eller yukarı, teslim ol!
emre cuma akşamı pazar paintballa gidiyoruz geliyo musun diyince kızdım, bu nasıl soru diye, gelmem mi? yılların kantırcısına hatta zamanında paintballda göğüs göğüse çarpıştığın adama sorulur bu? ayıp. gerçi biraz düşünmedim dersem yalan olur, malum sınavlar başladı pazartesi ve salı günü iki adet sınavım var hatta buna rusça kuizinide eklersek iki buçuk sınav, napıcam ki? oturup ders mi çalışıcam, tabii ki hayır ya ne işim olur dersle gidip çılgınlar gibi paintball oynamak varken, yanılıyor muyum?
berbat bir cumartesinden sonra pazar sabah 07.30da kalktım, yalnız çok heyecanlıyım paintballa gidiyorum ne kadar zaman sonra diye değil, kronik uykusuzluk sorunu yaşıyorum, ayıp ya insan pazar sabahı yedi buçukta kalkar mı?
kalkıyomuş, acaba bu kısa sürede ders notlarını okuyabilir miyim diye düşündüm, hatta denedim bi iki parça açıp bilgisayarda şöyle bi göz gezdirdim ama yok mümkün değil olmuyo, zaten koca cumartesi evde oturup çalışmayan adam iki saatte mi çalışacak, o kadar üşendim ki cumartesi yaptığım iddaa kuponunu yatırmak için dışarı bile çıkmadım, tahmin edilebileceği üzerine kupon tuttu! ben kendime sövdüğümle kaldım..
neyse çocuklar uyanana kadar cem karaca dinledim biraz.. uyandılar sonra hazırlanma vs derken bi çırpıda buluşma yerine ulaştık, giderken soruyorum emreye, “biliyolar mı acaba? bizi denek olarak çağırmasınlar?” neyse öyle olmadıklarını anladık oynayınca.. sonra emrenin arkadaşı çağlar geldi, sonra kardeşi, sonra çağların arkadaşı diğer emre vs derken.. toplandı bi takım, 2 arabaya doluştuk hedef eskişehir 29. km!
bi dipnot vermek istiyorum, çankayada okuyanlar biran önce mezun olun, üniversiteye girecek olanlar sakın çankayayı yazmayın! paintball mekanı çankaya üniversitesinin yeni kampüsünün karşısındaydı, valla git git bitmiyor, ben başkente sövüyodum fakat çankayadan korusun allah, çaresizlere bi önerim var, polatlıdan tutun evi, okul ankaraya 30, polatlıya 40 km uzak, hem orda kiralar ucuzdur! karlı bile çıkabilirsiniz. (gülücük)
neyse geldik, tulumları aldık, giyicez! olmuyo! ufak geliyo boyu, neyse xxl bulduk bi tane oldu ama nasıl? kendimi beyazın şu an adını hatırlayamadığım bi tiplemesine benzetiyorum.. neyse takımları seçicez, + ve – diye kağıtlara yazıp seçtik, ben şike yaptım 2 kağıt seçtim biri -, biri + idi emre ve alperle aynı grupta olmak için – yi yerine koydum, böylelikle üçümüzde aynı takımda olduk.. yelekler giyildi, mermiler alındı yerlere geçildi.. derken bi ses, o ne lan? kurtlar vadisi! dağılın lan ben polatım gelin hepiniz modunda başladık oyuna.. bi süre sonra anladık ki baya iyiyiz, setleri teker teker kazanıyoruz.. tankın ve kamyonun üzerinde adeta şov yapıyorum.. generalim yahu o derece!
üç tane ilginç anı var ki anlatmaya değer kendimle ilgili, tankın içersinde solda ki lastik bariyerlerde birilerini görüyorum, nişan aldım bekliyorum, sanırım çağların kardeşi emre, tabi bu kadar yaşlı kurdun arasında yeri yok! kafayı çıkarıyor, uçuyorum! ee o kadar sene boşa kantır kasmadık değil mi? neyse iniyorum tanktan devam ediyorum, bakıyorum biri daha var orda.. yaklaştım iyice, teslim ol diyorum, teslim ol sıkarım valla bak! adam döndü teslim olmamayı seçti, bi anda max payne gibi zamanı dondurup yere atlıyorum, düşerken basıyorum tetiğe ve dank! kafadan değil fakat teslim olmamasının cezasını canını alarak ödettim!
