11 Jun
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 22:17
Yazar     |    Comments Off on sona yaklaşırken

sona yaklaşırken

düşünmek için oldukça fırsatım oldu son günlerde. hazır sınavlarım da bitmişken yapacak başka bir şeyim yoktu. neden yaptığımı bilmediğim bir şekilde birkaç yüksek lisans başvurusunda bulunuyorum, yok ama olmaz sanırım.

neyse konumuz bu değil, hayatımız. garip, hayatımız hayallerimiz ve gerçeklik arasında bir yerde geçiyor. genelde hep hayal ettiklerimiz olsun diyoruz ama neticede gerçeklik karşımıza çıkıyor, o an gözlerimizi açtığımızda da gerçekliğin bizim gözlerimiz kapalıyken düşlediğimiz gibi olmadığını görüyoruz. bunu yaşamak iyi mi kötü mü karar veremiyorum. ama kırıcı olduğu kesin.

ben mesela, öyle ya da böyle sonuna geldim üniversite hayatımın. hiç iyi değildi belki ama böyle hayal kırıklığı içersinde biteceğini de düşünmüyordum. hafif şaşkınlık, biraz da burukluk oldu haliyle. yine de sessizim, belki içten içe böyle olacağını bildiğim için hazırlıklıydım buna, bilemem.

bugün evi toparlamaya başladım. henüz gitme fikrine alışamamış olsam da bi yerden başlamalı. tüm kağıtları döktüm ortaya, heh, dilleri olsalar da konuşsalar, işime yarayacağını düşündüklerim çok azdı, gerisini ayırdım geri dönüşüme göndermek üzere. üst üste koyunca 40 cm felan oluyor sanırım. model oyuncaklarımı da kutuladım tekrar, yuvarlak masa şövalyeleri de diğer biblolarım da artık yeni yerlerini bulana kadar bir süre kapalı kalacakalar, içki koleksiyonumu ne yapacağıma karar veremedim henüz. o iş biraz canımı sıkabilir, iyi bir formül gerek.

evet evet, kırgınım biraz. bazen durup düşünüyorum da, neyse.

1 Jun
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 11:04
Yazar     |    Comments Off on veda

veda

veda etmek zor…

sevdiğin insanların artık hayatında olmayacak olması zor…

her sabah geçtiğin yollardan geçemeyecek olman zor…

zor ya.

garip bir ruh hali bu, yazmayayım, etmeyeyim diyorum ama olmuyor. bir hikayenin sonuna geldik galiba. artık kaçınılmaz olarak bitiyor. hayatımda bir devir kapanıyor. bir çocuk olarak geldiğim ankara’dan büyümüş ve hayatın sillesini yemiş bir adam olarak ayrılıyorum. arkada yaşanan pişmanlıklar, yapılmak istenip yapılamayan, söylenmek istenip söylenemeyen şeyler bırakarak…

tam olarak ne sevinçli ne de hüzünlüyüm. garip bi tepkisizlik hali bu. etrafımı izlediğim oluyor, yüzlere bakıp yaşanmışlıkları aklıma getirmeye gayret ediyorum. kiminde tebessüm ediyorum, kiminde içim burkuluyor. kimse görmeden göz yaşı döktüğüm de olmuyor değil. bazen durup durup anlamsızca gülmeye başlıyorum. kimse anlamıyor neden güldüğümü hoşuma gidiyor benim. gülmek demişken; ya da dur başka zamana bu.

en çok neyi özleyeceğim acaba diye düşünüyorum ya da kimin eksikliğini hissedeceğim en fazla. kendime bile kaçamak cevaplar veriyorum bu konuda. sanırım bunu yaşamadan öğrenemeyeceğiz.

belirsizlikler kötü, hayatım boyunca bu belirsizliklerle mücadele ettim. ama bu sefer farklı, bitiyor. yeni bir şehirde başka bir hikaye yazmaya mı başlayacağım, bunun için cesaretim var mı onu bile bilmiyorum. 25. yaşımın kıyısında dolaşırken her şeye baştan başlamak korkutuyor galiba. yeni yerler, yeni yüzler. hiç kolay olacağını düşünmüyorum. ankara benim için ne demek? hiç kolay değil bunu cevaplamak. çalkantılı bir dönem belki ama her şeye rağmen rayında ağır aksak ilerleyen bir hayat demek galiba. tedirginliğim bu yüzden galiba. yeniden başlamaya korkuyorum.

