iki bin on iki
evet sınavlarımın bir şekilde bitmesinden sonra bi şeyler yapmanın zamanı gelmişti, mauh ne demekse. 1-2 yıldır fragmanı dönen 2012’yi çok merak ediyordum, ayrıca gitmeden sözlükte okuduğum yorumlardan sonra iyice merak etmeye başlamıştım. işte bu ahval ve şerait içersinde dün akşam cepada iki bin on ikiyi izleme fırsatı buldum.
öncelikle “çok klişe yaa abi bu” diyenlere kafa atıp başlamak istiyorum, hani tipler yok mudur, filmlerin zevkini çıkarmak varken aman şurası böyle burası şöyle felan sanat eleştirisi yapmaya kalkarlar, sanarsın ki iki yaşından beri piyano dersi alıyor, onlarca kitap yazmış, hayattaki tek endişesi kahvesinin soğuk gelme ihtimali, boğazında fularıyla resim galerilerini geziyor, daha sonra da istiklal caddesindeki kokteylerde elinde şarabıyla balkona çıkıp geçen insanları izliyor…
nedir yani bu çok klişe espirisi anlayamıyorum, bir de şey yok mu aman her şey neden amerika’nın başına geliyomuşta dünyayı hep onlar kurtarıyormuş amanın ya bırak bu milliyetçilik ayaklarını hey allahım ya, dünyanın en kötü efektleriyle, -ne efeği lan ne diyorum ben- dünyayı kurtaran adam sen değil misin? hatta oğlu bile onun izinden gitmedi mi? lütfen bırakınız ya, siz de böyle olağanüstü bir filme imza atın siz kurtarın dünyanın mani olan mı var? hem de amerika’dan ziyade çin kurtarıyor neticesinde, yine felaket yalnızca amerika’yı değil dünyanın bi çok yerini yok ediyor, neyse ya bu amaçsız boş beleş, aman bi şey diyeyim de içimde kalmasın zihniyeti kınıyor ve bu konuyu kapatıyorum.
film çok kaliteliydi bence, özellikle ilk yarısı; performans hiç düşmüyor yüzde yüz performansla ekranın başına kilitleniyorsunuz, görsek efektler barney’nin tabiriyle asıııııııııımmmm. şehirlerin yok oluşu felan inanılmaz kaliteli yapılmış, filmin ikinci yarısında görsel efektler görece daha az kullanılmış, burda insanlar kendilerini sorgulamaya başlıyor, daha insanı duygulara vurgu var ve pek güzel düşünülmüş, gerçi çin’in yaptığı o insan üstü gemiler bile tek başına yeterli aslında.
filmden hoşuma giden bir iki replikte söyleyeyim, babanın alev topları yağarken karavanla kaçtıkları sahnede küçük, tatlı mı tatlı, şirin mi şirin kızını cesaretlendirmek için “look at me, do i scared?” sözüne kızın korkudan bi şey söyleyemeyipp “hııııı” demesi çok şekerceydi:) ayrıca havaalanından ayrılmaya çalışırken küçük çocuğun vauv ne kadar büyük uçak demesine rus iş adamının dönüp “heeah it’s russian” demesi de gülümsetti yüzümü.
öte yandan tüm bu olağanüstü olayları devlet gözünden ve ayrılmış bir aile gözünden izliyoruz, sadece onlar değil oynayan oyuncuların aileleriyle yeteri kadar zaman geçirememelerinin burukluğunu iyi bir şekilde görebiliyoruz, pişmanlıklar üzüyor, o yüzden ki henüz şanslıyken bunu iyi kullanmalı..
şöyle bitirmek istiyorum, sanırım bu filmi özetlemek için kullanılabilecek en doğru ifadelerden..
başlangıcı gözyaşı da olsa mutlu sonlar için yaşamaya değer hayat
ümidinizi ve umudunuzu asla yitirmeyin, ışıkla kalın.
Yoruma kapalı.