hatrıma gelmeyen bi sette, diğer takımdan tek çağlar kalmıştı, bizim beyze sızmış tahtanın arkasında duruyo, bizden birisini vurdu, bi çıksa tam namlumun ucunda! tankın içindeyim, sigaram olsa yakıcam o derece rahatım bekliyorum çıkmasını.. kamikaze uçağı gibi koşmaya başladı.. “dur yahu nereye” dank kafaya! şaka gibiydi yahu.. kafadan vurmasına vuruyoruz ama allahtan kötü bi sonuca yol açmadı.. kasklar sağlam çıktı, halbu ki hiç öyle durmuyorlardı..
sonra bi molada şu an ismini hatırlayamadığım bi arkadaş kendi ayağına sıktı! evet artık takımına isyandan mıdır bilemiyorum, bi sesle irkildik, bi baktık ayağına sıkmış (gülücük), neyse ki önemli bişey olmadı.
sonra baktık böyle olmuyo hep bizim takım kazanıyor, 4-0 ken durum eş değişimi yaptık, ben çok iyiyim ya hemen kaybeden takıma geçtim, harbiden iyiymişim ben karşı takıma geçtikten sonra oyunu 4-4e getirdik (gülücük) koca oyunda yalnızca patlamayan bi mermiye boyun eğdim o kadar, ordada vurulmuş sayılmıyodum aslında, boyanın patlaması gerekiyodu bana çarpan top patlamadı.. boya topları yetmedi zaten, abartıp iki bin top aldık onlar bile yetmedi, sonra da dostuk kazansın dedik bitirdik. gerçi toplar bitmeseydi yemişim dostluğu modundaydı herkes, zaten adam başı 40 ytl olmuştu iki bin top aldığımızda, bizde abartmadık daha fazla ee öğrenciyiz haliyle para gerekiyo bazen..
yahu çok eğlenceliydi.. çok eğlendik güldük.. çok da yorulduk ama değdi be.. şimdi benim sınavım var yarın, ama böyle bi keyifi yaşamadıktan sonra yemişim sınavını.. daha çok var çalışırım yahu, gece var, yarın var, sınav öncesi var, var da var daha..
emeği geçenlere sevgilerimi gönderiyorum, keyifsiz bi cumartesinden sonra bu neşeli pazar iyi geldi.. bunlar da bugünden hatıra kalan karelerden bir kaçı..
across the universe
Beatles’ın 33 şarkısından bir aşk hikâyesi. Liverpool’dan yola çıkıp kayıp babasını aramak üzere New York’a giden Jude, yolunun Lucy ile kesişmesi üzerine, kendini savaş karşıtı protestoların ve rock’n roll temelli bir hayatın ortasında bulur.
Jude ve Lucy, 1960’larda, rehberleri “Dr. Robert” (Bono) ve “Mr. Kite” (Eddie Izzard) eşliğinde, ilham perilerinin kol gezdiği Greenwich Village’dan, sokaklarında isyan bayrakları dalgalanan Detroit’e uzanan dönemin savaş karşıtı ruhunun parçası olurlar. Jude’un kardeşi Max’in Vietnam’a gitmesi çifti üzerinde dolaştıkları pembe buluttan indirip başka gerçekleri keşfetmeye zorlar. Across the Universe, yönetmeninin sözleriyle, sadece nostaljik ve romantik bir aşk hikâyesi değil, günümüzde de karşılığı olan ve dünya düzenini sorgulayan bir hikâye.
müzikallere karşı hep bi ön yargım var demeyeceğim çünkü izlediğim müzikal sayısı oldukça sınırlı, high school musicalı saymıyorum, o felaketti çünkü. oncei ele alıcak olursam mükemmeldi benim için, ama aynı şekilde sweeney toddu izlerken sıkılmıştım. across the universei izlemeden önce müziklerini dinleme fırsatını buldum. oncei, izlerken müziklerinin mükemmeliğini yaşamıştım, bu yüzden across the universei izlemeye başladığımda bi beklentim vardı, beklentimin karşılığını aldım mı peki? kesinlikle. zaten bi eleştiri yazısı yazacak değilim, haddime de değil sadece içimden gelen bi kaç şey söylemek istiyorum.