zor evet, veda etmek çok zor. tahmin edilemeyecek kadar…

14 May
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 01:32
Yazar     |    Comments Off on bir şey yaptım

bir şey yaptım

yalan söylemenin anlamı yok. hayır bi şey olacağından değil ama yapmak istedim ne bileyim. when in rome’da söylüyordu ya hani, onunla alakalı belki. belki de değil, kim bilebilir ki? ben ne yaptığımı biliyor muyum da yargılıyorum kendimi, boşversene. en azından elimden geleni yaptım, ya da yapmaya çalıştım işte. içimdeki o salak his kayboldu en azından. baksana ne acınası bi durumdayım, konuşmayı geç düşündüklerimi yazıya bile dökemiyorum. eninde sonunda kem küm diyip sonlandırayım bari. ama gülmeden de edemiyorum kendime, bir de hayaller yok mu, ah insanlık, ne salak yaratıklarız biz. kendimi tom’un yerine koyup 500 days of summer’daki rolünü çalayım bari. hem dolunay var bu gece, belki kabul olur dileğim. gerçi onun için bir dileğimin olması ve onu dillendirmem gerekiyor dimi. ama benim başım dönüyor şu an, ya da oturduğum yer mi dönüyor, laptop da dönüyo olabilir.. gülüyorum mütemadiyen, engelleyemiyorum ki kendimi. ya ben ne şapşal bi insanım böyle. neyse bi kere de akıllı olmayalım, ne çıkar yani, nedir?

13 May
2011
Kategori: okul    |    Saat: 23:44
Yazar     |    Comments Off on mezuniyet

mezuniyet

evet sanırım artık mezuniyet geldi çattı, arka planda da merdivenin hikayesi çalıyor, şöyle diyor zerdüşt; “no one knows where the ladder goes” nasıl da uydu. mezuniyet hali, bir boşluk, bir hiçlik benim için.

henüz mezun olmadım ama yıllık yazılarımı okudum, üçe ayırabilirim, teşekkür edenler, beni tanıyamayanlar/anlayamayanlar, neydi ki üçüncüsü sınıflandıramıyorum ama daha iyi bence eğlenceli şeyler vardı çünkü. neyse banane yıllıktan, kenara atılması ne kadar sürer acaba…

doğru kelime yorgunluk, gerçekten çok yorgunum, okul yoğun ayak uyduramıyorum temposuna, ödevler, sunumlar zulüm gibi.. evde yine kaos hakim, parmağımı kıpırdatamıyorum. arkadaşım bir ilaç ismi verdi, böyle devam ederse kullanmam kaçınılmaz.

mezuniyetin bir iki yönü var. birincisi her gün gördüğün insanları artık görmeyeceksin. ikincisi de her gün gördüğün insanları görmeyecek olman. farkı birilerini görmeyip istemeyip görmeyeceksin, dolayısıyla üzüleceksin. diğeri de görmek istemediklerini artık görmek zorunda olmayacaksın, bu da sevindirecek seni. ama birbirlerini ikame edebilirler mi bilmiyorum, sanırım buna da zamanla cevap vereceğiz. keşke başka bir yolu olsaydı..

insanlar çok telaşlı, hemen “bir şey” olmak istiyorlar, sanırım artık “bilmiyorum” “puanlar bi gelsin de” “askere giderim, kim bilir” tadında cevaplar vermekten sıkıldım. daha mezun olmadan bir sonraki aşamayı düşünmeyi yersiz buluyorum. önce bi mezun olalım, sonra sırt çantamızı alıp gidelim, bakalım neler oluyor. bir de o gözlerle bakalım hayata, hem belki göremediklerimizi görme fırsatı verir mezuniyet.

bugün iyi bir haber aldım. green card çekilişleri şimdi buraya yazmaya üşendiğim bir nedenden ötürü iptal edilmiş. ve yeni sonuçlar 15 temmuzda açıklanacakmış, tamam bunun bana bir işaret olmadığını kabul edecek kadar büyüdüm fakat çıksa ne güzel olurdu değil mi? şu an “yeni” bir hayata ne kadar ihtiyacım olduğunu kelimelere dökemem. %0.01 kapasiteyle çalışıyorum desem yeridir, enerjim bitti bitecek.. kaçırdığımız onca şeyden sonra belki yeniden şarj olmak için iyi bir fırsat olurdu, bilemem.

bu arada saçlarımı daha sık yıkasam iyi olacak.

