sessiz veda
ne güzel şeydir… önce yüzünüzde bir gülümsemeyle onu düşündüğünüzü fark edersiniz, telefon ettiğinde daha açmadan ağzınız kulaklarınıza varır. sonra onunla konuşurken içiniz sevinçle dolar. sesini duymanın tüm dertlerinizi götürdüğünü keşfetmeniz uzun sürmez… korkak gözlerinizin içi güler ona bakarken; sessizce, sebepsizce sırıtırsınız… mideniz ağrır, o mide ağrısı yok mudur? sözleriniz bile titrer, titremez mi? ne güzel şeydir…
ama yaşanmış hayal kırıklığından sonra zordur yeniden umutlanabilmek. hatta imkansızdır ama kendinizi kandırıyorsunuzdur. boşuna dememişler umut lanettir diye… her yeni umut dalgası insanın aklına “ya yine olursa” düşüncesini getirirken, o “belki”ler yok mu içinizi kemirir, uykularınızı kaçırır. ya yine olursa, ya yine olursa… ama ya olmazsa? zordur hayal kırıklıklarından yeni bir umut inşa etmek. bir de onsuz olamayacağını anlamak vardır ki, bu durum her şeyden beterdir, tarifi yoktur. size oldu mu hiç böyle? aslında zor olan hayata yeniden dönebilmektir belki de… yeniden gülebilmek… yaşadığını hatırlamak, hissetmek, hissettirmek…
bu anlarda veda etme gerekir. her şeyi bir daha onlara asla dönmemek üzere bırakmak. aslında siz böyle desenizde içiniz böyle demediğinizi bilir, yani dönüp dolaşıp kendinizi kandırıyorsunuzdur. ama haklısınızdır çünkü bu hayattan istediğiniz son şeydir, hatta asla istemediğinizdir… ama hayat bir trajediden ibaret değil midir?
işte sessiz veda gereklidir böyle anlarda, başka yolu yoktur bu gidişin. ve biliyor musunuz? sessiz veda en iç acıtanı, göz yaşı döktürenidir. konuşmadan, belki de konuşamadan… söyleceklerini, söylemek istediklerini içinde saklayarak, saklamak zorunda kalarak… başını öne eğip uzaklaşmak… uzaklaşırken son defa göz ucuyla seyretmek, o görmeden gözyaşlarını silmek… sessiz olunmalıdır, giderken kimse rahatsız edilmemeli, yük olunmamalıdır kimseye çünkü hakkın yoktur kendi üzüntüne başkalarını da katmaya…
işte bu yüzden gidiyorum ben, her şeyden ve herkesten uzaklaşıyorum istemeden…
belki bir gün sana yazarım uğradığım bir şehirden, renkli bir kart atarım… sonra bir gün çıkarım, dönmez derken…
geçen dönemin ardından
pek başarılı bir dönem geçirdiğimi söyleyemem fakat başarısız olduğumu söylersem de haksızlık etmiş olabilirim, bilemiyorum böyle garip bir durum var. tamam kabul ediyorum çok çalışmadım, hatta çok az çalıştım, ee daha ne istiyim ki ortalamam 2.00ye kadar düştü, hayat daha ne kadar iyi olabilir! off şimdi canım da sıkkın gelmişim kendimi kandırıyorum buraya bişeler yazıcam düzelicem felan, geç ya bunları..
evet zayıflarım ikiye çıktı, ama en azından geçen sene zayıf gelen dersimi bu dönem ders kaybetmeden alabileceğim.. bla bla ya, ne diyorum ki ben.
fenerbahçe – trabzonspor
maç öncesi hangi trabzonsporlu 0-0a razı olmazdı? bırak şimdi yeme beni, ben dahil bir çoğumuz hiç oynanmasın, kardeş kardeş puanları paylaşalım dese kabul ederdik itiraf edelim. bilmem kaç yıldır sanırım 12, yenemiyoruz fenerbahçeyi kadıköyde. maç başlamadan gıcıklık olsun diye kendi içimi yiyorum, ulan fenerbahçeyi yenelim hayatta mucizelerin olduğuna inanmaya başlıcam ve bakarsın belki de… ama anladık ki hayatta mucizelere pek yer yok, o yüzden boşuna ümitlenmeye gerek yok.
