Kategori: "gezi"
25 Dec
2012
Kategori: gezi    |    Saat: 00:51
Yazar     |    2 Yorum

paris’e ve hissettirdiklerine dair

ne zamandır yazmak istiyordum. akşam akşam aklıma geldi. birkaç yıl önce paris’i görme şansım olmuştu. gerçekten büyüleyici bir şehir. methini çok duyduğum londra’yı henüz görme fırsatım olmadı ama barcelona’dan sonra benim gözümde avrupa’nın en iyi şehri.

şehir hakkında birkaç kelam edeyim de sonra dilediğimce yazarım o güzel olayı. bir kere metrosunu görünce şaşırmamak elde değil, haritayı elinize aldığınızda her şey kolay, o metro ağını görünce güzel ülkem geliyor aklıma, istanbul’u ankara’sı.. bir geyik var, her yer sidik kokuyor diye, insanların gidip sidik kokladığını düşünüyorum, bir gelenek olmuş, her paris’e giden güzelliğinden, büyüsüden bahsetmek yerine ilk olarak sokaklardaki sidik kokusundan, metronun boklarından bahsediyor, belki de gittiğini belli etmek için, bilemedim ama onlara bravo.

Devamını Oku >>

13 Aug
2011
Kategori: gezi    |    Saat: 11:21
Yazar     |    2 Yorum

barcelona günleri

yazmasak ayıp olurdu, hem hali hazırda ağzımda yerlerini koruyan ve konuşma yetimi kısmen kaybetmeme neden olan iplikçikler varken yazmak her zaman iyi bir tercih olurdu. bilmiyorum ortaya ne çıkacak.

ben barcelona’ya vizesiz girilebileceğini iddia etmeye başlayabilirim. 20 kadar uluslararası havalimanı gümrüğünden geçen ben bu kadar rahat ve sorunsuz geçtiğim bi yer hatırlamıyorum, türkiye dahil! her ne kadar yeşil pasaportun nimetlerinden faydalansakta almanya’da 2-3 dakika kadar, “nere geldin, neden geldin, yeşil pasaportu nasıl aldın, yanında ne kadar para var, akrabaların dışarda bekliyor mu” sorularına maruz kalmış, akraba sorusuna “evet, umarım bekliyorlardır” dedikten sonra cümlemin sonuna bir smiley ekleyerek görevli kadını da güldürüp içeri adımımı atmıştım. basel’de ise “1 haftalığına barcelona’ya gidiyorum, uçağım akşam kalkacak” demem yetmişti. bilenler bilir, yeni pasaportlarımız makineden okutuluyor ve bilgiler bilgisayarda çıkıyor, eski usul bi fotoğrafa bir sana bakmıyorlar pek, her bir şey çıkıyor işte. ispanyol görevlilere hola demem ile gümrükten geçme sürem sanırım 15 saniye felan sürdü. bırakın pasaportu okutmayı, yüzüme baktığını bile söyleyemem. adamlar rahat tabi, aldı, damgaladı ve geri verdi. bu sadece benim için değil, beraber seyehat ettiğim yeşil pasaport sahibi olmayan insanlar için de geçerliydi. adam işini yaparken yanındaki arkadaşıyla sohbet etmeye devam etti. al işte barcelona’yı sevmek için bir neden daha.

hadi biraz ukalalık yapayım, sanırım barcelona’yı evim gibi hissetmeye başladım. 2011 yılında kdv dahil toplam 15 günümü barcelona’da geçirdim. her günü birbirinden güzel ve heyecan doluydu. yeni yerler görmek, yeni tatlar keşfetmek her zaman sıradışı olmuştur, öyleydi. orada geçirdiğim sürece mutlu olmak kaçınılmaz, şehrin tuhaf bir yönü var sanırım bana pozitif enerji enjekte ediyor. ne bileyim, sanırım barcelona’yı seviyorum. yaşamak istediğim şehirler arasında hiç düşünmeden ilk 3’e koyardım. nasıl koymayayım ki? futbolun, modanın, denizin, tarihin ve daha nicesinin buluştuğu bir şehirden söz ediyoruz, yazları bunaltmayan bir sıcağı var, hafif dalgalı olsa da temiz bir denizi ve harika plajları, ve üşütmeyen bir kışı var. hemen kafanızda canlandıralım, şubat ayında kısa kol giymek serbest! eh ben ilk gittiğimde bere, eldiven ve north face montumla baya bir komik gözüküyordum sanırım.