23 Apr
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 23:31
Yazar     |    Comments Off on iki hayat

iki hayat

merhaba, benim adım selçuk, benim iki tane hayatım var. biliyorum çok kolay bi durum değil bu, ama öyle, hem de uzun zamandır. birinci hayatım pazartesi sabahı başlıyor, hafta içi olarak bilinen o koca beş gün boyunca geçiyor. bu hayatımda okula gidiyorum, okulda birkaç tane arkadaşım var. genel olarak dersler, ödevler gibi konular  önemli yer tutuyor. bazen bunlar olmasa bu hayatım çekilmez olacak gibi düşünüyorum, ortak payda buysa eğer haklıyım, yok değilse neden yanılmıyorum, yanılmayı isterdim.

diğer hayatım cuma günü öğleden sonra başlıyor ve pazartesi sabahına dek gidiyor.hafta sonları da sıkıcı aslında, pek bir sakin. bazen evi toparladığım oluyor, böylelikle vakit geçiyor. cumartesi öğleden sonraları güneşli olunca, sıklıkla hissetmediğim şeyler geliyor aklıma, savuruyorum ama. bazen maçlar oluyor, sadece onlarla geçiyor. bazen bilgisayar başında, nadiren ders çalışarak. iki hayatı karşılaştırınca görece bu hayatım daha zevkli, belki geçen sürenin kısa oluşundandır, hayat bu ya, daha çok eğlendiğim bu hayat daha kısa sürüyor.

bu iki hayatımda sanki birbirini tanımayan iki insanım, çünkü iki hayatımda da farklı insanlar var çoğunlukla. birinci hayatımdakiler genellikle ikinci hayatımda yok, ikinci hayatımdakiler de birincisinde. bu iyi mi kötü mü karar veremiyorum. iyi olmadığı, hoşlanmadığım kesin. bu dilimde bulunduğum alanlar da farklı. birincisi okul alanı, birinci hayatımın ortak yaşam alanı gibi bi şey bence. ikinci hayatımın belli olmuyor.

24 yaşındayım, bir sürü yer gezdim. hep eksik bi şeyler vardı. galiba artık alışıyorum. ya da öyle gibi. bazen öyle bi hal alıyorum ki, kontrol delisi olduğumu düşünmeye başlayabilirim.

kırıntılarını toplamaya çalıştıkça aslında dağıldığını farkedersen ne yaparsın ki? cevabı zor bir sual.

sual soru demekti değil mi? birden aklıma habamam sınıfı geldi, gülümsedim. inek şabanı, güdük’ü, mahmut hocayı.. aslında hayatımızda ne de önemli bir yer edinmişler biz farkında olmadan.. şimdi düşününce üzülmekten başka bir şey gelmiyor aklıma.

öyle işte.

9 Apr
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 01:57
Yazar     |    Comments Off on bugün

bugün

annem aradı. artık yazdıklarıma bir başlık bulamıyorum bu arada, zaten yazdıklarım başlık bulunamayacak kadar gerzekçe. dizimin filmlerini sordu, bir de sakın bizden habersiz ameliyat olayım deme dedi. gerçekten dizimden ameliyat olacağımı mı düşündü acaba? ya da hayatında hiç kimse yokmuşçasına yaşayan oğlunu uyarmak mı istedi bilemiyorum. ders çalışmalıymışım ayrıca, telefonu kapatınca çalışmaya başlıyorum dedim, güldü.

vitamin’in bir şarkısında diyordu; yine bize esmer günler doğuyor diye. bıkkınlığın, boşvermişliğin ilerisindeyim. konuşmak istemiyorum, yani aslında konuşamamak da olabilir bu. ve o kramplar.. sonu olmayan bi yol bu. hiç olmadığı kadar mutsuzum, bu hayat yine çok zor günler yaşıyor.

biraz barcelona’dan bahsedeyim, hem yarıda bıraktığım bir şeyi tamamlamış olurum belki. barcelona’da insanlar zarif, insanlar şık demiştim ya, sırrı arka sokaklarında.. gotik şehre giriş yaptığınızda karşınıza çıkan o butikler barcelona’ın sırrını veriyor. bakakalıyor insan, zamanı olsa, her dükkana girip bir şeyler denemek istiyor.

