Arşiv: February, 2009
24 Feb
2009
Kategori: hayat    |    Saat: 19:54
Yazar     |    Comments Off on about life

about life

went to school and i was very nervous
hello teacher tell me whats my lesson.
look right through me.
look right through me.

and i find it kind of funny.
i find it kind of sad.
the dreams in which i’m dying are the best i’ve ever had.

my tears are filling up my eyes.
no expression.
no expression.
hide my head i wanna drown my sorrow.
no tommorrow.
no tommorrow.

no one knew me!
no one knew me!

no one understand me!

the dreams in which i’m dying are the best i’ve ever had.

going nowhere!
going nowhere!

23 Feb
2009
Kategori: gündelik    |    Saat: 23:36
Yazar     |    Comments Off on pazar

pazar

ne gündü ama!

tabii pazar günü sabah saat 07.25te kalkarsan olacağı budur.

ya benim suçum felan değil 07.25 kalkmak, martıların suçu alla alla banane ya. o diilde kalktığımda olacaklardan tamamen habersizdim, gerçekten. bu aralar belgesellere merak saldım, boş buldukça izliyorum işte. sabahın o saatinde kalkınca yapacak herhangi bi şey bulunmuyo. ee hal böyle olunca bende michael mooreun oscarlı meşhur bowling for columbine belgeselini tekrar izleyeyim dedim, izledim de. neyse şimdi size belgeselin analizini yapacak değilim zaten bunun için çok yorgunum, ne yeri ne de zamanı!

ee belgesel bitti ama saat hala 9.30 felan daha yapacak bir sürü şey var, ne var lan sallama? bilmem yok mu? her zaman bi şeyler bulunur. benimde aklıma bir şey gelmiyor. ya ama bak şu an bi şey geldi, bundan sonra lostu felan çektiğim gibi izlemicem abi, hafta sonuna saklıcam, yapacak bi şey olmayınca imdada yetişir en azından. gerçi ben böyle diyorum ama mutlaka dayanamaz izlerim, masum değilim! neyse gene konuyu dağıttım ya, sevmiyorum bu huyumu, diğer sevmediğim huyum da bazen insanları istemeden kırabiliyorum ya, ama vallahi billahi öyle bi şey yapıyorsam asıl amacım asla sizi kırmak değildir bakın bunu da açıklıyorum buradan;) ya ben paragraf değişiyorum yoksa bi türlü anlatamıcam istediklerimi, saçmaladıkça saçmalıyorum, durduramıcam kendimi. aslında sevipte sevmediğim bir huyum da bu, saçmalamayı ve gevezelik etmeyi çok seviyorum bazen…

evet izledim belgeseli saat 9.30 felan oldu ama yapacak hiç bi şey yok ve benim aklıma birden “neden yarını bekleyeyim yahu” sorusu takıldı. bu sorunun çıkış noktası tabii ki de bir gün önce zarada kendisiyle tanışma fırsatı bulduğum pantolon, birbirimizi görür görmez aramızda bir elektriklenme oldu ama maalesef benim bedenim 46 (aslında 36) bazende 34, yoktu, 48i denedim üzerime çok iyi oturdu ama beli büyük oldu biraz, 44 haliyle “tabiri caizse” tayt gibi oldu. gülücük. neyse acaba diğer mağazalarda 46 bedeni bulabilir miyim sorusu yankılandı kafamda, görevliye sordum, barkod numarasını yazıp verdi, biz arayamayız ama siz sorabilirsiniz dedi, iyi dedim boynumu eğdim ve aldım kartı. bu arada bi ceket vardı ki evlere şenlik yahu, ne güzeldi değil mi? harikaydı ya evet, keşke alsam onu, ama alsam giyer miyim ki ben? kariyerinde ceketle hiç işi olmayan adam ceket giyecek, çok ilginç, ama bilemiyorum beğenmedim değil bakarsın alırım… ya neyse geçelim şimdi bunları. neyse gözüm arkamda terk ettim kızılay zarayı ama aklım orda pazartesi tüm zara şubelerini dolaşıp bakıcam diye söz verdim kendime. evet bu sabahta yapacak bir işim olmadığı dank edince kafama neden yarını bekleyeyim ki dedim, hemen klişemi de söylüyorum; neden hayallerimizi erteliyoruz! hemen şimdi, beklemeden koşalım birbirimize! neyse böyle işte.