aslında bu tatil macerası öncesinde roma’dan başlayarak napoli, bologna, siena, floransa, pisa, venedik, milano, torino. ve sonrasında, lyon, nice, monaco, marsilya, ve monte carlo’yu da kapsayacaktı. ama uçak biletlerini satın alan ben ne yaptığımı geç farkettim ve bütçemin bu seyehati kaldıramayacağını anlayarak sadece 10 gün kadar barcelona’da karar kıldım. eh bu beni 200€ kadar zarara uğratsa da, paranın satın alamayacağı şeyler vardır, değil mi?

1 hafta boyunca plajda yatarım, kitabımı okur, keyfime bakarım diye planlamıştım bu sefer ki seyehatimi. eh pek öyle olmadı, çünkü şehir seni çağırıyor. öyle gün boyu yatıp duramazsın plajda izin vermez. o yüzden 3-4 günümü geçirdim plajda. aslında düşünüp karar vermem gerekiyordu sonrası için ama onu da yapamadım. hiçbi şey düşünmeden, planlamadan kafamın estiğince geçirdim zamanı. montjuic’de kitap okudum, gothic şehrin dar ve sessiz sokaklarında kayboldum kimi zaman. barcelona ayrıca dünyanın en iyi sokak sanatçılarına da ev sahipliği yapıyor zannediyorum, farklı sesler duymak her zaman heyecan verici olmuştur, yine öyleydi. bir gün plaja gidiyordum. bir ses takıldı kulağıma, tanıdık bir ses, keman sesi, melodisi nasıl da hoş geliyor kulağa, evet evet o olmalı. la vie en rose’u çalıyordu çocuk, dinleyen kimse de yoktu, üzüldüm insanların bu zevkten mahrum olmasına. yanından geçerken adımlarımı yavaşlattım, küçük ve ardından buruk bi gülümsemeyle devam ettim yürümeye. barcelona’nın en güzel anlarından biriydi belki de.

ufak tefek hediyelikler, farklı tadlar kaçınılmazdı. bademli, yer fıstıklı, ballı, karamelli barcelona çukulatası “bomba” olarak aldı yerini. abime de sana espadril aldım hadi iyisin dediğimde o ne diye bir tepki verdiydi, sonra baktım “espadril sen ne rahat bir şeysin öyle” diye sağa sola ilan vermiş. versin, abimizi severiz. kaldığım yerde çalışan bir kız vardı, hatırlayamıyorum şimdi adını, tüh hatırlasam keşke. sen daha önce burda kalmış mıydın diye sordu yanıma gelip. eh evet bu üçüncü kalışımdı, o da şaşırdı, buralarda bi yerde mi okuyorsun felan dedi, genelde buraya bir kez gelirlermiş. eh aylak’ın tekiyim, böyle geziyorum boş boş ve yalnız diyemedim. sadece gezmeyi seviyorum, barcelona harika bir yer dedim, gülümsedim.