maç başlar başlamaz umut nasıl golcü olunmaz dersini verdi futbolseverlere.. yahu az buçuk amatör futbol oynadık, halısahalarda sayısız golümüz, sayısız mallığımız var, ama sen yılda bir trilyon kazanan adamsın topu nasıl kontrol edileceğini öğrenemedin mi koçum? kaç etti top hala baldırına dizine felan çarpıyo ne adamsın ya. neyse allahtan sinirim yatıştı biraz dün akşam yazmaya kalksam neler yazardım kim bilir. ya sana ne demeli gökhan bey? tamam umutun yetenekleri sınırlı ama sen neden zehirledin güzelim maçı? yani yatan bir kalecinin ayaklarına doğru topu vurmanı kim söylediyse onun kafasına sıçım abi. topun dibine girmek nedir bilir misin? veya çalım atmaya çalışmak? bunlar bir şey ifade ediyor mu? bence etmiyor çünkü haftalardır aynı haltı yiyosun, yeter be.. avrupa avrupa tutturursun seneye, hiç mi maç izlemiyosun olm, aç bak oynamak istediğin liglerde ki gencecik çocuklar kaleciyle karşı karşıya nasıl vuruyor topa, bi izle gör kendine gel be aslanım.
gerçi artık negatif şeyleri vurgulamanın pek anlamı yok, artık maç geride kaldı. zaten umut ve gökhan kenklerim biraz formda olsaydı şu an 5-6 puan öndeydik ya neyse. en azından ikinci yarıya umutlu (ya artık bu adamın ismini cümlede bile kullanmak istemiyorum ha, cins isim bile olsa) bakabiliriz, ama gönül isterdiki “umut”suz bakalım, olmadı… böyle istekli oynamaya devam edip biraz daha akıllı düşünürsek her şey daha kolay olacaktır.
hayat tavsiyeleri
şu an canım sıkılıyor, tavsiye verecek durumda olduğumu söyleyemem. hem kelin ilacı olsa kendi başına sürmez mi ki? bence sürmesi gerekir. zaten verdiğim tavsiyeler sizler için bir şey ifade eder mi bilemem. gerçi asıl önemli olanın da bu tavsiyelerin sizlere bir anlam ifade edip etmemesinin benim için bir anlam ifade edip etmemesi değil mi? ya ne dedim ben bi daha bu cümleyi kurabileceğimi sanmıyorum. ya hiç samimi değilim, dedim ya ama bi an canım sıkıldı aslında herkesi seviyorum, o kadar iyi kalpli biriyim. neyse alın size tavsiye, deneyin faydasını göreceksiniz, ben çok seviyorum, hemde çoook…
yakalanırsan yağmura, koşma! bırak yağsın üzerine…
ne felsefe ama! ne laf ettim be…
bak hala canım sıkkın ya.
mogvhzhkkyfos
eğer sitemizin müdavimlerindenseniz umarım yenilikler dikkatinizi çekmiştir, çekmemişse ne biçim müdavimlik bu? kendinize biran önce çeki düzen verin be gülüm olmuyor, olmuyorrrr, sensizzzz olmuyorrr.. dur be şarkıydı bu.
eğer müdavimi değileniz zaten yeniliklerden bi haber olmanız normal, neyin eskiden beri varolduğunu bilemeyebilirsiniz ki size kızmıyorum bunun yüzünden, yenileri aramıza almayı severiz bunun için küçük bi ricamız var, size verilecek hesap numarasına sadece 1.000.000$ yatırmanız, gerisini biz hallederiz siz sıraya geçin. tamam bayığım, esprilerim çok kötü. siz çok iyisiniz oldu mu barıştık mı? gene mi ofsayt yoksa?
neyse devam ediyorum, yapılan tüm yeniliklerden bahsetmeyeceğim ama şunu belirtmekte fayda görüyorum, sonra mailim kilitleniyor sizden gelen mesajlarla olmuyoorrrrr…
mogvhzhvkkyfos eski afrika dillerinde seni seviyorum felan demek değil ha, buna yeni afrika dilleri de dahil, içinizi rahat tutun ben hepinizi seviyorum olm. kendisi bizzat benim alamet-i harikam olup çalınmaya karşı sigortalanmıştır. kendisi bize şunu ifade etme görevine bürünmüş bi bendir; mutlaka okunması gereken ve her zaman hatırlanıp kulağa küpe yapılması faydalı olan sözler/sözcükler/söz öbekleri/söz fasiliteleri.