evet hal böyle olunca bize de sabahın köründe hazırlanıp yollara düşmek oldu saat 10u birazcık geçiyordu ben ilk durağım ankamalle gitmek için evden ayrıldığımda, çok ta anarşistim soğuğa karşı montumun önü felan açık. normalde taksiyle gidiyorum ankamalle bizim evden çok fazla yazmıyordu ama baktım hava da güneş var dedim ki beşevlere kadar yürüyeyim yahu hem açılırım nolcak ki dedim. öyle de yaptım beşevlere kadar bi güzel yürüdüm, sonra ankaray ile kızılaya oradan da metro ile ankamalle gittim. işte hikayenin geri kalan kısmı burada başlıyor. sen kalk sabahın bilmem kaçında ankamalle gel, çalışanlarla beraber dükkanı aç vs, pantolonun istediği bedeni kalmasın, ama durum şaka gibi birisi sanki benle oyun oynuyo ha! 38, 40, 42, 44 ve 48 bedenlerinin hepsi var, yalnızca 46 yok. bu nasıl şanstır ya sen kalk sabahın köründe gel, tek olmayan beden 46 olsun, reva mı bu şimdi bana? şimdi karuma gidicem sinir oldum bak, orda da yoksa panoraya gider miyim bilmiyorum ama atarım kendimi ata kuleden bak. bi pantalonu çok gördüler bana! mezar taşıma sevdiğine kavuşamadan göçtü yazsınlar!

hey kameralar bakın gördüm sizi bu bi şaka hadi gösterin dedim kendinizi, ama sonra fark ettim ki onlar güvenlik kamerası. neyse dedim hayatta bunlar var, burada yoksa karumda vardır nolacak yani, eninde sonunda benim olacak sonuçta! bende kendimi avutuyorum, ankamallde yoksa karumda kesin vardır, orda yoksa panorada vardır diye, umut lanettir diye kaç kere dedim kendime ama dinletemedim.

aslında bi ara 48i alsam mı diye düşündüm nolcak kemer veya askıyla gayette iyi dururdu, ama 48 alacaksam bile en azından 46yı da denemeliyim dedim ve kandırdım kendimi, yemek katında hafif kahvaltımsı bi şeyler atıştırıp karuma gitmek için metroyla kızılaya gittim.

kızılaya geldiğimde baktım hava hala güneşli dedim nolacak şunun şurası iki dakikalık yok yahu tunalıya kadar yürüyüvereyim bitsin gitsin hemen. hem genel kültürümü de arttırdı bu olay, artık büyükelçiliklerin kızılaydan yukarıya doğru sıralanışlarını biliyorum! belki günün biri kim beş yüz milyar istere katılırım ve bu beş yüz milyarlık soru olur. bakın sayım mi? belçika, avusturya, abd, ispanya, italya, bulgaristan, ya unuttum hatta karıştırmışta olabilirim, yukarıda da fransa vardı. ayrıca yol üstünde celal bayar köşkü de varmış onu da görmüş oldum. evet bi 20-25 dakikamı almıştı yukarı yürümek, tunalıya geldiğimde hava parçalı mutluluklu, zeminde yer yer kar vardı, soğuktu haliyle çünkü tunalı kızılaya göre daha yüksek rakımlı. alın size coğrafya bilgisi de verdim daha nolsun!

tunalıya geldikten sonra hedefim olan karum zaraya doğru yola koyuldum, kuğulu parktan geçtim ama kuğulara yem felan atmadım. ve karşımda karum zara. hemen içeri girip erkek katına çıktım. erkek katına girer girmez çarptı gözüme hemen karıştırdım bedenleri; 48,44,40,38 ve beklenen beden 46, şak şak şak! hemen alıp deneme kabinlerine gittim.

işte komedinin başlangıcı! ulan olmuyor bu pantolon bana, hani 46 olurdu lan, benim nelere katlandım lan biliyo musun buralara gelen kadar, şaka mı yapıyosun bana? varya eğer orda 48 olmasaydı gerçekten atacaktım kendimi bi yerden aşağı, bu kadar olurdu yani! neyse baktım 46 olmadı, 48i denedim tekrar. yine gayet güzel oturdu ve geçen giydiğim kadar da bol gelmedi, zaten gelse de gelmese de alıcaktım yani. evet ben bunu alıyorum dedim ve aldım, gerçi henüz alamadım paça boyu 1-2 cm kadar kısalacak ancak salı günü alabilicem, o günde tüm gün okuldayım, çarşamba günü de öyle bi daha perşembeye kaldı napalım dayanıcaz!