1 haftada 3 güzel kitap okudum, maalouf’un uzaktan aşk’ı. kitap değil aslında, bir oyun, tam adı neydi hatırlayamıyorum, girip de bakmıcam böyle kalsın. insan hiç görmediği, tanımadığı bir insana aşık olabilir mi, bunun hakkında bir şeyler paylaşıyor bizimle, kısa bir kitap, daha barcelona’ya inmeden uçakta okudum. henüz barcelona’ya inmeden mutlu olmuştum. devam eden günlerin öyle olmaması kaçınılmazdı. devamında yusuf atılgan’ın aylak adamını ve marc levy’nin birbirimize söyleyemediğimiz onca şey’ini okudum. nihayat okudum çünkü uzun zamandır okunmayı bekliyorlardı, sırada nicesi var. kitap okumayı ve sonra kafamda canlandırmayı seviyorum. birçok şeyi unutturuyor.

dönüş biraz daha sıkıntılıydı, basel havalimanındaki uzun bekleyişim biraz yordu beni ama tatilin cilvesiydi bu. de gaulle’den sonra sabahladığım ikinci havalimanı oldu basel, git gide tecrübeleniyorum bu konuda. istanbul’a indiğimde ankara uçağını yakalamak için çok az vaktim vardı, koşuştururken talihsiz bi olay yaşadık, olmasa daha iyi olurdu dediğimizden, ama bakıyorum ki yazının başlığı barcelona günleriymiş, bu da demek oluyor ki, istanbul’a indiğimizde o günler geride kalmıştı…

22 Jul
2011
Kategori: gezi    |    Saat: 11:04
Yazar     |    Comments Off on rota: barcelona

rota: barcelona

aslinda barcelonaydi birkac gun once. oncesinde gorulen aslanli, firtinali, nikah salonlu ruyaya ragmen aslinda biraz sallantili da olsa inebildim istanbul ve ardindan barcelonaya.. ama nasil? bir daha pegasusa binmemeye karar vererek. daha sonra da spanaire… ilk defa biniyor olsam da. cunku oyle bir ucak yok, oyle bir piste inis yok, olamaz da..

barcelona bilindik. benim icin huzur dolu, kafa rahatlatici, mutluluk kaynagi.. degisen bir sey yok. her sey harika. ancak itiraf etmeliyim denizi bekledigimden kotu cikti. kotuden kastim deniz yeteri kadar sicak degil. tamam mayis ayinda geldigimde soguktu, normal dedim ama bu sefer yine biraz soguk olmasi mevsime gore sasirtti beni. ilk gun dizlerimi sokabildim.. sonra risk alip bel hizasini gectim ama tamamen girmek kacinilmazdi.

her yerinde ayri bir hikaye var barcelonanin ve her bir yerinin farkli cagrisimi var benim icin.. bir yerden gecerken kahkahalar atabiliyorum, kimi zamanda ufak bir duraksama, kucuk, tiz bir gulumseme ve yola devam.

denize aksam 4ten sonra gidiyorum cunku gunes harici saatlerde dayanilir gibi degil, tabi sezlong kirasina 17€ vermek istemediginiz surece, ki bu ben oluyorum. her gun 2-3 saat yeterli oluyor. oncesinde tozuyorum iste. kimisinde espanyanin arka sokaklari oluyor, kimisi guellin enfes manzarasi. plan yapmiyorum. oyle kafama estigince gidiyorum iste. yolu ayaklarim biliyor zaten, onlara emanet geziyorum. bugun nereye gitsem ki?

buldum, montjuice ciksam iyi olur, o manzara ihtiyacim var, hem belki kitabimi da bitiririm manzaraya kanarak. evet evet. gitmeden st josephten cilek mi alsam hindistan cevizi mi.. bilmem bu sabah cilekten yana tercihimi kullanabilirim. yanina bir de taze mevye suyu almak lazim. hmm ananas ve portakali mi denesem yoksa daha otantik bir sey mi denemeliyim, bilmem. gidince karar vericem.

mayis ayinda geldigimde artik barcelonaya tek basima gelmemin bir anlami olmadigi kanisina varmistim, yanilmisim. hayatimiz yanilgilarla gecmiyor mu zaten? sorun etmedim bunu. simdide iddiali bir laf edip bir dahaki gelisimde tek basima olmayacagim demeyecegim. cunku burada kendimi boyle hissetmeye devam edersem olabilirim pekala. ama bir dahaki gelisimde yalniz olmamayi dileyebilirim pekala, buna hakkim var, umarim.