nerden esti bu müzikali izlemek dersem “is there anybody going to listen to my story” şeklinde ki repliği duymam yetti emre dinlerken, ilk tepkim, oha bu ne lan, içelim bu gece oldu, sonra devamını dinledim.. dinlemez olaydım! hemencecik internetten indirdim ve dün gece izleyebildim..
açıkcası deli bir beatles hayranı değilim, tüm şarkılarını felan ezbere bilmiyorum, fakat ufakta olsa beatlesi kıyısından köşesinden yakalayabilmiş birisi olarak şuan neden tüm şarkıları ezbere bilmiyorum diye sormadım değil kendime, nasıl bu kadar güzel müzikler olmadan yaşabilmişim bunlarca yıl diye soruyorum fakat bulamıyorum cevabını. aslında cevabını bulamadığım bişey daha var, bugün cumartesi ve saat henüz 9, ben neden 2 saattir ayaktayım? birde önce ki yazıyı ben mi yazmışım, neden yazmışım? ne zaman yazmışım? niye hatırlamıyorum? çok ilginç yahu. neyse
film beatles şarkılarının üzerine kurulmuş olsa da filmde şarkılardan fazlasını bulmak mümkün. aşkı, arkadaşlığı, savaşın ne boktan bişe olduğunu, savaşın insan psikolojisini nasıl etkilediğini, dahasını.. özgürlüğü.. mücadele etmeyi, hüznü, ayrılığı, pişmanlığı, tekrar aşkı, yine aşkı, yeniden aşkı bulabilirsiniz.. gerçi bu dediklerimin hepsi zaten beatles şarkılarının teması değil mi ki? ve oyuncular o kadar başarılıydılar ki, sesleri o kadar mükemmel ve sahnelerle uyumluydu ki beatles üyeleri oynasa en fazla bu kadar zevk alırdım gibime geliyor. bi yandan let it beler havada uçuşurken, ordan i wanne be hold your hand geliyor, aman yarabbim bu duyduğum come together, don’t let me downı ve i want youyu saymıyorum bile ya, nasıl bi zevkti bu, iki mutlu saat yaşadım be. bu arada şimdi anladım ama anlatmayacağım..
beatlesa en ufak bi ilgi duyuyorsanız hatta duymuyorsanız ve hala bu filmi izlemediyseniz daha fazla bu yazıyı okuyarak vakit kaybetmeyin derim, edinin, izleyin; izlettirin bir an önce.
bi kere judeun bir açılış sahnesi var ki “is there anybody going to listen to my story…” şeklinde, bu kadar mı içten söylenilir, bu kadar mı yaşatılır seyirciye içinde yaşadıkları, orda kumsalda otururken judeun yanına oturup iki bira açıp dertleşmek, iki sigara yakmak istiyor insan.. “sen anlat sıra bana da gelecek..”
şunu da vurgulamadan geçmek istemiyorum, max’in evindeki şükran yemeğinde max’in okulu bırakıyorum lan bıktım artık sizin dırdırlarınızdan tartışmaları esnasınsa söylediği ‘yaptığın iş seni belirlemez, sen yaptığın işi belirlersin’ sözü o yıllarda ki özgürlükçü gençlik akımına güzel bir vurgu yapmış. “söylenileni değil, istediğini yapan”
ya final?.. “all you need is love”.. judeun çatıda söylediği, herkesin giderken geri döndüğü, lucynin judeun ingiltereden geri döndüğünü bilmeyip, bi anda sesini duyup dona kalması, ona ulaşmak istemesi, kesin girmem lazım memur bey, bakın hamili kart yakınımdır feykinin yenmeyip karşı çatıya çıktığı “an”, o bakış..
yok mu?..
yaa bulun kesinlikle, izleyin, izlettirin, birbirinizi ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin, sonra bi daha söyleyin, sıkılmayın bi daha söyleyin, boynuna sarılın, asla birbirinizi bırakmayacağınızı haykırın.. yapın bunları ya.
neden mi?