nou camp futbol tutkunları için şüphesiz barcelona’nın en etkileyici yerlerinden.. yıllarca televizyondan izlediğin o büyüleyici stadı gezmek, o havayı solumak olağanüstü. kupalarından, soyunma odalarına, yedek klübelerine kadar.. orada olmak tek kelimeyle harikaydı. çok sevdim barcelona’yı, insan gidip orada her şeyden ve herkesten uzak bir şekilde yaşamak istiyor.. ne olacak ki?

27 Mar
2011
Kategori: hayat    |    Saat: 05:32
Yazar     |    Comments Off on bir hayat

bir hayat

bir hayat, sefil olanından. başladığı hiçbir şeyi bitirememiş, hiçbir şey başaramamış. çoğu zaman korkak, tepkisiz. en önemlisi yorgun. aciz, zavallı. kendisini bırakmış, günleri dolduruyor sadece. sonraki günün ne getireceğinden habersiz, hesapsız. artık şaşırmıyor bile olanlara, boşvermişliğin, bıkmışlığın tepe noktasında. zor uyuyor, belki uyuyamıyor ama günün ilk ışıklarıyla uyanıyor.

25 Feb
2011
Kategori: gezi    |    Saat: 13:07
Yazar     |    Comments Off on gaudi’nin şehri

gaudi’nin şehri

evet barcelona’dan bahsediyorum. kimdir bu antoni gaudi? katalan mimar, mühendis, ressam ya da kısaca aşmış insan. 1926 yılında hayata gözlerinin yumduğunda inşaa halinde olan ustalık eseri olan sagrada familia henüz bitirilebilmiş değil, geçen bunca sene gaudi’nin gizemini çözmek için yeterli olmamış. belki devam edilen orjinali gibi olmayacak bile. bitiş tarihi gaudi’nin 100. ölüm yıldönümü olan 2026’ya bırakılmış vaziyette. barcelona’nın her köşesinde gaudi’den bir iz bulmak mümkün, şehri güzelleştirmiş, planlamış. belki günümüz barcelona’sının bu denli görülesi bir yer olmasında ilk pay onun.

ikinci günüm sabahın ilk saatlerinde başlıyor. sonra çok pişman olacağım bir hata yapıyorum çıkarken, montu anladıkta eldiven ve bere nedir olm barcelonada, sonra gün boyu amele gibi ceplerimde taşıdım. hava cıvıl cıvıl, ben de kışlık mont. neden hostele dönüp bırakmadım bilmiyorum, herhalde barcelonanın büyüsünden olsa gerek. bugün uzun bir yürüyüş rotam var. ilk durağım mirador de colon, yani kristof kolomb’un heykeli ya da dikiti siz söyleyin. aslen italyan olan bu amca, bildiğiniz üzere ispanya’dan demir alarak hindistan’a gidiyorum diyerek amerika kıtasını ilk keşfeden oluyor. dikiti hemen tarihi port de barcelona’nın önündeki yerleştirilmiş. yaklaştıkça görkemi büyülüyor insanı. burada sıcağın etkisini hissediyorum ama diyorum ya şapşalım diye, dönmüyorum geriye.

sonraki durağım gaudi’nin park güell’e göre daha az meşhur parkı parc de la ciutadella. kolomb dikitinden yaklaşık 20 dakikalık bir yürüme sonrası ulaşıyorum parka. barcelona içindeki en büyük bu parkın içinde ayrıca barcelona hayvanat bahçesi, katulunya parlamentosu, bir çok havuz, turistler için iyi güzel vakit geçirecek bir çok şey daha. park inanılmaz büyük, koşu yolları, yeşil alanlarıyla rahatlamak, spor yapmak için harika. içindeki yol devam edip taa arc de triomf’a kadar uzanıyor. park içinde tarifi zor güzel heykeller var, gidip görmeli, o hava teneffüs edilmeli. zaten baksana şu havanın güzelliğine.