mutlu mesut pantolonumu almış bir vaziyette ayrıldım karumdan, taksiye binip eve gelecektim ki yahu hazır gelmişim hava da hazır iyiyken şöyle biraz dolaşayım dedim tunalı da, halbu ki hiç de sevmem, neyse şöyle cadde boyu yürüdükten sonra, madem yürüyerek geldim, yürüyerek de dönerim nolacak diyerekten bestekardan kızılay istikametine yola koyuldum. koyuldum ama gözüme bi şey takıldı bunu söylemeden geçmeyeyim hazır aklıma gelmişken, kuğulu park tarafından tunalıya girişte polis ceza yazıyordu yanlış yere park edenlere.. neye bi 25 yaşlarında bi çocuğa da ceza yazmış, çocuk polise çıkıştı, “abi hemen de ceza yazıyosun biraz beklesene ya” şeklinde dikkatimi çekti 10 saniye felan bekledim onları izledim, polis burada park yasak felan dedi. çocuk ise abi ben 3. bölge amirinin yeğeniyim niye ceza yazıyosun dedi tekrar. 3. bölge amirinin yeğeniymiş, ya acayip sinirlendim varya, orda hayır sen orospu çocuğusun aslında demek bile isterdim. ne yani bilmem kaçıncı bölge amirinin yeğeni olunca kanunlar senin için geçersiz mi oluyo? ya hani şu ben bu ülkede yaşamak istemiyorum diyenler varya, çok kızıyordum aslında onlara. ama onların açısından da bakmak gerek olaylara. şimdi en küçük şeyde bile yok ben şunun hamili yakınıyım diye hayatı zindana çeviren dallamalar var bir sürü. bilmem ne yakınım olur diye magandalık yapan hıyarlar, bi yerlere gelmek için birilerinin adamı olmak gerekiyor, insan bazen gerçekten sıkılıp patlayacak noktaya gelebiliyor, o yüzden şu lanet ülkeyi düzene sokacak birisi yok mu diye haykırmak istiyorum, tamam ben geliyorum ama daha çok var o zamana ya.. neyse şimdi sinirlemiyim, ama sinirlenmemek elde değil mi ya? en sevmediğim şeyi yaptırdı adam, küfrettim ya, bak küfrettiğim için kendime de kızıyorum şimdi, ama adamın dediğine bakar mısın, yeğeniymiş… ulan aslına yeğende suç yok, dayı mıdır amca mıdır her kimse onda asıl suç, demek ki öyle söylemiş, bi şey olursa adımı ver diye. aslında o dayı da da suç yok suç onu oraya atayanlarda, aslında suç onların bile değil biliyor musunuz? suç bizde, yani onları oraya atanları seçenlerde!!!!!!!

bu sinirle daha fazla dolaşmayıp kızılaya yöneldim. tam bestekarın sonunda önüme 5 kız takıldı, yani önüme takıldı derken ben yavaş yürüdüğüm için beni geçtiler, herhalde arkamdan geliyorlardı, neyse kızların benle bi alakaları yok zaten, olamazda!:) sonra yanımdan geçerken haliyle gözüm takıldı, o da nesi, beşinin saçları da beyaz! yani beyaz derken o kadar sarı ki aslında beyaz gibi duruyo, yani böyle bir iki dakika bakabilen ancak anlar sarı olduklarını ben o kadar bakmadığım için anlayamadım haliyle sarışın olduklarını. ve bir topukları var ayakkabılarının mubarek eifel kulesi gibi lan, bi insan nasıl yürür o ayakkabılarla, insan olun be!. neyse buraya kadar benim için herhangi bir sorun yok, bundan sonra da yok aslında ama sorun yaklaşıyor git gide diğer insanlar için. etrafta ne kadar insan varsa gözleri bunların üstünde, yahu ben bile rahatsız oldum, öyle hayvan gibi bakılır mı lan krolar! millet arabayla geçerken yola değil kızlara bakıyor resmen. o diilde en çok güldüğümde bu kızlar karşıdan karşıya geçerken onlarla ters istikamete giden bi sevgiliydi. kız herhalde erkeğin bu kızlara baktığını gördü önce suratını astı ve sonra çocuğu öyle bi cimcikledi ki evlere şenlik! çok eğlendim çoook. gerçi kız az bile yaptı hıyara.

artık tekrar kızılaya dönmüştüm, ama önler açık tabi, bu yüzden baya üşümüşüm, o yüzden soğuktan korunmak ve biraz ısınmak için dost kitabevine sığındım, maşallah içerisi ana baba günü iğne atar birinin kıçına batıcak, o derece! şöyle bi kitaplara göz gezdirdim, gözüme aras ören diye bir yazarın, hayaller ve rastlantılar adlı kitabı takıldı, etkileyici bi kapağı vardı, çevirip arkasını okudum hoşuma gitti, telefonumu çıkarıp not ettim adını, ama önce yüz yıllık yalnızlığı okumam gerekiyor, daha sonra ata kemal şahinin ikinci kitabi ben olmanın varlığındayı okucam, demek oluyor ki bu kitap biraz daha beklicek, varsın beklesin işi ne?

vücudum yeteri sıcaklığa ulaşınca çıktım dosttan artık eve gitme vakti gelmişti, karşıdan karşıya geçmek için ışıklara geldim, bi şey fark ettim ki bu ankara insanı çok sabırsız, yahu kırmızı yanıyo arabalar vızır vızır işliyo adamlar beklemiyo ya, bide böyle onarlı gruplar halinde felan geçiyorlar, otobüsler felan bi gün duramayacak orada katliam olucak bakın demedi demeyin, bakın diyorum 1 dakika beklerseniz kırmızıda hiçbir yere geç kalmazsınız korkmayın. oraya da polisleri dikmişler ama maşallah kök salmışlar herhalde hiçbir şeyle ilgilendikleri yok.

neyse eve gitme vakti geldi demiştim, artık dolmuşlara gidiyordum ki yahu bugün her yere yürüme gittim, kızılaydan eve de yürüme giderim ne var ki diye gaza verdim kendimi. evet kandırdım ve kızılaydan ta bahçeliye yürüyerek geldim… ve eve girip yığılıp kaldım resmen.