“all you need is love”
nothing's gonna change my world
buraya neden girdiğimi bilmiyorum, açıkcası bişe yazıcak mıyım orası da muamma, aslında bişey yazmak istiyo muyum? onuda bilmiyorum, tek bildiğim başımın biraz döndüğü, belki de birazdan biraz daha fazla ve canımın sıkkınlığı, mutsuzluğum..
eskiden böyle olunca kalemi elime alır bişeyler yazardım ne olursa, rahatlatırdı, bazen çok abzurd şeyler çıktığı gibi okurken gözlerimin dolduğu yazılar da çıkmıyor değildi.. artık yazamıyorum oraya, uzun zamandır, ne kadar oldu? en son ne yazmıştım hatırımda değil belki, belki de unutmak istiyorum.. bilmem..
hiç yaşamak istemediğiniz oldu mu? hemen şu an camı açıp atlayıp dışarı atlamayı istediniz mi?, pencereyi açıp soğuğu hissettiniz mi peki, tüyleriniz diken diken oldu mu hiç gecenin ayazında.. koştunuz mu hiç göz yaşlarınız tükenene, artık nefes alamayacak duruma gelene dek.. neden koştuğunuzu bilmeden, neden kaçabileceğinizi düşünmeden.. hiç, bi şeyden kaçtığınızı düşünüp aslında ona daha fazla yaklaştığınızın farkına varamadığınız oldu mu?
mutsuz uyanmak ne demek biliyor musunuz?
lütfen..
ben artık yeni şeyler öğrenmek istemiyorum.. hepsi kafi, hepsi yeterince acıydı..
nasıl yani?
story of my life
searching for the right
but it keeps avoiding me
sorrow in my soul
ne diyorum ben ya?
“yaşamıyorum”
bugünü unutma, hatırla!
evet boromirin de faramire söylediği gibi, “bugünü hatırla bugün hayat güzel” nasıl olmasın ki?
bunu yazmasam çatlarım! evet kesin yazmam gerekiyor, bugün bi dönüm noktası belki de! posterlerin gelmesi felan hikaye kalır bunun yanında. allahım sen bana bugünleri de gösterdin ya ölsem de gözüm açık gitmez artık, fakat bu aralar ölmesem iyi olur, şöyle bi 100 yıl sonra olabilir mesela.
neyse meseleye dönelim, bugün 4 kasım ne farkı var ki diğer günlerden diyorsanız benimle aynı fikirdesiniz demektir, bende kronik olarak kötü bi pazartesi (mutsuz,huysuz,uykusuz) geçirdikten sonra yine sabah derse geç kalıyodum ki, sınıfın kapısı kilitli, herkesleri dışarıda bekler halde buldum, içeri girince farkettik ki müthiş üniversitemiz sınıfa bilgisayar, projektör felan koymuş, bizler de girip kırarız diye kapıyı kilitlemişler, inanmayacaksınız belki ama bilgisayarın klavyesi bile vardı! valla bak doğru söylüyorum o derece. evet herkes dışardaydı yani derse geç kalmamıştım, eğer sınıfa bilgisayar koyulmasa, kapı kilitli olmayacak ve derse her zaman ki saatte girilip arkasından açılmamak üzere kapı kapanacaktı, yanisi şudur ki; bugün yaşadıklarım hiç yaşanmayacaktı! allahım başkent üniversitesine bak neler yaptı bana.
öncelikle söylemeliyim, parfüm konusunda asla otorite olmadım, hatta ve dahası önceleri yanında deodorantı ile beraber satılan 30 liralık parfümler alırdım, onları da ben seçmezdim ha, başkaları bak şu güzel dediğinde iyi peki derdim, lise hayatım boyunca mustafanın önerdiği traş losyonu gibi olan xo sport kullandı bu bünye yahu!
her şeyin başladığı ana dönelim! bundan 8-9 ay önce yağmurlu bi gündü şeklinde girmeyeceğim tabii ki, fakat 8-9 ay önceydi hava durumunu ise hatırlamıyorum.
bi gün veya o gün diğer günlerden farklı kokmak istediğim için her halta tonla para veriyoruz bir de parfüm alayım dedim kendi kendime.
sinan berki de aldım yanıma doğru parfümcüye! işte bir sürü ağır markanın, bakın benim parfümüm var ve bunu benden 10 metre uzakta bile farkedebilirsiniz temalı parfümlerini önerdi satış elemanı, fakat hiçbiri benim hoşuma gitmedi derken başka bi parfüm denedik, ama bu kadar hafif ve hoş bi koku olamaz, nasıl derler sportif mi tenine uygun mu? ondan işte, öyle hissettim ve aldım bundan bir adet, kampanyası da vardı deodarantını da aldık, nasıl bi kampanyaysa artık ikisi iki yüz kağıt felan tuttu, feda olsun yahu para dediğin nedir ki baki olan nasıl koktuğundur!
