23 Feb
2009
Kategori: gündelik    |    Saat: 23:36
Yazar:     |    Comments Off on pazar

pazar

ne gündü ama!

tabii pazar günü sabah saat 07.25te kalkarsan olacağı budur.

ya benim suçum felan değil 07.25 kalkmak, martıların suçu alla alla banane ya. o diilde kalktığımda olacaklardan tamamen habersizdim, gerçekten. bu aralar belgesellere merak saldım, boş buldukça izliyorum işte. sabahın o saatinde kalkınca yapacak herhangi bi şey bulunmuyo. ee hal böyle olunca bende michael mooreun oscarlı meşhur bowling for columbine belgeselini tekrar izleyeyim dedim, izledim de. neyse şimdi size belgeselin analizini yapacak değilim zaten bunun için çok yorgunum, ne yeri ne de zamanı!

ee belgesel bitti ama saat hala 9.30 felan daha yapacak bir sürü şey var, ne var lan sallama? bilmem yok mu? her zaman bi şeyler bulunur. benimde aklıma bir şey gelmiyor. ya ama bak şu an bi şey geldi, bundan sonra lostu felan çektiğim gibi izlemicem abi, hafta sonuna saklıcam, yapacak bi şey olmayınca imdada yetişir en azından. gerçi ben böyle diyorum ama mutlaka dayanamaz izlerim, masum değilim! neyse gene konuyu dağıttım ya, sevmiyorum bu huyumu, diğer sevmediğim huyum da bazen insanları istemeden kırabiliyorum ya, ama vallahi billahi öyle bi şey yapıyorsam asıl amacım asla sizi kırmak değildir bakın bunu da açıklıyorum buradan;) ya ben paragraf değişiyorum yoksa bi türlü anlatamıcam istediklerimi, saçmaladıkça saçmalıyorum, durduramıcam kendimi. aslında sevipte sevmediğim bir huyum da bu, saçmalamayı ve gevezelik etmeyi çok seviyorum bazen…

evet izledim belgeseli saat 9.30 felan oldu ama yapacak hiç bi şey yok ve benim aklıma birden “neden yarını bekleyeyim yahu” sorusu takıldı. bu sorunun çıkış noktası tabii ki de bir gün önce zarada kendisiyle tanışma fırsatı bulduğum pantolon, birbirimizi görür görmez aramızda bir elektriklenme oldu ama maalesef benim bedenim 46 (aslında 36) bazende 34, yoktu, 48i denedim üzerime çok iyi oturdu ama beli büyük oldu biraz, 44 haliyle “tabiri caizse” tayt gibi oldu. gülücük. neyse acaba diğer mağazalarda 46 bedeni bulabilir miyim sorusu yankılandı kafamda, görevliye sordum, barkod numarasını yazıp verdi, biz arayamayız ama siz sorabilirsiniz dedi, iyi dedim boynumu eğdim ve aldım kartı. bu arada bi ceket vardı ki evlere şenlik yahu, ne güzeldi değil mi? harikaydı ya evet, keşke alsam onu, ama alsam giyer miyim ki ben? kariyerinde ceketle hiç işi olmayan adam ceket giyecek, çok ilginç, ama bilemiyorum beğenmedim değil bakarsın alırım… ya neyse geçelim şimdi bunları. neyse gözüm arkamda terk ettim kızılay zarayı ama aklım orda pazartesi tüm zara şubelerini dolaşıp bakıcam diye söz verdim kendime. evet bu sabahta yapacak bir işim olmadığı dank edince kafama neden yarını bekleyeyim ki dedim, hemen klişemi de söylüyorum; neden hayallerimizi erteliyoruz! hemen şimdi, beklemeden koşalım birbirimize! neyse böyle işte.

evet hal böyle olunca bize de sabahın köründe hazırlanıp yollara düşmek oldu saat 10u birazcık geçiyordu ben ilk durağım ankamalle gitmek için evden ayrıldığımda, çok ta anarşistim soğuğa karşı montumun önü felan açık. normalde taksiyle gidiyorum ankamalle bizim evden çok fazla yazmıyordu ama baktım hava da güneş var dedim ki beşevlere kadar yürüyeyim yahu hem açılırım nolcak ki dedim. öyle de yaptım beşevlere kadar bi güzel yürüdüm, sonra ankaray ile kızılaya oradan da metro ile ankamalle gittim. işte hikayenin geri kalan kısmı burada başlıyor. sen kalk sabahın bilmem kaçında ankamalle gel, çalışanlarla beraber dükkanı aç vs, pantolonun istediği bedeni kalmasın, ama durum şaka gibi birisi sanki benle oyun oynuyo ha! 38, 40, 42, 44 ve 48 bedenlerinin hepsi var, yalnızca 46 yok. bu nasıl şanstır ya sen kalk sabahın köründe gel, tek olmayan beden 46 olsun, reva mı bu şimdi bana? şimdi karuma gidicem sinir oldum bak, orda da yoksa panoraya gider miyim bilmiyorum ama atarım kendimi ata kuleden bak. bi pantalonu çok gördüler bana! mezar taşıma sevdiğine kavuşamadan göçtü yazsınlar!

