılar geride kalacaktı.. buruşturup bir kenara atacaktım onu onca sene sonrasında, evet olağanca acıyı çektirecektim ona ama olmadı. allahtan yenisine sahip olmadan eskisine yol vermedikte midyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma durumunu yaşamadık..
şey ya vakıfbanktan yeni kredi kartım geldi bugün, gelmedi aslında ben ona gittim. artık bonustan kurtulacağımı düşünüyordum, hem de taraftar karttı ben harcadıkça takımım da kazanacaktı.. eve geldim açtım hemen ohh be ne güzel diye geçirdim içinden.. herşey hallolmuş sayılırdı artık.. dur ya limiti ne kadarmış diye kağıtları karıştırmaya başladım.. herhalde bin liradır diyodum.. yanılmışım üç yüz liraymış… yaklaşık bir sene önce beş yüz lira limiti yetmiyor diye kapattırdığım advantage kart yerine gelen kartım üç yüz lira limitliydi evet. kendi kalesine gol atan kaleci gibi hissettim kendimi varya, neşeliydi. o değil de herhalde bana bisiklet almak haram abi, olmuyor.
neyse bonusa o kadar laf ettikte görülüyor ki beş yüz liralık limitiyle bonus benim sadık kara yarimdir be canlar…
keşke gerçek olsa
marc levy ile nasıl tanıştığımı hatırlayamıyorum, ama bi’ gün evime gelen kutunun içi kitaplarıyla doluydu. ilk okumak istediğimde şüphesiz keşke gerçek olsa idi. cidden hayatta ne kadar çok kullanıyoruz değil mi bunu? hatta bir de şu versiyonu var yaşadıklarımız zaten gerçek olamayacak kadar güzeldi… neyse bu muhabbet uzar.
kitaba ankara istanbul uçuşunda başlayıp dönüşte de devam etmiştim lakin ankara’ya geldiğimde hiç fırsat olmamıştı başucumda durmasına rağmen.. bu öğleden sonra yahşi batıyı gidip izleyeyim diyordum ama sonra çok üşendim kitap ilişti gözüme dedim ki dur bari şunu bitireyim hazır vakit varken, zaten neredeyse yarısını okumuştum öyle elime aldım ve bi çırpıda bitirdim.
öncelikle söyleyeyim evet sonunu tahmin ettim.. aslında tahmin etmek değil de varya sonu kesin böyle olur diye geçiriyordum içimden öyle de oldu. zaten mantıklı düşününce eğer olaylar o yönde gelişirse olacağı oydu zaten. (çok açık konuştum değil mi? bunu da yeni öğrendim bak aslında çok şey söyleyip aslında hiçbir şey söylememeyi. gerçi çaylağım henüz, daha iyi yapanlar aranırsa bulunabilir.) öte yandan gayet beğendim romanı, hatta son 15 sayfasına geldiğinde bir bölümde daha fazla okumak istemedim, çünkü o kadar güzel gidiyordu ki bozulmasın istedim bu büyü. resmen mideme kramp girdi ya.. ama neyse diyerek devam ettim ve bitirdim..