mamafih günler geçti, hatta aylar, kimse farkında değil! nasıl olur yahu! o kadar para saydık! kimse mi almaz bu kokuyu olm ayıp denen bişey var, deodorant bile aldık be, terlesek bile parfüm kokusu yayılacaktı hani!
hayır o kadar para yatırmışsın insan haliyle bekliyor, en azından rakamla 1, yazıyla bir kişi çıksında “aa ne güzel koku, parfümünüzün adı nedir?” sorsun, soruştursun, hayat bayram olsun. yok! ama bir kişi bile mi çıkmaz be, ben böyle dünyanın!
artık bi ara o kadar psikopata bağladı ki durumum, sinana diyorum ki olm böyle toplandığımızda selçuk kokun ne güzelmiş felan de, insanlar bi silkinsin, farkına varsın! o da gıcıklığına, gülüp öyle bişe olsa bile söylemem diyo, ulan ayıp be o kadar sermaye boşa gitti lan olacak iş mi bu?
herkes oyun oynuyor bana dedim ve küstüm bi süre kullanmadım parfümümü.
bu sabah tozlu raflar arasında buldum kendisini, sanki küsmüştü bana tozlanmıştı üstü, kıyamadım sildim tozları sonra gene yerine koydum, hazırlanmaya devam ettim, bi an göz göze geldik! gülümsedi sanki bana, sonbaharını yaşıyordu zaten, ömrümün son günlerini sana adamak istiyorum dercesine baktı ve son bir şans istedi, evet bu sefer yapabilirim dedi, beraber olursak yapabiliriz! önce önemsemedim, fakat tam odadan çıkıyordum ki durdum! ve istediğini yerine getirdim! şimdi, o an sihirli bi iksir içmişim gibi hissettim dersem yalan olur, yine kandırılmıştım belki de! ama ya yanılıyorsam?
bi farklılık yaşamadan evden çıktım, saat 08.30du servisi son bi gayretle yakaladığımda, okulun önünde ki trafikten ötürü derse 5 dakika geç kaldım fakat dediğim gibi kapı kilitli olduğundan ders başlamamıştı derken anahtar geldi ve sınıfa girildi her zaman ki selamlaşmalar yapılırken..
ders rutin sıkıcılığında geçiyordu her zaman ki gibi, ekstra bişey yoktu yani. saat git gide “o an”a doğru yaklaşıyordu benden habersiz!
saat 10.05 ve “o an”
anlatılmaz mutluluğun sözlere döküldüğü an! artık hayatın hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağı zaman! 4 kasım 2008 saat 10.05 bugünü ve saati unutmayınız.
döndü ve, “selçuk parfümün ne, çok güzel kokuyor bunun bi adı var mı?”
– “olmaz mı?”
– nasıl ya? parfüm mü ne parfümü? benden bi koku mu geliyor?
– evet, bence çok güzel kokuyo
önce kızardım! ne diyeceğimi bilemedim, çünkü ilk oluyodu bu! ama hayat bayram olmuştu bi kere, elini sıktım, sonra kibarlığına, nazikliğine çok teşekkür ettim.. acaba başka birisi var mıdır, birisi parfümünü beğendi diye elini sıkan? anfide bağırmak istedim yahu o derece kalmış içimde, bir gün bunun gerçekleşebileceğini açıkcası ummamıştım ama oldu işte.. kokumu alan insanlar ordasınız, biliyorum!
teşekkür ederim ya, valla bak, bugünüm sırf bu yüzden iyi geçti be!
bitirmeden, yahu nedir bu parfümün adı var mıdır, alalım bizde sürelim, sürdürelim diyorsanız, söylemiyorum.
garipti, eğlenceliydi! hala gülüyorum, teşekkürler ya.