şimdi düşünüyorum da nereleri yürüdüğümü, bahçeliden beşevler 1km desek, kızılay tunalı arasına 2 km layık görüyorum, tunalı kızılay tekrar dolambaçlı yollardan 2.5 km, aynı şekilde kızılay bahçelide bi 2 km vardır rahat. demek oluyor ki bugün neredeyse 10km yakın yol yürümüşüm hem belirtmekte fayda var kullandığım tüm merdivenlerin türü yürümeyendi. ne sağlıklı bi gün benim için, baksana yazı bile ne kadar uzadı ya… neyse bu konuda söylemek istediklerim bu kadar!

20 Feb
2009
Kategori: hayat    |    Saat: 12:24
Yazar     |    Comments Off on aşk ve sevgililer günü

aşk ve sevgililer günü

aşk ve sevgililer günü nam-ı diğer on dört şubat. aslında bu kadar birbiriyle ilintiliymiş gibi gözüküp de aslında alakasız olan başka iki kavram var mıdır? düşünün bakalım, bulursanız bana da haber verin olur mu?

şimdi aşk diyince akla ne gelir? bol gülümseme, sıcaklık, daha fazla gülümseme, sevgi, saygı, sadakat, destek, içtenlik, karşılıklı anlayış, karşılıklı anlayışsızlık, utanma, çekinme, kıskanma, korkma, deli cesareti, sarhoşluk, uzak durmak, reddedilmek, kabul görmek, mutluluk, paylaşım, birlik, beraberlik bir sürü şey geliyor değil mi? ya da delilik bile olabilir. çünkü insanın gözünü tamamen karartan ve başka hiçbir şey düşündürtmeyen ne olabilir bu hayatta. yani aşk kelimesi icat edilmeseydi acaba insanlar bu duygularını nasıl ifade edebilirlerdi, ki aşk bile bazı zamanlarda yetersiz kalabilir, o zaman da gözler imdada yetişir… evet gözler, onlar yok mu? aslında her şey onlarda saklıdır. değil midir?

yani kişi aşıksa gerisi teferruhattır diyebiliriz. ama bir de on dört şubat var, adına da sevgililer günü deniyor. kökeni hristiyanların kutladığı “st valentine’s day”e dayanıyor. hatta dayanmıyor direk kendisi. bu hristiyanların dini bir bayramı tıpkı noel gibi. hikayesi ise roma’da yaşayan valentinin sevdiği kişi tarafından reddedilip intihar etmesi ile başlıyor. vasiyeti ise ilginçtir, “kalbimi sevgilime gönderin” bu tarihten itibaren yayılıp tüm dünyada kutlanmaya başlamıştır. hikayeye baktığımızda üzülmemek mümkün değil, keşke herkes sevdiğine kavuşabilse değil mi? bak burda aklıma murat erşahinin kitabında okuduğum bir cümle geldi, hemen arz edeyim.

“hayatta en çok sevdiğinizin sizi sevmemesi. illa sizi sevmesi gerekmiyor tabii; ama düşünün bir; o da sizi sevse  her şey kolaylaşırdı değil mi? trajedi budur işte.”

evet gerçekten trajik zaten hayat dediğin trajedidir. ama bazen olmaz, elinizden bir şey gelmez, ama yine de sevebilirsiniz çünkü bu yalnızca sizin elinizdedir. valentinde keşke öyle yapsaymış, sonuç itibariyle bir hayata son vermek ne açından olursa olsun hiç hoş değil. ne diyodum, konuyu dağıttım bak.

şimdi benim anlamadığım, aslında anladığım fakat anlam veremediğim; aslında anlam da verip gereksiz bulduğum, samimi olacak olursam gereksiz bulmadığım fakat bir şeylerin yanlış olduğunu hissettiğim olaya gelelim.