19 Jul
2011
Kategori: gezi    |    Saat: 10:33
Yazar     |    Comments Off on kaçkarlarda 3 gün

kaçkarlarda 3 gün

2300 rakımlı yukarı kavrun yaylasında her şey normal gözüküyordu. önce öküz geçidine ordan da öküz yatağına yaklaşık 3 saatlik bir yürüyüş vardı önümüzde.önceki gece yukarı kavrun’un firdevs ablasının muhlamasının tadına paha biçilemezdi tabii ki, ve evet gökyüzü, dolunay, yıldızlar; elini atsan yakalayacakmışsın gibi. kavrun’da gün bizim için 06.00’da başlamıştı. hazırlık ve kahvaltı derken 08.00’de yürümeye başladık. hava çok güzel olduğu için yürüyüş sırttaki ağırlıklara rağmen keyifliydi. öküz geçidini geçerken ersan hocanın bizi çalıların arasına sokması harici yolculuk boyunca sıkıntılı bir durum yaşamadım. geçidi geçtikten sonraki düzlükler aklıma alice harikalar diyarını getirdi. o kadar rengarenk çiçeği başka bir yerde görmek olanaksızdı çünkü. dönüşte kendime bir alice harikalar diyarı yaratırım diye özene bezene topladığım çiçekler sonraki yorgunluk muharebesine çantaların arasında can verdi, üzüldüm.

dönüş günümüzde neden öküz yatağı dendiğini bir kez daha anladığımız 2900 rakımlı kamp alanına  geldiğimizde saat 11i biraz geçiyordu. akan ırmağın kıyısına kurduğumuz çadırlardan kaçkarın zirvesi olağanüstü bir görüntüye sahipti. bu günü kah dinlenerek kah yemek yiyerek geçirip üçüncü gün zirve yapacaktık. klasik yemek faslında sonra buzlu suda ayak bekletme yarışmasını namımız yürüsün diye 61. saniyede kazanarak sercan ağabeyden sınırsız yemek kazandım, dört gözle bekliyorum tahsilatı. zaman zaman hava kapasa da genel olarak tatmin edici bir hava vardı. ancak gece yağmaya başlayan yağmur amatör bir dağcı diyebileceğim beni üzdü. çünkü normal olmayan bir durumda zirve yapmam tehlikeli olabilirdi.

sabah 04.00de kalkılıp, 04.45’te zirve yolcuğuna çıkılmak üzere anlaşıldı, ovit dağı tecrübesinden sonra klasik olarak çadırda uyuyayama sendromuna yakalanan ben, kaçkarın yanı başındaki çimlerin en rahat yataktan daha yumuşak olduğunu iddia ediyorum. yağmur harici fena olmayan bir geceydi. sabah kalktığımda korktuğum olmuş, zirve bırak gözükmek 3 metre uzağın gözükmüyordu sisten. hava kapalı ve hafif yağmurluydu. bu durumda en basiti babam çıkmaya çalışmayacaktı, o gitmeyince abim de kalıyordu. gece hafif soğuk yemiş olan ben her ne kadar gitmek istesem de, bademciğimdeki sızı, iki sonra gideceğim barcelona, hava koşulları ve abimin gelmeyişini hesaba katarak gitmemeye karar verdim. saatler sonra en azından doğru kararı verdiğimi anladım. aslında hava koşullarına ve bizimkilerin gelmeyişine rağmen gidebilirdim ama kendimi sabah gerçekten halsiz hissettiğim için gidiş dönüş yaklaşık 10 saatlik bir yürüyüşü göze alamadım. hem iyice hasta olup ekibi yavaşlatabilirdim hem de barcelona gezim hastalığın uzamasıyla beraber zora girebilirdi. hem iyi dağcı gerektiği zaman zirveye çıkmamanın daha iyi olduğu kararını alan değil midir zaten? bu sefer olmadı, dağ orada, bir yere kaçtığı yok.. bu işin eylülü var daha..