(bolca gülücük)
“Bu tarihi hatırlayınız, 04.11.2008, 10.05”
biraz daha gülücük.
umudun bittiği yerde çıkageldi posterlerim!
yaklaşık 2 ay önce poster(ler) almıştım başka işim yokmuş gibi taaa amerikalardan! ama 1 ay geçipte posterlerin kaybolduğuna dair inancım oluşmaya başlayınca satın aldığım yere “kenkler posterler gelmedi hala, nedir?” şeklinde bi mail atmıştım, karşılık olarak da “panik yapma abi kusurumuza bakma, belki kargoda kaybolmuştur hemen yenisi yolluyoruz” yanıtı gelmişti. ama bu mailden de bir ay geçince artık posterlerden felan ümidi kesmiş vaziyetteydim, parasında değilim feda olsun paralar, fakat türkiyede bulamadığım/bulamayacağım çok güzel posterlerdi, keşke gelseydi diyodum.. neyse ben artık posterlerimin gelmeyeceğine kendimi iyice alıştırmış vaziyete hayatıma devam ediyordum ki;
bugün eve geldim, salonda çocuklarla sohbet ettim biraz, odama geçtim, çantamı yere attım, bilgisayarımı açtım geri döndüm odadan çıkıcam, ne göreyim? yatağımın üstünde bir kutu! evet evet posterlerim gelmiş! inanamıyorum nasıl bi mutluluktur bu! yarın hepsini güzelce asacak bi yerler bulucam..
şıkıdım.. şıkıdım..
juve attı iki oldu
cuma akşamı eve dönerken, cüzdanımı yokladım ve cebimde kalan 65 ytl ile önümde uzun bir buçuk hafta olduğunu farkettim, acaba bu parayla ne yapabilirim diye kendime sorarken, evde ki gençlere pizza partisi verebilirim, 4 gün boyunca her öğün kendime pizza alabilirim, veya 2 gün dışarıda pizza yiyebilirim o da olmadı 7 kere sınırsız pizza yiyebilirim diye abzurd şeyler geldi aklıma, veya pintilik edicek 2 hafta boyunca günlerimi sadece su içerek geçirecektim, ama ben ne yaptım? tabii ki hiçbirini, babamdan kitap parası kisvesi altında istediğim parayı gittim iddaya yatırdım, hemde acemice ön çalışma yapmadan, doğaçlama gittim ve oynadım.
iddacıya girip maçlara göz atmaya başladım, öyle aman kesin bu yener diyebileceğim bi maç göremiyorkan juventus maçı çarptı gözüme, roma ile kendi sahasında oynuyordu, ee romanın durumu malum, bi anda programın en garanti maçı olarak hissettirdi bana kendisini sahip olduğu 1.75 oranıyla..
daha sonra bu bankomun yanına maçlar aramaya başladım, kuponun pazar gününe sarkmasını istemediğimden cumartesi ağırlıklı bir kupon yapacakken, cuma akşamı leverkusen-wolfsburg maçı bakın beni unutmayım ben burdayım gibi bi çığlık attı, irkildim önce, hemen kaptırmadım kendimi sonuç itibariyle almanya ligi, düşündüm wolfsburg ne haldedir, hangi oyuncuları vardır? hiç bi fikrim yoktu, ama 1.60 oranıyla leverkusenin alacağını hissetim, onu da ekledim. böylelikle müthiş kuponumun ana hatlarını oluşturmuştum, tek kalan yedek parçaları birleştirip maçların bitmesini beklemekti.
cumartesi maçlarıyla devam ettim, everton-fulham, manchester-hull, tottenham-liverpool, eskişehir-fenerbahçe hep can sıkıcı maçlar olarak çarpıyordu gözüme oynamak istemiyordum, sonra bremen-hertha maçını farkettim, bremen garip takım bi hafta 5 atıp sonrası 6 gol yiyebiliyor, o yüzden bremenin maçlarına üst oynayıp keyifle geriye yaslanmak en iyisi diye düşünüyorum, aslında bremenin kazanmasına oynayacaktım fakat verdiği 1.45 oran beni açıkcası tatmin etmedi, sonuç olarak hertha zayıf bi rakip değil daha geçen hafta 3 golle uğurlamıştı oynadığı takımı, hemde üstün oranı 1.40 olunca arada ki fark için bremen gibi tutarsız bi takıma güvenmeyi mantıklı bulmadım ve bremen maçını üst olarak ekledim kupona.