akıcıydı bence, olayları anlatışında kopukluk hiç yok, hele ki arthur’un yaşamış olduğu yalnızlığı.. geçmişteki yaşadıklarıyla bağlaması enfesti.. annesiyle olan ilişkisi, annesine doyamaması felan gerçekten üzücüydü. yalnız büyümek zorunda kalması.. ne de yakındı. hele bir bölümde lauren’e bak işte mutluluğun resmi budur demesi yok mu? gerçekten insan kendinden bir şeyler bulmuyor değil. diğer yandan eksikliğini hissettiğim tek nokta lauren & arthur ilişkisini arthur’un diğer insanlara inandırmak için sadece anlatması, aslında bunu kanıtlamak için çok daha basit ve kolay bir şey yapabilir, yani roman boyunca bunu düşünüp durdum, yazar niye düşünemedi diye sormadan da edemiyorum. sen o kadar şeyleri ayarla ama bu nüansı kaçır, bilemiyorum az da olsa romanın rahatsız edici noktalarından biriydi. farkettiysen olayı söylemiyorum ki asper kader burayı okuyan biri çıkar sonra romanı alıp okumak isterde -böylelikle ben de bi’ insanın roman okumasına sebep olarak mutlu olurum- romanın içeriğini söyleyip hevesini kaçırmayalım. paul’a da bir parantez açayım, iyi bir dost paul, herkesin yanında olmasını isteyeceği türden hem de. ( )
ancak gerçekten çok leziz ve hafif bir roman bence. hiç sıkılmıyor, boğulmuyorsunuz. hikayesi de çok şirin. ikilinin yaşadıkları çok özel. birbirlerine karşı beklentisiz, çıkarsız saf ve derinden bir sevgi. daha ne olsun? devamını da merak içersinde bekliyorum, umarım onu da en kısa zamanda okuyup izlenimlerimi yazarım. dahası şanslıyım çünkü levy keşke gerçek olsa’nın devamını yaklaşık 4 yıl sonra yayımladı ancak benim böyle bir sorunum olmayacak.
bir de romanı okurken ya bu kitap film yapılmasına ne kadar da uygun dedim durdum kendime, mutlaka filmi çekilmeli dedim.. bak sen şu işe bunu ben düşünebildiğime göre benden önce düşünenlerde çıkmış :) ve 2005 yılında filmi çekilmiş… en kısa zamanda edinip izlemek lazım. kitabını okuduğun filmleri izlemek zaman zaman rahatsızlık verse de çünkü kitaba sadık kalınmıyor genelde ancak bu kitap için böyle olacağını sanmıyorum.. dedim ya izleyelim de görürüz.
yeni yıl
evet ya farkında değil misin yoksa yeni yıl geldi be. hepiniz übersonik bi’ şekilde eğlendiniz mi bakayım? eğlenemediyseniz yazıklar olsun lan size tüüh tüm emeklerime yazık, kimlere güvenmişim.. daha yılbaşında eğlenmeyi bile beceremiyorsunuz… acınasılar, ahah olur mu ya nasıl ama yılbaşı oldu ve eğlenmedin mi böyle öküz gibi içki içmedin, saçmalamadın, sevişmedin olacak iş mi şimdi bu haa?
evet böyle bir geyik vardır ya hani, abiii yaaa yılbaşı geldi bi içemedik halaa yaaaa hiç sevişemedikte olacak iş mi bu şimdi? off yılbaşında illa eğlenilmeli, böyle pahalı yerlere gidilmeli, öküz gibi içki içilmeli felan.. don rengi kırmızı olacak yoksa sokağa bile çıkamazsın.. dışarı bi şeyler almaya çıktıydım yedinci caddede polis çevirmesi vardı ağabey kırmızı donu olmayanları tutukluyordu polis, kadınlar için tanga zorunlu tutulmuş.. inan gözlerimin önünde kelepçelediler kadını sırf donu kırmızı değil diye.. bak sen şu garipliğe yav. allahtan ben erkenden farkettim de çevirme olduğunu ara sokaklara daldım, yoksa napardım 10 yıllık beyaz paçalı donumla.. ne olacaktı ya müebbet yerdim herhalde..
evet yılbaşında eğlenmek gerekir, kesinlikle dışarı çıkılmalı felan.. ulan yemişim seni ya.. sen yılın 364 günü götünün üstüne otur sonra 1 gün ulan bugün köpek gibi eğlenmem lazım laaaa tarzı saçma işlere kalk, gerzeksiniz lan. abidin abiyi gördüm “yedinin” sonunda baktım dökmüş yola kırmızı donları, dedim ağabey kaça gidiyor nedir durum. çok iyi dedi, az daha bana da kasıyodu bi tane de zor kaçtım elinden..