bakın bugün sevgililer günü yani on dört şubat. bugün birbirinizi daha çok sevin, hediyeler alın birbirinize, yemeğe çıkarın sevdiğinizi… bugünü çok mutlu geçirin. tamam kabul ama neden? diğer günlerden farklı kılan nedir bizim için? neden diğer günlerden farklı olsun ki? tamam her gün birbirinizi bazı özel günler kadar sevemeyebilirsiniz buna hak veriyorum ki ben severim orası ayrı. ama bu gün neden on dört şubat olsun, neden dokuz mayıs veya on mart değil? yani sırf birileri bugün sevgililer günü, aşkın, sevginin, mutluluğun günü dediği için o gün bizim için öyle mi olucak? yahu hiç dünyada ki bir milyar insan için aynı sevgililer günü mü olur? birbirinize daha sıkı sarılacak onlarca gün varken tüm şirinlikleri on dört şubatta yapılmasına anlam veremiyorum, her yer kırmızılarla süslenmiş, kalplerden geçilmiyor. aman ne büyük iş! yahu sizin sevgililer gününüz on dört şubat değildir ki. onu ilk gördüğünüz, ilk göz göze geldiğiniz, ilk elini tuttuğunuz, ilk ona onu sevdiğinizi söylediğiniz, arkadaşlığınızın başladığı, evliğinizin başladığı, ilk öpücük, ilk sarılma, ilk beraber göz yaşı dökmenizdir sizin sevgililer gününüz. acaba şu hayatta sevgililer gününü hatırlayıp, evlilik yıldönümünü unutan yok mudur? kesinlikle vardır. çünkü sevgililer gününü sizin hatırlamanız gerekmiyor, sizin yerinize hatırlatıyorlar zaten, ve büyü orada kayboluyor işte. eğer sevgililer gününde hediye alıyorsanız, aslında hediyeyi siz almıyorsunuz, onlar alıyor… yemeğe çıkıyorsanız, siz çıkarmıyorsunuz evet onlar… yemeği bile siz seçmiyorsunuz onlar seçiyor, hangi müziği dinleyeceğinizi de onlar seçiyor. çok garip değil mi? ve biz bunun farkına varamıyoruz… yılın o günü nedense birbirimizi ne kadar çok seviyoruz değil mi, hadi hediyeler alalım, bugün birbirimizi daha çok sevelim diyen milyonlarcası var. ama bunun yanında bunu yapıp aslında bunların yapılması gereken özel günleri unutan… benim anlam veremediğim şu belki de, neden birbirimizi bu kadar çok sevdiğimizi belli etmemiz için on şubat beklenir. yani içinizden güzel bir süpriz yapmak gelse şubat ayında, on dört şubat beklenir. bu mudur sevgi, aşk?

al işte sinirlendim, yazamıcam daha fazla. tamam sevgililer günü hoş bir gün olabilir, tabii ki beraber vakit geçirmek, ona onu ne kadar çok sevdiğinizi söylemek, ufak yüz gülümsetici bir hediye almak, hepsi çok güzel şeyler; fakat bunları neden on dört şubatla sınırlandırıyoruz ki? neden aşkın büyüsünü on dört şubatın karanlığında öldürmeye çalışıyoruz?

17 Feb
2009
Kategori: hayat    |    Saat: 20:21
Yazar     |    1 Yorum

son bir ağıt

dudaklarımın arasından çıkan dumanı sigara dumanı mı sanıyorsun?
içim yanıyor, yüreğim yanıyor, benim ateşimindir o duman.

alevlerimin içinde kül olan ruhumdur o duman.
yüzüme yüzüme çarpan gerçeklerin izlerinden son kalanlardır, yeni taze yaralardır.
yaşadığım her günde biraz daha artandır.
sokaklardaki seslerdir…
ölen çocuklardır, yaşarken gömülen kadınlardır, kurban olan erkeklerdir.
gözyaşlarımın yanağımdaki izidir.
ölümdür… karanlıktır… sondur…
betim ateşim, benim dumanımdır.
eriyip giden mumların hafif boğucu kokusudur.
beynimin içinde tekrarlanan ağrılardır, sancılardır.
acıdır o… üzüntüdür…
kendini kaybetmenin, sarhoş olmanın bile faydasız kaldığı zamandır.
savaşmayı sonuna kadar istemek ama bir yandan da kaçmayı düşünmektir.
isyanımın son sözüdür, idamımdan önce son bir istektir.
uğruna yaşanılacak bir sebep, uğruna ölünecek bir sevgidir.
o ki yoktan var eden, var olanı yok edendir.
karmaşanın kalbidir, karmaşanın nedenidir.
benim parçamdır o…
aşktır… aşık olmaktır…
ölümdür… karanlıktır… sondur…

benim ateşim, benim dumanımdır.

son bir ağıttır o…

15 Feb
2009
Kategori: site    |    Saat: 12:09
Yazar     |    Comments Off on kategoriler

kategoriler

evet farkındayım eski kategori şeması çok güzeldi, hatta mükemmeldi tamamen katılıyorum size. ama bazen değişim gerekli değil midir? hem hazır dizaynda değişmişken bunu da aradan çıkarayım dedim fena mı olmuş? tamam ama uzatmayın eskisi kadar nükteli, yüz gülümsetici ve mesaj verici değil biliyorum. ama eski kategorilerde bazı yazılar istemeden de olsa ucu açık kalıyodu. gerçi henüz bu kategorileri de tam düzenleyebilmiş değilim, mesela bunu hangi kategori altına yerleştireceğim ki? futbol mu? hiç sanmıyorum, gündelik desem? en iyisi mi site diye kategori koyup oraya kaldırayım başka yolu olmucak. hem eski kategorilendirme de filmlerin ve futbol maçlarının “seyredi.yorum” da olması bence hoş olmuyodu tamam ikiside seyirlik fakat ayrı şeyler neticesinde bu yüzden şimdi ki hali tam kategorileri yansıtacaktır diye düşünüyorum, şu an da sadece düşünebiliyorum, işe yarayıp yaramayacağını zaman gösterecek, çünkü daha kategorilendirilmemiş bir sürü yazı var.

ama eskileri de özlemeyeceğim değil ha. yaşamı.yorum kategorisiyle beraber az dertleşmedik ya ey gidi günler.. neyse gün gelir bakarsınız yine beraber oluruz, kim bilir..?