arc de triomf yolunda herkes koşuyor, patenler, kaykaycılar. dizimin sakatlığı yüzünden denemeye fırsat bulamadığım patencilere gıptayla bakıyorum, hemen yanda kendisinde bisiklet elinde köpeğini koşturan biri geçiyor. burada hava güzel, burada herkes mutlu, o sabah herkes spor yapıyor sanki. arc de triomf’a yaklaştıkça ben küçülüyorum, o büyüyor. yanına gidince de gerçekten büyüleyici güzelliği ortaya çıkıyor. la rambla’dan bu yana yürüyorum, herhalde en az 3-4 km yürümüşümdür, sonraki rotam gaudi’nin ustalık eseri sagrada familia, ama bir sorun var, yolu biraz uzak. metroya binersem 10 dakikada ordayım, ama ya yürüyerek? belki 1 saati bulabilir, hava cıvıl cıvıl, metroya binmek yol üstündekileri kaçırmak istemiyorum. yürümeye karar vererek koyuluyorum yola. sıkın durun! la rambla’dan arc de triomf’a tam tamına 3.1 km imiş, ee anlamıştım zaten ben. dur bakalım oradan sagrada familia kaç km imiş. oradan da sagrada familia’ya 2 km daha! eh demek ki sabahın ilk ışıklarıyla 5km yol yürümüşüm, neden o kadar çok yorulduğumu şimdi daha iyi anlıyorum, ve metroya binmediğim için mutluyum.

yürüyüş sona erdikten sonra aniden çıkıyor karşınıza sagrada familia, gerçekten yanında olmak büyüleyici, gaudi bu eserine yaklaşık 40 yılını vermiş, ancak bir tramway kazasıyla 1926 yılında ölünce eser yarım kalmış, gaudi bu yapının kendisi ölmeden bitmeyeceğini bildiği için eserin nasıl devam ettirilmesi gerektiğine dair açıklayıcı planlar hazırlamış fakat o bile bu egzotik eserin günümüzde hala bitirilmesini sağlayamadı. dediğim gibi gaudi’nin 100. ölüm yıldönümüne yetiştirilmeye çalışılıyor, o bile çok mümkün gözükmüyor. içerinin büyüsünü keşfetmenin bedeli 10€, ben içeriye girmedim. iki sebebi vardı bunun, dediğim gibi çalışmalar devam ettiği için yoğun bir çalışma var, yarısı inşaat halinde ve çok gürültülü, böyle yerlerin sessiz olduğu zaman daha çekici olduğunu düşünürüm hep. diğer sebepte bir gelişte her yeri gezmemek tabii ki, aynı nedenden ötürü la pedrera ve casa battlo’nun da içine girmedim. sonraki gelişimize ne kalırdı yoksa? yine de bu eserin yanında olmak, bu mabedin o yıllarda nasıl yapılabildiğini düşünmek, akıl ötesi mimarisi, gaudi’nin deliliğe varan mükemmeliyetçiğini gösteriyor.

saat ikiyi biraz geçiyor, sonraki durağım gaudi’nin başka bir şaheseri park güell olacak. artık metroya binme vakti. hemen sagrada famila metrosuna biniyorum, 10 binişlik t-10 kartını 8.75€ ya satın alıyorum. park güell’e gitmek için metrodan indikten sonra 15-20 dakikalık da bir yürüyüş yapmak gerekiyor. valcarca metro durağında iniyor aşağı doğru yürümeye başlıyorum, o taraflarda biraz çalışma var, her yer toz duman. ana caddeye geliyorum, yol sola ve sağa ayrılıyor ama herhangi bir tabela yok. sandviç satan ablaya soruyorum parc güell diye, five diyor. ingilizcesi yok, 5 dakika mı diyorum, five streets diyor. sola yürümeye koyuluyorum. bu arada parc güell etrafındaki hediyelik eşya satıcıları la rambla’ya göre daha ucuz. la rambla’da 2 karpostal 1€ ilen burada bazı yerlerde 4 bazı yerlerde de 5 karpostalı 1€ ya alabilirsiniz. tabi almak önemli değil, önemli olan kırıştırmadan muhafaza etmek. az sonra parc güell tabelasını görüyorum, zaten aşağı yürümeye başladığımda ters istikamete yürüyen turistler doğru yolda olduğumu gösteriyor.

