kurtlar vadisi gladio
geçen hafta gayet sosyal bi haftaydı olm! üst üste 2 gün sinemaya gittim. biri iki bin on iki işte, diğeri de bu. şimdi gladyo şudur budur diyecek değilim, zaten böyle bi şey olduğu hakikat. haklarında bi şey yazmıyorum çünkü malum elleri her yere uzanabiliyor beni de bulmasınlar şimdi, yeni girmişiz 23 yaşımıza daha hayatımızın baharındayız, peh ne bahar ama.
filme gelecek olursak, gelemiyorum çünkü unuttum ya, ama hatırladıklarım da yok değil, yani sanırım. şöyle ki filmi hatırlayamasam da izlerken verdiğim tepkiler hatrıma geliyor. film kendini izlettiriyor açıkcası, sonunu tahmin etseniz de merak ediyorsunuz. musa uzunlara ayrı bi paragraf açmak gerek ama uğraşamam cümleyi devam ettiriyorum. (ne de komiğim değil mi?) şu şey sahnesi vardı ya, evin bahçesine gelirken çitlerden atladığı.. yahu o yaşta mükemmel olmuş o bölüm çok hoşuma gitti benim.
yalnız biraz kısır gibi geldi bana, yani koskoca gladyo filmi yapıyorsun ama değindiği olaylar yetersiz kalmış kanımca. bu bende acaba bir devam filmi gelir mi sorusunu uyandırıyor, gelirse giderim valla.
o diil de bak ne dicem, bu filmde de oldu artık tak etti canıma. arkadaşım ben artık film sonları tahmin etmek istemiyorum ya.! (dünyanın en alçakgönüllü insanı) olacak iş değil ya bu özelliğim dolayısıyla ben filmlerin sonu gelmeden kesin böyle olacak diyorum ve zevkimin içine sıçıyorum, olacak iş mi? hatta bazen mallık yapıp yanımdakine de bak böyle olacak diyorum. (muahuh gören de 10-15 kişi sinemaya gidecek sanacak lan, kaç kere kendinden başkasıyla sinemaya gittin! zahuzahu) evet ya, herşey bitmiş güzel musa ile ayfer tekneyle ege adalarına akacaklar ama bi sorun var musanın insülün alması gerekiyor. bak şimdi hatırladım bunun farkına varmamıştım, farkına varmıştım ancak unutmuşum. bu kızcağımız yeni avukat olmuş ya, şimdi hapisaneden ilk kaçışları sonrası iskenderi bi tekneye getiriyor. yalnız tekne dediğim bizim oraların takası felan değil ha, bildiğin yelkenli şöyle 10-15 metre arası bi şey. yani ben diyim 200.000 sen de 150.000 – 200.000 lira arası bi şey. ulan sen ki yeni avukat olmuşsun ne işin var o tekneyle? aha ciddiyim ilk tepkim bu olmuştu. (süperim ya bak dimi?) sonunda da haklı çıktım olley çalsın sazlar oynasın kızlar..! dedim ki olm bak bu kız orospuluk yapacak iskendere kesin gladyonun adamıdır.. öyle de oldu. ben haklı çıktım, iskender çabucak aşık olduğu kadından kazığı yedi ve sonraki durağı huzurevi oldu..
neyse ya böyle işte, arka planda da farid abimiz çalıyor zaten elimden gelenin en iyisi bu olmayadabilirdi, ama oldu. o değil de burayla aramı soğutmak istemiyorum, lütfen lütfen daha çok yazayım..
haa unutmadan, dikkat edin; kalabalıkta çatışma çıkaran bi azınlık görürsen o gladyodandır, kulağına küpe olsun. sonra selçuk abi sölemedin muhabbeti olmasın, kızarım.
iki bin on iki
evet sınavlarımın bir şekilde bitmesinden sonra bi şeyler yapmanın zamanı gelmişti, mauh ne demekse. 1-2 yıldır fragmanı dönen 2012’yi çok merak ediyordum, ayrıca gitmeden sözlükte okuduğum yorumlardan sonra iyice merak etmeye başlamıştım. işte bu ahval ve şerait içersinde dün akşam cepada iki bin on ikiyi izleme fırsatı buldum.