hemde biliyor musunuz buna katkıda bulunabilirsiniz, çok kolay 0661 yazıp 532 XXX 8X 06 nolu telefona felan göndermeniz gerekmiyor aşağıda ki mail adreslerinden bana ulaşabilirisiniz.
abibenimakimdabisozvaramasanasoylemedimmailatiyomoke@selcjk.com
abiiinoluryayinladarilirimbak@selcjk.com
seniananbenimicindogurmus@selcjk.com
hadigulnekaldiaglayacak@selcjk.com
selcukbizidiskoyagotur@selcjk.com
selcukpabucuyarimevdetekoturmacacagirmiyozseni@selcjk.com
uzulmelan@selcjk.com
yok bunlara mail atamam diyorsanız, sözlerinizi yazdığınız kağıdın içine taş koyup camımı kırın, olmadı gizlice montumun cebine atın, defterimin içine sıkıştırın ne bileyim lan yapın bi şeyler.. bunların hiçbiri olmadı gelin yemek ısmarlayın ben sizin yerinize yazar aha bu yolladı kral adam vesselam derim.
sözlerde aradığımız kriterler, gayet okuyunca insanda bi şey çağrıştıran bi düşünceye sevkeden “tercihen melankolik” böyle cicili bibili olmasına gerek olmayan, kimi zaman bizi üzen, kiminde de gülümseten; bazen sevinçten akan, bazen de üzüntüden akan gözyaşlarına sebebiyet veren… fakat üstüne basıyorum abartmamak gerek. tercihen türkçe, olmadı ingilizce.. eski afrikaca henüz bilmiyoruz, kursa yeni başladık, anlayış gösterin..
birde aklımda daha abidik gubidik şeyler var ama fakat lakin şu an da bayıklık seviyem o kadar üst seviyede değil başka bir güne.
sorun çözüldü
bir süredir explorer tarayıcısından siteye bağlanırken ortaya çıkan abzurd hata, sorun, problem her ne haltsa bizzat benim tarafımdan çözülmüştür. satır aralarında hayatın her türlü problemininin yanıtını (nasıl mutlu olunur hariç) veren yazıları yeniden sağlıklı bir şekilde okuyabilirsiniz. okuyorum mamafih bi türlü aradığım yanıtları bulamıyorum diyorsanız yeterince iyi okumamışsınız demektir, dönüp tekrar deneyin.
giderken ben
ankara’dan, arkamda ne bıraktığım konusunda herhangi bir fikrim yok. fakat içimi garip mi desem kötü mü desem bunların karışımı bi his kaplamış durumda.. nasıl söylesem? söyleyemiyorum işte, sanki gidiyorum ve bir daha dönemeyecek gibi hissediyorum hani insan korkar ya bıraktığı gibi bulamamayı… ya geride kalanlar dönünce artık geride bıraktıklarım olmayacaksa? iyi de bundan banane diyesim geliyor ama diyemiyorum yine de.. işte böyle boktan bir his var, dönünce gördüklerim; giderken bıraktıklarım olmayacak sanki…
ne tuhaf ankara’dan uzaklaşırken üzülüyorum ilk kez belki de, gitmek istemiyorum, bu sabah hiç uyanmak istemedim, sabah olmasın istedim. ama oldu, bu sefer yataktan kalkmak istemedim, eşyalarım hep dağınık kalsın, masamın üzerini toplamıyım istedim, bavulumu çıkarmak istemedim hiç… ama hepsi oldu bunların..
utanmasam ağlayacam nedir bu hal? nedir ya.
yaşıyorum mu? yaşamıyorum mu bilemedim.
babam ve oğlum
nedense göz önünde olan filmlere karşı hep bir önyargım olmuştur, dedim ya bilmiyorum nedenini.. babam ve oğlum vizyona girdiğinde kıyamet koparken ben izlememiştim mesela. aynı şekilde gorayı da sinemada izlemedim, keza recep ivedik ve arog gibi milyonları çekmiş filmlerden uzak durdum.