yokuş bittiğinde varıyorum parc güell’e, hemen girişte hansel ve gratel’in evlerini andıran iki ev karşılıyor beni. gaudi yaklaşık 20 sene bu evlerde yaşamış, şimdi yaşadığı ev gaudi müzesi olarak hizmet veriyor. hemen yukarda meşhur kertenketel heykelleri var. evlerde ve heykellerinde kullandığı seramikleri barcelona halkının ona verdiği kırık seramik parçalarından yapmış. tuhaf bir güzellik var, ilk başta bunlar kırık ki diye tepki veriyorsunuz ama hikayesi farklı. yukarı çıkarken akustiği müthiş bir salon çıkıyor karşınıza, burada keman çalan bir sanatçı var, inanılmaz akustiğe hayran olmamak zor, kulağımın pası siliniyor, kemanın o hüzünlü sesi yine akılları başka yöne gönderiyor. merdivenleri tırmanınca balkonlara çıkıyorsunuz, küçük bir meydan, seyyar satıcılar oldukça çok. ancak buradaki tek gerçek, inanılmaz panoramik barcelona manzarası. park güell’den aslında sagrada familia’nın ne kadar görkemli olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. balkonlardan daha da yukarıları çıkıyorum, o patikalarda yürümek harika. siz yukarı çıktıkça barcelona’nın heybeti daha da artıyor, o sırada bir dostun sesini duymak neşenize neşe katıyor. küçük bir mutluluk anı. balkonlara tekrar inip dinleniyorum, küçük bir dans gösterisi var. birbirlerinin fotoğrafını çekmeye çalışan italyan olduklarını düşündüğüm bir çifte durun hele ben çekerim siz geçin bakim şöyle diyorum, mutlu oluyorlar. karşılığında da nacizane isteğim beni çekmeleri. barcelona manzarası karşısında durmak oldukça keyifli.

saat beşe geliyor, artık park güell’den ayrılma vakti. o nefis manzarayı bırakmak zor, ama diğer durak camp nou olunca hemen ikna oluyorum. geldiğim yoldan tekrar valcarca metro durağına gidiyorum, collblanc’te inip stada yürüyeceğim, şarkılar söyleyeceğim… 15 dakikalık metro durağından sonra collblanc’te inip yukarı çıkıyorum, beni ilk karşılayan mango oluyor, burada her üç sokaktan birinde mango bulmamak zaten şaşırtıcı. duraktan 10-15 dakikalık bir yürüyüş yapmam gerek. yürüyorum, ilk gördüğüm fc barcelona park oluyor, onu görmek bile iç ürpertici, az öte de stad görünüyor, büyüleyici, ama girmek için çevresini dolaşmak lazım ve kapıdayım. bir yanda fc botiga shop, bilet satış yeri, hoşbuldum. camp nou experience’ın ücreti 19€. bugünlük bir sorun var, kameramın pili sos veriyor, bu demek oluyor ki 30 bilemedin 50 poz sonrası kamera kapanabilir. içeride neyle karşılaşacağımı bilmediğim için girmekten vazgeçiyorum. haliyle 2 gün ayrı ayrı 19€ vermektense sonraki güne bırakmak daha akıllıca, her şeye rağmen buraya kadar gelip içeri girememek biraz hayal kırıklığı yaratıyor. bünyemi fc botiga shop’ta iyileştiriyorum, yarın alacaklarımı belirliyorum en azından. orada her şey bordo-lacivert. formalar çok pahalı olsa da küçük bir liste yapıyorum kendimce. dönerken farklı bir güzergahtan geçiyorum. az ileride xavilerin, messilerin yetiştiği eski ve küçük barcelona futbol okulu var. daha sonra diagonal caddesine çıkıyorum. bu barcelona’nın en uzun caddesi, şehri ikiye bölüyor diyebilirim. az ileride barcelona üniversitesi var, onu da görmüş oluyorum.

metroyla önce plaça de espana’ya uğruyorum, arena de barcelona’yı fotoğraflıyorum, aslında oradan plaça de catalunya’ya yürümeyi düşünüyordum ama artık 10km kadar yürümüş bünyem buna izin vermiyor, tekrar metroyla plaça de catalunya’ya oradan da hostelime gidip bi süre dinleniyorum. akşam üzeri la rambla çevresinde keyifle vakit geçirmeye devam ediyorum, o şehirde mutluyum.

24 Feb
2011
Kategori: gezi    |    Saat: 12:07
Yazar     |    2 Yorum

barcelona