bir grup zirve yaparken biz uyuduk, saat 9 gibi yukarı kamptan yukarı kavrun’a inecektik. klasik kötü bir kahvaltıdan sonra çadırları toparlamaya başladık. ama o saatlerde kamp alanındaki “öküz sayısı” artmaya başladı. sanırım 7-8 tane, bir tanesi sinirli diğerleri kendi halinde gibiydi. bir tane çadıra saldırma girişimi tarafımızca engellenerek çadırlara zarar vermemeleri için etraflarına taş dizdik. ama bizim planların tutmadığını zirve yapan ekip gelince anladık.

yağmura yakalanmadan, yine o doğa harikası manzara eşliğinde yukarı kavrun’a indik. hava saat 10’dan sonra bir önceki gün gibi açtı, yalnızca 1-2 saatliğine. biz yukarı kavrun’a inerken, zirve yapan ekip geri dönüş yolunda “geçit”e kadar gelmişlerdi, ve anlatılanlara göre o an başladı her şey. yağmur, etrafa düşen yıldırımlar, şimşekler. üstüne kamp alanına inildiğinde öküzlerin saldırgan tutumu. bunlar kısaca dağlarda görmek istemediğimiz hareketler, kınıyoruz. yağmurdan sırılsıklam olmuş bir şekilde yukarı kavrun’a vardıklarında en azından kötü bir şeyle karşılaşmadıklarına sevindik. çünkü fırtınalı havalarda yıldırım riski oldukça büyük(müş.) bir iki taş düşmesi ve yere kapaklanmaları da günün tebessümü oldu.

akşam üzeri yukarı kavrun’dan ayrılarak, ayder’e indik. kısa bir molayla sercan ağabey’in ısmarladığı enfes alabakları mideye indirerek günün yorgunluğunu çıkardık.. akşam eve geldiğimizde ise hava çoktan kararmıştı.

14 Jul
2011
Kategori: gezi    |    Saat: 13:58
Yazar     |    Comments Off on rota: kaçkarlar

rota: kaçkarlar

alternatif bir tatil ihtiyacı duyuyor ve tatili sadece kumsalda yatıp güneşlenmek olarak görmüyorsanız kaçkarlar olabilecek en iyi alternatiflerden birisi. doğu karadenizin zirvesini oluşturan bu bölge yalnızca dağlarıyla değil bir çok anlamda sizleri “şehrin hayhayından” uzaklaştıracak ve dingin bir şekilde geri dönmenizi sağlayacaktır.

kaçkarlar giderken sadece “kaçkarlara” gitmekle kalmıyor, yol üzerinde “fırtına vadisinin” enfes doğasını izleme şansı buluyorsunuz. bunun yanında “çamlıhemşine” çıkarken yolda durup “laz böreği”nin tadına bakmanın ayrıcalığına sahip olmakla kalmıyor, buz gibi fırtına deresine kemerli köprüden ip sarkıtıp atlayan çocukların neşesine tanık oluyorsunuz.

bi süre sonra irtifa artıyor ve doğu karadenizin incilerinden “ayder yaylasına” ulaşıyorsunuz. burada her şeyden uzakta, hiçbir şeyi düşünmeden iyi zaman geçirmemek mümkün değil. o nefis temiz havası ve harika doğasıyla artık şehirin kirli dumanlarından, iki yüzlülüklerinden, dedikodularından çok uzaktasınız. orada duyduklarını kuşların cıvıltılarından ve akan şelalelerin gürültüsünden başka bir şey değil.

biraz daha yukarı çıkınca önce “aşağı” daha sonra “yukarı” kavron yaylalarına ulaşıyorsunuz, bunu yaparken kaçkarlar heybetiyle orada duruyor. arabanın gelebileceği son yer olan “yukarı” kavrondan sonra artık zirveye yaklaşık 8-10 saat sürecek yaya yolculuğu başlıyor. işte “o an” kendi hikayenizi yazmaya başlıyorsunuz. bir yanda doğa, diğer yanda siz. olabilecek en güzel yerlerden birindesiniz. “öküz yatağı” ve “buzul gölleri” gezinin yazmakla olmaz, gidip görmekle olur dediğimiz yerleri. orada olmalı ve yaşamalısınız. en iyi cümlenin bile tasvir edemeyeceği şeyler vardır. hemen konuyu değiştireyim, mesela sevgi. kimi zaman yüzdeki gülümseme, bazen midedeki kramplar, kiminde göz yaşı, bazısında birkaç satır… herkes için farklı ama yine herkes için benzer, en önemlisi yaşamaya değer.