hey kameralar bakın gördüm sizi bu bi şaka hadi gösterin dedim kendinizi, ama sonra fark ettim ki onlar güvenlik kamerası. neyse dedim hayatta bunlar var, burada yoksa karumda vardır nolacak yani, eninde sonunda benim olacak sonuçta! bende kendimi avutuyorum, ankamallde yoksa karumda kesin vardır, orda yoksa panorada vardır diye, umut lanettir diye kaç kere dedim kendime ama dinletemedim.

aslında bi ara 48i alsam mı diye düşündüm nolcak kemer veya askıyla gayette iyi dururdu, ama 48 alacaksam bile en azından 46yı da denemeliyim dedim ve kandırdım kendimi, yemek katında hafif kahvaltımsı bi şeyler atıştırıp karuma gitmek için metroyla kızılaya gittim.

kızılaya geldiğimde baktım hava hala güneşli dedim nolacak şunun şurası iki dakikalık yok yahu tunalıya kadar yürüyüvereyim bitsin gitsin hemen. hem genel kültürümü de arttırdı bu olay, artık büyükelçiliklerin kızılaydan yukarıya doğru sıralanışlarını biliyorum! belki günün biri kim beş yüz milyar istere katılırım ve bu beş yüz milyarlık soru olur. bakın sayım mi? belçika, avusturya, abd, ispanya, italya, bulgaristan, ya unuttum hatta karıştırmışta olabilirim, yukarıda da fransa vardı. ayrıca yol üstünde celal bayar köşkü de varmış onu da görmüş oldum. evet bi 20-25 dakikamı almıştı yukarı yürümek, tunalıya geldiğimde hava parçalı mutluluklu, zeminde yer yer kar vardı, soğuktu haliyle çünkü tunalı kızılaya göre daha yüksek rakımlı. alın size coğrafya bilgisi de verdim daha nolsun!

tunalıya geldikten sonra hedefim olan karum zaraya doğru yola koyuldum, kuğulu parktan geçtim ama kuğulara yem felan atmadım. ve karşımda karum zara. hemen içeri girip erkek katına çıktım. erkek katına girer girmez çarptı gözüme hemen karıştırdım bedenleri; 48,44,40,38 ve beklenen beden 46, şak şak şak! hemen alıp deneme kabinlerine gittim.

işte komedinin başlangıcı! ulan olmuyor bu pantolon bana, hani 46 olurdu lan, benim nelere katlandım lan biliyo musun buralara gelen kadar, şaka mı yapıyosun bana? varya eğer orda 48 olmasaydı gerçekten atacaktım kendimi bi yerden aşağı, bu kadar olurdu yani! neyse baktım 46 olmadı, 48i denedim tekrar. yine gayet güzel oturdu ve geçen giydiğim kadar da bol gelmedi, zaten gelse de gelmese de alıcaktım yani. evet ben bunu alıyorum dedim ve aldım, gerçi henüz alamadım paça boyu 1-2 cm kadar kısalacak ancak salı günü alabilicem, o günde tüm gün okuldayım, çarşamba günü de öyle bi daha perşembeye kaldı napalım dayanıcaz!

mutlu mesut pantolonumu almış bir vaziyette ayrıldım karumdan, taksiye binip eve gelecektim ki yahu hazır gelmişim hava da hazır iyiyken şöyle biraz dolaşayım dedim tunalı da, halbu ki hiç de sevmem, neyse şöyle cadde boyu yürüdükten sonra, madem yürüyerek geldim, yürüyerek de dönerim nolacak diyerekten bestekardan kızılay istikametine yola koyuldum. koyuldum ama gözüme bi şey takıldı bunu söylemeden geçmeyeyim hazır aklıma gelmişken, kuğulu park tarafından tunalıya girişte polis ceza yazıyordu yanlış yere park edenlere.. neye bi 25 yaşlarında bi çocuğa da ceza yazmış, çocuk polise çıkıştı, “abi hemen de ceza yazıyosun biraz beklesene ya” şeklinde dikkatimi çekti 10 saniye felan bekledim onları izledim, polis burada park yasak felan dedi. çocuk ise abi ben 3. bölge amirinin yeğeniyim niye ceza yazıyosun dedi tekrar. 3. bölge amirinin yeğeniymiş, ya acayip sinirlendim varya, orda hayır sen orospu çocuğusun aslında demek bile isterdim. ne yani bilmem kaçıncı bölge amirinin yeğeni olunca kanunlar senin için geçersiz mi oluyo? ya hani şu ben bu ülkede yaşamak istemiyorum diyenler varya, çok kızıyordum aslında onlara. ama onların açısından da bakmak gerek olaylara. şimdi en küçük şeyde bile yok ben şunun hamili yakınıyım diye hayatı zindana çeviren dallamalar var bir sürü. bilmem ne yakınım olur diye magandalık yapan hıyarlar, bi yerlere gelmek için birilerinin adamı olmak gerekiyor, insan bazen gerçekten sıkılıp patlayacak noktaya gelebiliyor, o yüzden şu lanet ülkeyi düzene sokacak birisi yok mu diye haykırmak istiyorum, tamam ben geliyorum ama daha çok var o zamana ya.. neyse şimdi sinirlemiyim, ama sinirlenmemek elde değil mi ya? en sevmediğim şeyi yaptırdı adam, küfrettim ya, bak küfrettiğim için kendime de kızıyorum şimdi, ama adamın dediğine bakar mısın, yeğeniymiş… ulan aslına yeğende suç yok, dayı mıdır amca mıdır her kimse onda asıl suç, demek ki öyle söylemiş, bi şey olursa adımı ver diye. aslında o dayı da da suç yok suç onu oraya atayanlarda, aslında suç onların bile değil biliyor musunuz? suç bizde, yani onları oraya atanları seçenlerde!!!!!!!