13 Feb
2009
Kategori: film    |    Saat: 21:50
Yazar     |    1 Yorum

slumdog millionarie

tamam hint filmi dedik de öyle durup dururken o iğrenç sesleriyle şarkı söylemeye taklalar atmaya başlayan erkekimsi ve kadınımsılar yok. zaten yönetmeni de hintli felan değil, kendisi bizzat danny boyle olur. böyle değil lan boyle yanlış anlaşılmasın. zaten kendisini pek bi severim. beach ve 28 days later gibi sevdiğim iki filmi de o yönetmişti, ayrıca yine 28 weeks laterin prodüksiyonluğunu üstlenmişti ee zaten demeye gerek yok trainspotting gibi bir şaheserde kendisinindir, açıkcası tekrar bu kadar kaliteli bir film yapmak için baya bekledi trainspotting taa 96 yapımı bir film. neyse çekim ekibini yalayıp yuttuktan sonra filme gelelim.

filme ilk baktığımızda fakir ama gururlu gencin kim milyoner olmak ister yarışmasına katılımı ve kazandığı ödül var, daha doğrusu nasıl kazandığı son soruya kadar gelebildiği. hile yaptığı düşünülüp göz altına alınca hikayesiyle beraber sorular geliyor, o zaman anlıyoruz ki her soru hayatının belli dönemlerinde karşısına çıkmış ve arka planda bir aşk hikayesi var. aşk ama ne aşk, taaa küçük yaşlardan başlayıp geçen yıllara rağmen sönmeyen…

aşk dedim de bak aklıma ne geldi. yahu tüm şarkılarda, kitaplarda, filmlerde her yerde aşk var be gülüm. onu geçiyorum mutlulukta aşkın ne kadar katkısı varsa, mutsuzlukta da o kadar aşk var, değil mi? gülmekte olduğu kadar göz yaşında da aşk var, yok mu yalan mı söylüyorum? yani düşünüyorum da her şeyde bu aşk denilen, olgu mudur olay mıdır her ne haltsa o varya. eğer aşk olmasaydı ne kısır bi dünya olacaktı hiç düşündünüz mü? şimdi aklıma takıldı bak, acaba tanrımız dünyayı yarattığında bu aşk olgusunuda mı yarattı, yani nasıl bi şeydir bu? yoksa insanlar yaşadıkça mı ortaya çıktı bu bağlılık? sanırım buna kafa patlatsamda bi sonuca varamayacağım. ama öyle değil mi? nerde bi insan, bi hikaye var; başrol daima aşk değil mi? nedir bu üç harfli kelimeyi bu denli önemli kılan acaba?

neyse filme dönelim, film varoşlarda yetişen ve anneleri öldürülen jamal ve salim üzerine kurulu, ancak baskın karakter jamal. jamal annesini müslümanlara yapılan saldırıda kaybediyor ve latikayla bu esnada tanışıyorlar ulan daha ufacıklar ama aşık oluyorlar hemen:) aynı şekilde latika da varoşların çocuğu ve onun da ailesi öldürülüyor. film bundan sonra küçük latika ile jamalın yaşadığı aşkı derinlemesine inceliyo, öyle ki onları ayıran yıllar onları birbirinden uzaklaşıtırmıyo tüm yaşananlara rağmen sevgileri hep baki kalıyo, sonunda da mutlu sona ulaşıyo zaten. taa 10lu yaşlardan 20lere kadar. bu dönemde jamal ile salimin hayatta kalma mücadalesi, iki kardeşin birbirlerine olan bağlılıkları gösteriliyor. jamal en büyük kazığı kardeşinden yese de yine zamanı geldiğinde en büyük iyiliği ondan görüyor. diğer yandan filmi izlerken hiç yorulmuyorsunuz, acaba şimdi ne olacak diye pür dikkat kesiliyorsunuz. geçişler çok başarılı. zaten yok şöyle olsaymış yok bu niye böyle olmamış tarzı eleştiri yapacak değilim, haddim de değil.

filmde geçmişe yapılan vurgular çok hoş olmuş, mesela final sahnesinde ki soruyla, jamal ve salimin geçmişte yaptığı bir konuşma, yüz gülümsetici. kısaca izlenesi ve izlettirilesi bir film olduğunu düşünüyorum.

söylemeden geçmemeyim, hint filmi dedik böyle saçma danslar taklalar yok dedik ama dayanamamışlar film sonuna saçma sapan bi şeyler serpiştirmişler gene. ama olsun sonuçta hintliler yadırgamamak lazım.

ha bu arada tahminim oscarda aday olduğu en iyi film oscarı için the curious story of benjamin button ile yarışacaktır, brad pittli buttonı henüz izlemedim ama şimdiden tahminimi o küçücük çocuklar için slumdogtan yana kullanıyorum, nasıl güzel, doğal oyunculuktu o öyle, e genelde en iyi filmi alanların en iyi yönetmeni de aldığını varsayarsak boyleun, finchera karşı şanslı olduğunu söyleyebilirim.