hazırlıktaydım babam ve oğlumu ilk izlediğimde yanı iki yıl önceye denk geliyor bu zaman, neden orada olduğumu bilmediğim fakat daha sonraları anlam vermeye başladığım bir arkaşımın evinde izlemiştim babam ve oğlumu.. pek etkilendiğimi söyleyemem çünkü gayet salak bi kız vardı ortamda, sürekli ben bunu sinemada izledim hiç ağlamadım (iyi bok yedin!) ya ben böyleyim işte ağlayamıyorum (nolur ağla!) diyip durmuştu. bize ne lan senin naaptığından sus iki dakika da film izleyelim hıyar. bide şurda şöyle olacak felan demez mi filmin içine etmişti resmen.
açılış sahnesinde şimdilerde fırtına estiren tuğba büyüküstün karnı burnunda çarptı gözüme. hemen şey geldi aklıma, geçenlerde tuğba ile ilgili bi haber çıktığında babam ve oğlumda da oynayan demişlerdi, bi arkadaşım hang rolde oynamıştı ki diye sorunca, ben fikret kuşganın karısı demiştim, hani hamileydi ölüyodu ya şeklinde, o da yok ya o pelin batuydu (yuh sallamanın bu kadarı) demiştir, hmm o zaman öyledir demiştim. şimi gördüm ki doğru hatırlıyormuşum.
oyunculuklara değinmiyorum bile haddim değil, hümeyrayı, çetin tekindoru, fikret kuşganı eleştirmek; özellikle binnur kaya ve yetkin dikinciler için ayrı bir parante açmak gerekir, bi insan bi rolun hakkını bu kadar mı iyi verir yani, anlatılmaz.. izlenir.
küçük denizin dedesine amca diye hitap ettiği sahne ve arkaasından hüseyin dedenin “neyeee amca deyon bana dedenim ya ben senin” şeklinde ki cevabı ve ufaklığa sarılışıyla ilk gözyaşları döküldü gözümden… ama nasıl samimi bir sahnedir o.. ufaklığın çekingenliği, korkusu, dedenin çektiği pişmanlık; içinde saklayamadığı özlemi, sevgiyi dışa vurması…
sonra duruldu göz yaşları, ta ki baba hüseyin ile oğul sadık arasında ki geçen konuşmaya kadar.. neydi o, olabilir mi öyle bir sahne? var mıdır bunu yaşayan? oğlunun büyüyemeyeceğini görmek, ilk kız arkadaşını, ilk kavgasını, karnesini… o yere yıkılış…
başladım ağlamaya ama nasıl ağlama bu, gözyaşı felan değil resmen hıçkıra hıçkıra ağlıyorum, durmak bilmiyorm artık peçeteler yetmiyo gözyaşlarımı silmeye gözlerimi havluyla kuruluyorum. filmin son bi saati sadece ağladım ya, arada sadece göz yaşlarımı silebiliyorum sonra salim ağlamaya başlıyo bende başlıyorum.
nasıl bir duygu patlaması yaşadım farkında değilim ama hayatımda bu denli uzun, sürekli ve yoğun ağladığımı hatırlamıyorum, çok birikmişim belli ki, bu film bendeki fitili ateşlemiş oldu herhade, o kadar ağladım ki, susadım resmen, ancak toparlayabiliyorum kendimi ya.. teşekkürler çağan ırmak.
hüseyin dede, onan bir oda ver, gidecek bir yeri yok…
iki bin dokuzu yaşarken
evet beklenen büyük an geldi. iki bin dokuza girdik nihayetinde, bir yılı daha geride bıraktık anlayacağınız, yeni yıla yeni umutlar, istekler ve hayallerle girdik birçoğumuz ya da sadece ben, orasını kestiremiyorum tam olarak. peki yeni yıldan ne istiyoruz? iyi notlar? iyi dostlar? yeni bir araba? eski bir araba? kız arkadaş? kız kardeş? uzar… herkesin kendince güzel his ve dilekleri olabilir, ki olmalıda zaten. şimdi gelelim benim iki bin dokuzuma, iki bin dokuzda beni neler bekliyor, hemen inceleyelim.
flaş flaş flaş…
az sonra…
biraz sonra..