şimdi efenim, yılbaşı garip bi müessese, girsen bi türlü girmesen bi türlü biliyon mu. bana sorsalar ben girmemeyi tercih ederdim ama tüm türkiye girince ben de girmiş sayıldım engelleyemedim. ama bana kimse şunu anlatmasın abi.. aman yılbaşı gelmiş böyle inanılmaz eğlenmeliyiz, bizden fazla kimse eğlenmemeli felan. nedir lan bu? (zauhzauh bunu söyleyen adam ömrü hayatı boyunca hiçbir yılbaşı gecesi eğlenmeye bir yerlere gitmediği için söylüyor değil) ulan bunu içimden söylemem gerekirdi, neyse kaçtı bir kere. yahu anlatamıyorum işte.. bu bu bi de sevgililer günü varya bu ikisini çok seviyorum, neyse onu zamanı gelince yazarız var daha ona.
gayette evdeydim ben mesela, neden mi? nedeni çok basit kimse bi yere çağırmadı.. zahuzahu yok lan şaka, yani şaka değil çağırmadılar evet ama buna takılmıyorum, istesem eminim ki aralarına sıvışacak birilerini bulurdum dert o değil. benim üzüntüm bu yıl sonu mu başı mı olduğu hala tartışıla gelen konunun gereksiz yere abartılması.. misal diyorum birbirini seven iki insan için bu gününün diğer günlerden bi farkı olmamalı ki, nedir yani yılbaşı kesin eğlenmeliyiz, evde oturursam oturur ağlarım muhabbetleri felan. hatta bu herkes ve her şey için geçerlidir ki yani. neyse ya baymamayım şimdi umarım herkes iyi vakit geçirmiştir. ben de evdeydim işte sakin yalnız bi yılbaşı oldu.. ulan ne zaman yalnız olmadın ki zaten it, duygu sömürüsüne başlama hemen.. huaahuds hatırladım da bi ara, evde program yapmıştıkta 00.00 olmadan saat ben sızıp uyumuştum, ayıp olmuştu ya. geçen sene de fena değildi hakkını yemeyelim. ama dediğim gibi bu sene sakindi, sessizdi.. üzüldüm birazda televizyonda izlenecek pek güzel şeyler yoktu.. anneme de teşekkürler hala nefes aldığımın farkında saolsun arayıp kutladı yeni yılımı.. kendisi 2 yıl önceki doğum günümü unutuşundan bu yana çok dikkatli bu konularda.. hehe. bir de nefes aldığımı unutmayan başka bir arkadaşım hatırladı yeni yılımızı, saolsun eksik olmasın. gerçi bunlar kafaya takılacak meseleler değil. sonuçta hayat bu ve hayatta bunlar var.
neyse sakin bi yılbaşı diyordum, odanın ışığı kapalı, masa lambam ve abajurum yanıyordu, eski yılbaşlarını hatırladım neler yaptığımızı.. hehe kahkalarımı tutamadım resmen, küçükken ne piçtik abi diye kıkırdadım, eski günleri yad ettim, özledim, üzüldüm.. neydi o efsaneler, tellere tırmanırken kafalara basmalar, çatapat atacaz diye itfaiyenin gelmesini gerektirecek yangın çıkarmalar.. malum şahsa yılın son dayağı ile yılın ilk dayağını atmak için yarışlar.. olm kaç benim yanıma gel ilk ben döveyim diye arka çıkmalar.. beze operasyonları… torpiller.. abi ne günlerdi ya.. ne kadar mutluyduk.. ah be. nasıl da büyüdük, bildiğin ben 23 yaşındayım artık. hatta 11 ay sonra 24 olacağım, o güzel günler bir daha hiç gelmeyecek. aha da ağlıyorum lan.. dur olm kendine gel. ama abi güzel günlerdi ya..
işte bunları düşünerek daldım uykuya.. uyandığımda ankara’daydım.. yüzümü yıkarken saçımdaki beyazları farkettim.. bizden geçmiş be diye düşündüm.. evet evet. yılbaşlarında o eğlendiğim efsane kadroyu buradan kucak dolusu selamlıyorum…
afşın, kaan, mustafa, emre, doruk, özgün, can, apo, can, furkan, gökhan, kutluhan, lokman, muhammet, ahmet ceyhun… ve dahası. harbi lan kraldık ve bizden ne iyisi ne de mutlusu vardı olm…