12 Feb
2009
Kategori: hayat    |    Saat: 23:19
Yazar     |    Comments Off on ağlamak

ağlamak

bu gece bi şarkı dinledim ve çok hoşuma gitti.

“gözlerinden akmasa kalbinden akacak, dışarıya vurmasa içinde kanayacak.”

gerçekten de öyle olmaz mı bazen?

12 Feb
2009
Kategori: film    |    Saat: 11:34
Yazar     |    Comments Off on cool runnings

cool runnings

içimde ki bi ukteydi bu film ha. izledim ve geçti. kimbilir ne kadar eskiydi bunu ilk kez televizyonda izlediğimde. gerçi film 93 yapımı ben 86 doğumlu olduğuma göre muhtemelen 95-96 yıllarında izlemiştim. daha küçüğüz ne anlarız filmden deme çok etkilenmiştim. aslında etkilenmek derken çok beğenmiştim dersem daha doğru olur. daha sonraları arayıp arayıp bulamamıştım, böyle bir iki film daha var içimde ukte kalan acaba onları da bulabilecek miyim. hani hayatta hiç beklenmedik bi anda abzurd bi şey olur ve bi ışık çakar ya aklınızda onun gibi bi şey. tamam kabul ediyorum onun gibi bi şey değil fakat demek istediğim hiç alakasız bi yerde karşınıza çıkması. herkese oluyodur öyle şeyler eminim, bana genellikle çok sevdiğim fakat adını bilmediğim şarkılarda oluyodu, hiç alakasız bi yerde alakasız bi şey izlerken aa bu o diyodum ve buluyodum. neyse cool runnigse gelecek olursak ki türkçeye üşütük popolar diye çevrilmiş, allah adamı taş yapar kim çevirdiyse. işte dönem arası trabzonda evdeyim canım sıkılıyo zaplıyorum kanalları, neyse ntvspora geldim baktım kızak sporuyla ilgili bi yayın var, aklıma hemen bu film geldi. aa dedim benim dediğim filmde bu sporla ilgiliydi vsvs derken, bi de baktım ki filmin gerçek hikayesinde ki adamlarla röportaj yapıyorlar. hemen aldım ismini tabi doğru filmi download etmeye. işte bu güzel tesadüf yıllardır izlemek istediğim filmi izletmiş oldu bana.

film 1988 kanada calgary kış olimpiyatlarına katılan bob sled veya bob sleigh, bizim anlayacağımız dil ile kızak takımının gerçek hikayesini anlatıyor. daha önce hiç kızakta kaymamış muhtemelen kar bile görmemiş sporcuların hikayesi. esasında asıl dalları koşuculuk olan fakat elemelerde junior tarafından düşürülen dericein önderliğinde hiç bilmedikleri bu spora girişirler. haliyle çok neşeli sahnelerin olduğu bir film. antrenörleri rahmetli komedyen john candy, candy bu filmden yaklaşık 1 yıl sonra kalp krizinden gitmiş. işte film jamaikalı kankalarına başına gelen olumsuzluklara ve tüm dalgalara rağmen içlerinde ki azmi iyi bir şekilde vermiş, zaten olimpiyat ruhu da bu değil midir? ayrıca dericein isviçre takımından gördüğü “ayn, zıvayn, dıray” diye kaymaya başlamalarına sakanın verdiği biz jamaikalıyız, jamaikalı giyinip öyle konuşmalıyız tepkisi de aklımda kalan güzel estantenelerden. neticesinde eski kızağın vidalarının gevşeyip belki şampiyonluk gelecekken yarış dışı kalmaları trajik olsa da, yarışı bitirmeliyiz diyip ayağa kalkıp kızaklarını finişe kadar taşımaları filmin duygusal patlama yaratan noktalarından biriydi diyebilirim veya bana öyle geldi, bu aralar çok mu duygusalım da gözümden yaşlar aktı bilemiyorum, ama güzeldi, hoştu. izlenmesine kesinlikle değdi. umarım o içimde kalan iki filmi de bulur ve izleyebilirim. bulurum değil mi?

“feel the rhythm, feel the rhyme, get on up, it’s bobsled time!” COOL RUNNINGS!