öncelikle “çok klişe yaa abi bu” diyenlere kafa atıp başlamak istiyorum, hani tipler yok mudur, filmlerin zevkini çıkarmak varken aman şurası böyle burası şöyle felan sanat eleştirisi yapmaya kalkarlar, sanarsın ki iki yaşından beri piyano dersi alıyor, onlarca kitap yazmış, hayattaki tek endişesi kahvesinin soğuk gelme ihtimali, boğazında fularıyla resim galerilerini geziyor, daha sonra da istiklal caddesindeki kokteylerde elinde şarabıyla balkona çıkıp geçen insanları izliyor…
nedir yani bu çok klişe espirisi anlayamıyorum, bir de şey yok mu aman her şey neden amerika’nın başına geliyomuşta dünyayı hep onlar kurtarıyormuş amanın ya bırak bu milliyetçilik ayaklarını hey allahım ya, dünyanın en kötü efektleriyle, -ne efeği lan ne diyorum ben- dünyayı kurtaran adam sen değil misin? hatta oğlu bile onun izinden gitmedi mi? lütfen bırakınız ya, siz de böyle olağanüstü bir filme imza atın siz kurtarın dünyanın mani olan mı var? hem de amerika’dan ziyade çin kurtarıyor neticesinde, yine felaket yalnızca amerika’yı değil dünyanın bi çok yerini yok ediyor, neyse ya bu amaçsız boş beleş, aman bi şey diyeyim de içimde kalmasın zihniyeti kınıyor ve bu konuyu kapatıyorum.
film çok kaliteliydi bence, özellikle ilk yarısı; performans hiç düşmüyor yüzde yüz performansla ekranın başına kilitleniyorsunuz, görsek efektler barney’nin tabiriyle asıııııııııımmmm. şehirlerin yok oluşu felan inanılmaz kaliteli yapılmış, filmin ikinci yarısında görsel efektler görece daha az kullanılmış, burda insanlar kendilerini sorgulamaya başlıyor, daha insanı duygulara vurgu var ve pek güzel düşünülmüş, gerçi çin’in yaptığı o insan üstü gemiler bile tek başına yeterli aslında.
filmden hoşuma giden bir iki replikte söyleyeyim, babanın alev topları yağarken karavanla kaçtıkları sahnede küçük, tatlı mı tatlı, şirin mi şirin kızını cesaretlendirmek için “look at me, do i scared?” sözüne kızın korkudan bi şey söyleyemeyipp “hııııı” demesi çok şekerceydi:) ayrıca havaalanından ayrılmaya çalışırken küçük çocuğun vauv ne kadar büyük uçak demesine rus iş adamının dönüp “heeah it’s russian” demesi de gülümsetti yüzümü.
öte yandan tüm bu olağanüstü olayları devlet gözünden ve ayrılmış bir aile gözünden izliyoruz, sadece onlar değil oynayan oyuncuların aileleriyle yeteri kadar zaman geçirememelerinin burukluğunu iyi bir şekilde görebiliyoruz, pişmanlıklar üzüyor, o yüzden ki henüz şanslıyken bunu iyi kullanmalı..
şöyle bitirmek istiyorum, sanırım bu filmi özetlemek için kullanılabilecek en doğru ifadelerden..
başlangıcı gözyaşı da olsa mutlu sonlar için yaşamaya değer hayat
ümidinizi ve umudunuzu asla yitirmeyin, ışıkla kalın.
mutlu bir gün
ne berbat bi gündü! yeterince çalışmadığım üç sınava girdim, artık adım atacak halim yoktu servisten indiğimde, cadde boyu ilerlerken aklımda yarın yine yeterince çalışmayarak gireceğim iki sınav yoktu, doğum günüm vardı elbette.
aklımdan geçiyor, yaş pastaya neden yaş pasta denmiş diye, ıslak olduğundan değil herhalde, acaba yaş günlerinde kesildiği için mi yaş pastadır diye salak salak düşünüyorum.. yürümeye devam ederken soğuğun etkisiyle iyice büzüşmüşüm.. ulan diyorum şu kadere bak doğum gününde insan üç sınava girer mi? ayıp değil mi diye.. zaten bi başımayım, işte bu noktada düşünceler ele geçiriyor beni.
abi doğum günü pastamı keserken bi fotoğraf çekenimiz yok be, yaş geldi yirmi üçe ayıp. olm fotoğrafı bırak lan asıl yalnızlık kendi doğum günü pastanı kendin almaktır, abi ötesi yok. daha beteri var yeğenim tek olduğun için küçük pasta almaktır yalnızlık.. işte beynimin içini kemiren bu fikirlerle yaklaşıyorum eve.. neyse diyorum dünden kalan pizzaları yerim sonra küçük pastama bir sürü mum koyar üflerim, nedir ki yani, dert etmeye ne gerek var.