şimdi,
bayılıyorum yahu şu anketlere, neden mi? bir iki soru dolduruyorsun şıp diye sana kim olduğunu, hayatta ki amacını söylüyo.. biliyorum şaka gibi ama asıl şaka gibi olan sonuçlara kendinize ait bir şeyler bulabilmeniz. hani bi söz vardır ya; şakaysa hiç komik değil, ciddiyse çok komik! diye… bende amaçsızca internette vakit öldürdüğüm bir gün bu testlerin ağına kaptırdım kendimi, ama öyle böyle değil; yok mutlu musunuz, nasıl bir dostsunuz, hangi şehirsiniz, son günlerin modası ıssız adama hitaben; ne kadar ıssızsınız, nasıl bir aşıksınız ve daha nicesi… üşenmedim çözdüm bi çoğunu ve dedim ya komik diye içlerinde kendimden bi şeyleri bulduklarım az değildi. zaman içinde ve zamanı geldikçe bunları da yazmayı umuyorum fakat şimdi gelelim asıl testimize, iki bin dokuzum nasıl geçecek!
Büyük Değişime Hazır Olun (sen iste yeter abi, dünden razıyım ki ben)
evet büyük bi değişime hazır olmalıymış, hazırız ama bakalım neymiş;
“Büyük bir değişime hazır olun. Bu yıl neredeyse bildiğiniz her şeyi unutacak hatta unutmak isteyecek ve bir çok şeye sıfırdan başlayacaksınız. Bu yl sizin için radikal kararlar yılı, aslında bu yazıyı sizden çok çevrenizdekiler okumalı çünkü sizdeki bu büyük ve radikal değişime kimse hazırlıklı değil ve siz bu yıl herksin ağzını açık bıraktaracak kadar köklü bir değişime gidiyorsunuz”
(bak ya merak ettim şimdi, bi sır versen olmaz mı? peki ya bi biskrem vesem? ıııhh yine mi yok? peki öyle olsun)
“O kadar sessiz ve kendi halinde bir iki bin sekiz geçirdiniz ki hayatınızda ki hiç kimse sizin bu deni ani bir maneva yapacağınızı akıllarından bile geçirmiyorlar”
(alla alla iyice kıllandım bak, nedir ki bu? valla katılıyorum öyle kendi halimde bir yıl geçirdim ki devirdiğim vodka şişelerinden boğaza üçüncü köprü yapılırdı, esprimide yaptım devam edelim.)
“Ama siz iki bin dokuzda kendinizi öylesine güçlü hissedeceksiniz ki hedeflediğiniz noktaya ulaşana kadar yolunuzda dağ olsa, taş olsa yıkarak geçeceksiniz.”
(hiieeeyyyttt biz kanuninin torunuyuz beeee!)
“Bu enerjiyi olumlu bir yönde ve olumlu kararlarla pekiştirmenizi öneririz.”
(bunu düşüneceğime söz veremiyorum ama en azından deneyebilirim)
“Böylesi kuvvetli bir güç insanın ömründe nadir hissedeceği türden bir güçtür ve cesareti doğurur. Cesaret her ne kadar başarının birinci şartı olsa da peşinde bir takım riskleri de getirir. O yüzden cesaretinizin mantığınızın önüne geçmesine izin vermeyin”
(dayı naaptın ya, önce acayip gelecek diye gazlıyosun, sonra da mantıkla haraket et diyosun lan, sonunu düşünen kahraman olamaz abi, geçelim)
“Zaten sizde i bu değişim dış görünüşünüz bile yansıyacak kadar güçlü bir değişim olacak ve siz ne karar alırsanı alın uygulamadaki kararlığınızla diğerlerinin gözünde sağlam ve dik bir duruş sergileyeceksiniz. Bu nedenle iki bin dokuzda detaylara fazla takılmamanızı öneririz sadece genel hayat felsefenizden uzaklaşmadan olayları akışına bıraktın. Bu sene kuralları siz koyuyorsunuz.”
(yahu zaten akışında hayat, neyse dediğin gibi olsun, ama bak bi dediklerin çıkmasın iki bin dokuz, hayat boyu elim yakanda olur haberin olsun!)