bakmaya devam ederken maçlara chelsea-sunderland maçını sezdim manchester-hull ile birlikte hatta bunlara stoke-arsenal maçını da dahil etmek mümkün, normal şartlar altında bu üç maçında üst biteceğini tahmin etmek için maradona olmaya gerek yok, futbolu üç aşağı beş yukarı bilmek yeterli, ama dediğim gibi arsenal ve manchester beni oran olarak tatmin etmediği için kupona chelsea maçını eklemeyi düşündüm fakat şöyle ki; chelseaden korkuyorum çünkü daha iki hafta önce şampiyonlar liginde beni yatırmışlardı, zaten hepsi onların suçu! adam gibi oynasaydılar şu an minik bi sabancı olacaktım mamafih hala selçuk korkmaz olarak devam ediyorum yoluma. sanırım kazanamıyorum diye bi yazı dizisine başlasam sadece bir maç yüzünden kaybettiğim, buraya onlardan başka bişey yazamam.
neyse ne diyodum? chelsea maçına biraz ön yargılıydım çünkü sunderland defansif bi takımdı neticesinde ama güvendim chelseaye ve onuda 4. maç olarak ekledim kupona, 6.4 küsür bi orana sahip oldum bu maçlarla, şimdi sıra geldi ne kadar oynayacağıma, acaba 50 vurmasam mı? kazanamazsam her şey biter şeklinde tartışıyorum, en iyisimi 20 veya 30 oyniim kazanırsam pazara tekrar oynarım. yok 50 oyna! kesin kazanıcan şeklinde inanırdım kendimi ve ya tamam ya devam diyerek yatırdım kuponu. aslında daha sonra barcelona maçına neden üst oynamadığım şeklinde kendimi soru yağmuruna tuttum fakat ben de veremedim cevabını ne yapalım kader!
cuma akşamı başladı ilk maç, televizyondan takip ediyoruz, maç öncesi leverkusene üst oynayan sinana skoru söylüyorum, üst oynadıysanız direk yattınız skor 2-0 olur. başlıyor maç ama acayipte uykum var sızdım sızacam kanepe de. leverkusen çok iyi oynuyor, beklenilen rahat kazanması, ilk yarı oyuna hakim olsa da gol pozisyonu yakalayamıyor bu arada ben bayrakları indiriyorum, sırtımı dönüyorum yarı ayık yarı sızık dinleniyorum derken ikinci yarı başlıyor, iyi başlıyor leverkusen bir iki atak derken, artık uyanayım bari diyerek dönüyorum, gençlik rahat olun uyandım atıyoruz golü diyerek öngörümü bildiriyorum ve leverkusen beni utandırmıyor 1 dakika sonra golünü de atıyor, bu arada uyuma totemimizde tutuyor! derken 2-0 oluyor ve maç bu şekilde bitiyor.
cumartesi öğleden sonrası iki maçım var bremen ve chelsea, bol gollü müsabakalar bekliyoruz haliyle, eve 17.30 gibi geliyorum, bizim gençler evi taşıyor! aman yarabbim nası bi mutluluk bu artık bi salonumuz var, gerçi henüz salonumuz var demek için erken, önce birden fazla insanın oraya girip temizlemesi gerekiyor, neyse 2 dakika sohbet edip çocuklarla yukarı çıkıp maçlara bakıyorum, nasıl bi iyiysem daha ilk yarılar bitmeden maçlarda 3 gol olmuş, aşağı inip tekrar çocuklara bakıyorum, şanslarına kamyonun lastiği patlamış! neyse ki taşınmaktan vazgeçip tekrar bizim eve gelmiyorlar lastiği halledip gidiyorlar biz de hem okey oynar hem de fenerbahçe maçını izleriz diyerekten geyik cafeye gidiyoruz, herkes umutları fenere bağlamış kesin yenmesi lazım fakat maç 2-2 bitiyor, irili ufaklı alper,kaan,bahadır ve vahitin kuponlarını yatırıyor fener, aslında benim de bir kuponum gidiyor fakat son juventus maçım kaldığı için ben takmıyorum pek fazla, fener maçıyla beraber biten okey sonrası eve juventus maçını izlemeye geliyoruz fakat söylemeden geçemiyorum, alperle gizem, emreyle bana tarihi yenilgilerimizden birini daha tattırıyorlar, tebrik ederim! onlar bittiğinde biz 26 mıydık? yoksa 24 mü?
juventus maçına gelince,
önce delpiero mükemmel bi gol atıyo, yetmiyo sıradan da olsa bi de marchionni.