apartmanın kapısını açıp yavaşça çıkıyorum merdivenleri yorgunluktan bitap düşmek üzereyim sonra merdivenlerin tutacaklarına bağlanmış bir adet balon görüyorum, alla alla ne ki bu diye merak ediyorum, bi adım attıktan sonra bakıyorum ki kapım ve çevresi balonlarla süslenmiş, uçlarına da ufak bir not düşülmüş…
haha oturup ağlıyorum resmen merdivenlerde, en son ne zaman bu kadar mutlu olmuştum diye düşünüyorum ama aklıma fazla sahne takılmıyor, o kadar çok seviniyorum ki küçük bi şakayla karşılık vereceğim bu jeste. o değilde orada ismi yazılan dört tane bana ne kadar şanslı olduğumu hissettiren insan var. o kadar şanslıyım ki onlar yanımda.. o kadar şanslıyım ki onlar benim arkadaşım.. hepsini çok seviyorum, iyi varlar, hep olsunlar…

yıllar öncesinden mektup var
i wish the words were enough to tell you how i feel about you, but they’re not.
yanından bir çift gülümseme. bir çiftte ne demekse..:)
geçerken uğramak
neden bir anda uluslararası hukuk notlarını bırakıp burayı açtığımı bilmiyorum, belki de özlemdendir, uzun süredir gerektiği kadar zaman ayıramıyorum buraya, halbu ki çok güzel zamanlarımız olmuştu. bu arada halbukinin kisinin ayrı mı yoksa birleşik mi yazıldığı konusunda herhangi bi fikrim yok, bugün böyle yarın farklı…
evet geçerken uğradım sanırım, öyle bi esti ve işte burdayım. hani şey vardır ya içinize atarsınız ve büyür orada yavaş ve sessizce, sonra gün gelir ve siz henüz farkında değilsinizdir, aniden orda tam karşısında bulursunuz kendinizi. onun gibi bi şey herhalde. ama hakkını yememek lazım çocuklar gibi, çok güzel söylüyor sezen.
bu arada sınavlarım başladı, bugün ilkini hallettik. herşey süpermiş gibi bir de alese başvurmuştum sanki bi işe yarayacakmış gibi yarın da ona gireceğim, bilemiyorum o da bana girebilir. basit ve kötü bi espriydi, evet.
kendimi çok garip hissettim şimdi, siz bilmezsiniz vitamin vardı ya eskiden, bi şarkıları vardı gökhan söylüyordu, aslında şarkı değil şiir gibi, aşkın gözyaşları diye. kendimi aynı şeyi yapıyo gibi hissettim, haha bi dakka doktor bey geliyorum demem eksik bir tek. olay aynı değil, benzer. hatta benzemezz kimse sanaaaa. haha, dur lan iki dakka.
gene sıkıldım, kaçıyorum ben.
bi dakka doktor bey geliyorum..
ilgi duymuyordum…hiçbir şeye ilgi duymuyordum. nasıl kaçabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu…diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki… bende bir “eksiklik” vardı belki de…mümkündü
işte böyle bir şey..
gelecek yıllar
şöyle bi ne var ne yok diye gireyim dedim az önce, menülerdeki 2014 bannerine tıkladım, page not found yazısıyla karşılaştım, yazalı neredeyse 1 yıl oldu, ne yazdığımı anımsayamadım, büyüyü bozmamak için de açıyıp okumadım ama ana teması 2014 yılında ne yapıyor olacağıma dair bir şeyler olduğu muhakkak. kötü hayallerim yoktu aslında, gerçi hayal bile değil ki hayal dediğin öyle mi olur lan, hayattan basit beklentiler, mezun oldum, iş buldum EHEH tarzı şeylerdir herhalde. ha diyordum ki bir süredir böyle aman şöyle yaparım yok ingilizcemi ilerteyim lazım olur, üdsye gireyim ales kasayım felan filan.
sonra bir gün durdum düşündüm, kimi kandırıyordum ki? bırak allasen, boş boş ümitlenmek niye? sonra dedim ki çeker giderim, sabahları araba yıkar, akşamları da pizza dağıtırım. sonra yıllar sonra kimbilir yeni zellandayı bile görebilirim, belki. belki de.. belkisi yok, bak hala!
zor zamanlar
her insanın hayatında zor günleri olur, olmayanların da elbet bir gün olur. bu periyotta hayata karşı hoşnutsuzluk, kronik mutsuzluk, uykusuzluk hatta huysuzluk felan kaçınılmazdır. hele tepkisizleşme yok mu? en kötüsüdür hayata ve insanlara karşı tepkisizleşmek. diyeceğim o dur ki biz de elbet güzel günler görürüz. görürüz, görürüz, evet evet, yani ne bileyim herhalde.