biz de tüm bu hisleri “tekrar” yaşamak için yollara düşüyoruz.. her şey yolunda giderse pazar günü enerjimizi depolayarak ve birçok şeyden arınarak geri döneceğiz, daha sonra tekrar gitmek üzere. hafta sonu kendiniz için bir şey yapın, cumartesi erken kalkın, güzel bir kahvaltı yapın sevdiklerinizle, onları ve bisikletlerinizi alarak şehirden uzaklaşın. sonra mı? dinleyin sadece, dinlenin ve de.

25 Feb
2011
Kategori: gezi    |    Saat: 13:07
Yazar     |    Comments Off on gaudi’nin şehri

gaudi’nin şehri

evet barcelona’dan bahsediyorum. kimdir bu antoni gaudi? katalan mimar, mühendis, ressam ya da kısaca aşmış insan. 1926 yılında hayata gözlerinin yumduğunda inşaa halinde olan ustalık eseri olan sagrada familia henüz bitirilebilmiş değil, geçen bunca sene gaudi’nin gizemini çözmek için yeterli olmamış. belki devam edilen orjinali gibi olmayacak bile. bitiş tarihi gaudi’nin 100. ölüm yıldönümü olan 2026’ya bırakılmış vaziyette. barcelona’nın her köşesinde gaudi’den bir iz bulmak mümkün, şehri güzelleştirmiş, planlamış. belki günümüz barcelona’sının bu denli görülesi bir yer olmasında ilk pay onun.

ikinci günüm sabahın ilk saatlerinde başlıyor. sonra çok pişman olacağım bir hata yapıyorum çıkarken, montu anladıkta eldiven ve bere nedir olm barcelonada, sonra gün boyu amele gibi ceplerimde taşıdım. hava cıvıl cıvıl, ben de kışlık mont. neden hostele dönüp bırakmadım bilmiyorum, herhalde barcelonanın büyüsünden olsa gerek. bugün uzun bir yürüyüş rotam var. ilk durağım mirador de colon, yani kristof kolomb’un heykeli ya da dikiti siz söyleyin. aslen italyan olan bu amca, bildiğiniz üzere ispanya’dan demir alarak hindistan’a gidiyorum diyerek amerika kıtasını ilk keşfeden oluyor. dikiti hemen tarihi port de barcelona’nın önündeki yerleştirilmiş. yaklaştıkça görkemi büyülüyor insanı. burada sıcağın etkisini hissediyorum ama diyorum ya şapşalım diye, dönmüyorum geriye.

sonraki durağım gaudi’nin park güell’e göre daha az meşhur parkı parc de la ciutadella. kolomb dikitinden yaklaşık 20 dakikalık bir yürüme sonrası ulaşıyorum parka. barcelona içindeki en büyük bu parkın içinde ayrıca barcelona hayvanat bahçesi, katulunya parlamentosu, bir çok havuz, turistler için iyi güzel vakit geçirecek bir çok şey daha. park inanılmaz büyük, koşu yolları, yeşil alanlarıyla rahatlamak, spor yapmak için harika. içindeki yol devam edip taa arc de triomf’a kadar uzanıyor. park içinde tarifi zor güzel heykeller var, gidip görmeli, o hava teneffüs edilmeli. zaten baksana şu havanın güzelliğine.