bu sinirle daha fazla dolaşmayıp kızılaya yöneldim. tam bestekarın sonunda önüme 5 kız takıldı, yani önüme takıldı derken ben yavaş yürüdüğüm için beni geçtiler, herhalde arkamdan geliyorlardı, neyse kızların benle bi alakaları yok zaten, olamazda!:) sonra yanımdan geçerken haliyle gözüm takıldı, o da nesi, beşinin saçları da beyaz! yani beyaz derken o kadar sarı ki aslında beyaz gibi duruyo, yani böyle bir iki dakika bakabilen ancak anlar sarı olduklarını ben o kadar bakmadığım için anlayamadım haliyle sarışın olduklarını. ve bir topukları var ayakkabılarının mubarek eifel kulesi gibi lan, bi insan nasıl yürür o ayakkabılarla, insan olun be!. neyse buraya kadar benim için herhangi bir sorun yok, bundan sonra da yok aslında ama sorun yaklaşıyor git gide diğer insanlar için. etrafta ne kadar insan varsa gözleri bunların üstünde, yahu ben bile rahatsız oldum, öyle hayvan gibi bakılır mı lan krolar! millet arabayla geçerken yola değil kızlara bakıyor resmen. o diilde en çok güldüğümde bu kızlar karşıdan karşıya geçerken onlarla ters istikamete giden bi sevgiliydi. kız herhalde erkeğin bu kızlara baktığını gördü önce suratını astı ve sonra çocuğu öyle bi cimcikledi ki evlere şenlik! çok eğlendim çoook. gerçi kız az bile yaptı hıyara.

artık tekrar kızılaya dönmüştüm, ama önler açık tabi, bu yüzden baya üşümüşüm, o yüzden soğuktan korunmak ve biraz ısınmak için dost kitabevine sığındım, maşallah içerisi ana baba günü iğne atar birinin kıçına batıcak, o derece! şöyle bi kitaplara göz gezdirdim, gözüme aras ören diye bir yazarın, hayaller ve rastlantılar adlı kitabı takıldı, etkileyici bi kapağı vardı, çevirip arkasını okudum hoşuma gitti, telefonumu çıkarıp not ettim adını, ama önce yüz yıllık yalnızlığı okumam gerekiyor, daha sonra ata kemal şahinin ikinci kitabi ben olmanın varlığındayı okucam, demek oluyor ki bu kitap biraz daha beklicek, varsın beklesin işi ne?

vücudum yeteri sıcaklığa ulaşınca çıktım dosttan artık eve gitme vakti gelmişti, karşıdan karşıya geçmek için ışıklara geldim, bi şey fark ettim ki bu ankara insanı çok sabırsız, yahu kırmızı yanıyo arabalar vızır vızır işliyo adamlar beklemiyo ya, bide böyle onarlı gruplar halinde felan geçiyorlar, otobüsler felan bi gün duramayacak orada katliam olucak bakın demedi demeyin, bakın diyorum 1 dakika beklerseniz kırmızıda hiçbir yere geç kalmazsınız korkmayın. oraya da polisleri dikmişler ama maşallah kök salmışlar herhalde hiçbir şeyle ilgilendikleri yok.

neyse eve gitme vakti geldi demiştim, artık dolmuşlara gidiyordum ki yahu bugün her yere yürüme gittim, kızılaydan eve de yürüme giderim ne var ki diye gaza verdim kendimi. evet kandırdım ve kızılaydan ta bahçeliye yürüyerek geldim… ve eve girip yığılıp kaldım resmen.

şimdi düşünüyorum da nereleri yürüdüğümü, bahçeliden beşevler 1km desek, kızılay tunalı arasına 2 km layık görüyorum, tunalı kızılay tekrar dolambaçlı yollardan 2.5 km, aynı şekilde kızılay bahçelide bi 2 km vardır rahat. demek oluyor ki bugün neredeyse 10km yakın yol yürümüşüm hem belirtmekte fayda var kullandığım tüm merdivenlerin türü yürümeyendi. ne sağlıklı bi gün benim için, baksana yazı bile ne kadar uzadı ya… neyse bu konuda söylemek istediklerim bu kadar!

Yoruma kapalı.