11 Feb
2009
Kategori: okul    |    Saat: 09:59
Yazar     |    Comments Off on yeni dönem

yeni dönem

yahu tatil bitti işte şunun şurasında bi kaç güne okullar açılıyo tekrar. bizde haliyle ankaraya gelmiş bulunuyoruz, cicilerimizi giyip kayıt bile yaptırdık, yaptırdık yaptırmasına ama değerli okulumuz bizi yine, yeni ve yeniden ters köşeye yatırdı. sen o kadar çalış, didin, et (harbi ha geçen dönem ne kadar da çok çalışmıştım değil mi!) ortalamanı 2.00ın üstünde tut (aman ne başarı!) ki matematiği alınca ders kaybı yaşama, ama o da nesi? tüm kriterleri sağlamama rağmen planlar tutmadı ve matematiği aldığım için bir dersten feragat etmek zorunda kaldım, varsın olsun diyeceğim bir şey yok. yalnız okulla ilgili gözüme çarpan bir başka nokta var ki gözlerimin dolmasına sebep olacaktı nerdeyse ama ucundan döndü. değerli yöneticilerimiz sonunda sınav haftası koymayı akıl etmişler. padişahımız çok yaşa! evet evet artık 6 saat derse girip zombi gibi sınava girmeyeceğiz, ne kadar da sevindirici değil mi? okul açıldıktan 8 hafta sonra yani tahminen 7-15 nisan tarihleri arası vize haftamız, hadi hemen çalışmaya başlayalım!

okul demişken devam edelim bari, vize haftası olacağı için yılların ismaili ve simteni 3 sınav yapamayacaklar, aman ne üzüldük! sorma gitsin. ama yine gözüme takılan bi şey var ki rahatsız etmedi değil, araştırma yöntemlerinde proje yok bu dönem, üstüne üstlük böyle istatistik gibi matematiğimsi konular var abi, napıcam ben? birde çetin hoca, hoca kanaatini kaldırmış, naptın abi ya, yapılır mı bu bize? koymuşsun iki sınavı, biri %40 diğeri %60 sonumuz hayır olsun, bu arada zühtü ve ismailde aynı %40 ve %60.

ya bi ders bırakmak zorundayım dedim, ben simteni bıraktım fakat biraz bakınca acaba ismaili mi almasaydım dedim hala karar vermiş değilim, ilk hafta bi derslere girelim o zaman kararımı vericem. çünkü simten hoca %15lik quiz ve %5lik devam koymuş, bu da demek oluyor ki daha kolay, ayrıca izlenecek filmler var, film izlemekten yaptığım daha iyi ne var ki? ismail hoca sınavları türkçe yapar sanıyoduk ve hala öyle sanıyorum fakat verdiği ders taslağında hiç öyle gözükmüyor, o yüzden son dakika atağıyla ismaili bırakıp simten hocaya dönebilirim bilmiyorum.

ya nedir bu çene, okulda okul ne var bu kadar okuldan bahsedecek. öyle deme ama özlemişim demek ki. (yesinler) haa okul dedik de şunu demede geçmek olur mu? ismeett nasıl çaktım voleyi? (kahkaha) ismetten ders alacaklara selamlarımı gönderiyorum. selam.

ya trabzonu şimdiden özledim dersem yalan söylemiş olurum, o yüzden söylemiyorum. zaten taşınma muhabbetine son günlerde iyice baygınlık gelmişti. iyi oldu biraz daha erken gelişim belki istanbula giderim çabucak, çünkü trabzonda sıkılıyodum, ankaraya geldim değişen pek bir şey yok gene sıkılmak üzereyim, temiz havaya ihtiyacım var en iyisi bi boğaz yapayım ben. evet evet.

dün de odayı bi temizlemişim, sorma gitsin camları bile sildim! tadından yenmez anlayacağın, her şeyi ya aklına ne geliyosa, tabii o yorgunla yatağa bi yığıldım, ancak uyandım demek isterdim ama sabah 7de kalktım, ama o da iyi sayılır çünkü yattığımda saat 9u biraz geçiyodu…

neyse ya lafı uzattım sanırım, ama seviyorum lafı uzatmayı. daldan dala kondum ne derken neye geçtim farkında bile değilim.. haa kapatmadan şunu da tarihe not düşelim bari.

trabzondakiler size sesleniyorum, 1 saatte 3 km koşamaz dediğiniz adam 50 dkda 6 km koştu ya bu da size kapak olsun lan hıyarlar!

hadi görüşürüz.

8 Feb
2009
Kategori: site    |    Saat: 21:10
Yazar     |    Comments Off on dizayn

dizayn

yahu kim değişti bunu?
ne yani kötü mü oldu, beğenmediysen değişiriz dert etme.

eğer yeni dizayndan memnun değilim diyorsanız “beğenmedim, olmamış” yazıp esemes atın bana, bişeler düşünürüm sizin için.
o diilde oh ya ne güzel bu abi aydınlık, ferah, diğeri neydi öyle karamsar, melankolik… gerçi çok seviyodum olm onu ya. neyse buna da alışırız.