arc de triomf yolunda herkes koşuyor, patenler, kaykaycılar. dizimin sakatlığı yüzünden denemeye fırsat bulamadığım patencilere gıptayla bakıyorum, hemen yanda kendisinde bisiklet elinde köpeğini koşturan biri geçiyor. burada hava güzel, burada herkes mutlu, o sabah herkes spor yapıyor sanki. arc de triomf’a yaklaştıkça ben küçülüyorum, o büyüyor. yanına gidince de gerçekten büyüleyici güzelliği ortaya çıkıyor. la rambla’dan bu yana yürüyorum, herhalde en az 3-4 km yürümüşümdür, sonraki rotam gaudi’nin ustalık eseri sagrada familia, ama bir sorun var, yolu biraz uzak. metroya binersem 10 dakikada ordayım, ama ya yürüyerek? belki 1 saati bulabilir, hava cıvıl cıvıl, metroya binmek yol üstündekileri kaçırmak istemiyorum. yürümeye karar vererek koyuluyorum yola. sıkın durun! la rambla’dan arc de triomf’a tam tamına 3.1 km imiş, ee anlamıştım zaten ben. dur bakalım oradan sagrada familia kaç km imiş. oradan da sagrada familia’ya 2 km daha! eh demek ki sabahın ilk ışıklarıyla 5km yol yürümüşüm, neden o kadar çok yorulduğumu şimdi daha iyi anlıyorum, ve metroya binmediğim için mutluyum.

yürüyüş sona erdikten sonra aniden çıkıyor karşınıza sagrada familia, gerçekten yanında olmak büyüleyici, gaudi bu eserine yaklaşık 40 yılını vermiş, ancak bir tramway kazasıyla 1926 yılında ölünce eser yarım kalmış, gaudi bu yapının kendisi ölmeden bitmeyeceğini bildiği için eserin nasıl devam ettirilmesi gerektiğine dair açıklayıcı planlar hazırlamış fakat o bile bu egzotik eserin günümüzde hala bitirilmesini sağlayamadı. dediğim gibi gaudi’nin 100. ölüm yıldönümüne yetiştirilmeye çalışılıyor, o bile çok mümkün gözükmüyor. içerinin büyüsünü keşfetmenin bedeli 10€, ben içeriye girmedim. iki sebebi vardı bunun, dediğim gibi çalışmalar devam ettiği için yoğun bir çalışma var, yarısı inşaat halinde ve çok gürültülü, böyle yerlerin sessiz olduğu zaman daha çekici olduğunu düşünürüm hep. diğer sebepte bir gelişte her yeri gezmemek tabii ki, aynı nedenden ötürü la pedrera ve casa battlo’nun da içine girmedim. sonraki gelişimize ne kalırdı yoksa? yine de bu eserin yanında olmak, bu mabedin o yıllarda nasıl yapılabildiğini düşünmek, akıl ötesi mimarisi, gaudi’nin deliliğe varan mükemmeliyetçiğini gösteriyor.

saat ikiyi biraz geçiyor, sonraki durağım gaudi’nin başka bir şaheseri park güell olacak. artık metroya binme vakti. hemen sagrada famila metrosuna biniyorum, 10 binişlik t-10 kartını 8.75€ ya satın alıyorum. park güell’e gitmek için metrodan indikten sonra 15-20 dakikalık da bir yürüyüş yapmak gerekiyor. valcarca metro durağında iniyor aşağı doğru yürümeye başlıyorum, o taraflarda biraz çalışma var, her yer toz duman. ana caddeye geliyorum, yol sola ve sağa ayrılıyor ama herhangi bir tabela yok. sandviç satan ablaya soruyorum parc güell diye, five diyor. ingilizcesi yok, 5 dakika mı diyorum, five streets diyor. sola yürümeye koyuluyorum. bu arada parc güell etrafındaki hediyelik eşya satıcıları la rambla’ya göre daha ucuz. la rambla’da 2 karpostal 1€ ilen burada bazı yerlerde 4 bazı yerlerde de 5 karpostalı 1€ ya alabilirsiniz. tabi almak önemli değil, önemli olan kırıştırmadan muhafaza etmek. az sonra parc güell tabelasını görüyorum, zaten aşağı yürümeye başladığımda ters istikamete yürüyen turistler doğru yolda olduğumu gösteriyor.

yokuş bittiğinde varıyorum parc güell’e, hemen girişte hansel ve gratel’in evlerini andıran iki ev karşılıyor beni. gaudi yaklaşık 20 sene bu evlerde yaşamış, şimdi yaşadığı ev gaudi müzesi olarak hizmet veriyor. hemen yukarda meşhur kertenketel heykelleri var. evlerde ve heykellerinde kullandığı seramikleri barcelona halkının ona verdiği kırık seramik parçalarından yapmış. tuhaf bir güzellik var, ilk başta bunlar kırık ki diye tepki veriyorsunuz ama hikayesi farklı. yukarı çıkarken akustiği müthiş bir salon çıkıyor karşınıza, burada keman çalan bir sanatçı var, inanılmaz akustiğe hayran olmamak zor, kulağımın pası siliniyor, kemanın o hüzünlü sesi yine akılları başka yöne gönderiyor. merdivenleri tırmanınca balkonlara çıkıyorsunuz, küçük bir meydan, seyyar satıcılar oldukça çok. ancak buradaki tek gerçek, inanılmaz panoramik barcelona manzarası. park güell’den aslında sagrada familia’nın ne kadar görkemli olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. balkonlardan daha da yukarıları çıkıyorum, o patikalarda yürümek harika. siz yukarı çıktıkça barcelona’nın heybeti daha da artıyor, o sırada bir dostun sesini duymak neşenize neşe katıyor. küçük bir mutluluk anı. balkonlara tekrar inip dinleniyorum, küçük bir dans gösterisi var. birbirlerinin fotoğrafını çekmeye çalışan italyan olduklarını düşündüğüm bir çifte durun hele ben çekerim siz geçin bakim şöyle diyorum, mutlu oluyorlar. karşılığında da nacizane isteğim beni çekmeleri. barcelona manzarası karşısında durmak oldukça keyifli.

saat beşe geliyor, artık park güell’den ayrılma vakti. o nefis manzarayı bırakmak zor, ama diğer durak camp nou olunca hemen ikna oluyorum. geldiğim yoldan tekrar valcarca metro durağına gidiyorum, collblanc’te inip stada yürüyeceğim, şarkılar söyleyeceğim… 15 dakikalık metro durağından sonra collblanc’te inip yukarı çıkıyorum, beni ilk karşılayan mango oluyor, burada her üç sokaktan birinde mango bulmamak zaten şaşırtıcı. duraktan 10-15 dakikalık bir yürüyüş yapmam gerek. yürüyorum, ilk gördüğüm fc barcelona park oluyor, onu görmek bile iç ürpertici, az öte de stad görünüyor, büyüleyici, ama girmek için çevresini dolaşmak lazım ve kapıdayım. bir yanda fc botiga shop, bilet satış yeri, hoşbuldum. camp nou experience’ın ücreti 19€. bugünlük bir sorun var, kameramın pili sos veriyor, bu demek oluyor ki 30 bilemedin 50 poz sonrası kamera kapanabilir. içeride neyle karşılaşacağımı bilmediğim için girmekten vazgeçiyorum. haliyle 2 gün ayrı ayrı 19€ vermektense sonraki güne bırakmak daha akıllıca, her şeye rağmen buraya kadar gelip içeri girememek biraz hayal kırıklığı yaratıyor. bünyemi fc botiga shop’ta iyileştiriyorum, yarın alacaklarımı belirliyorum en azından. orada her şey bordo-lacivert. formalar çok pahalı olsa da küçük bir liste yapıyorum kendimce. dönerken farklı bir güzergahtan geçiyorum. az ileride xavilerin, messilerin yetiştiği eski ve küçük barcelona futbol okulu var. daha sonra diagonal caddesine çıkıyorum. bu barcelona’nın en uzun caddesi, şehri ikiye bölüyor diyebilirim. az ileride barcelona üniversitesi var, onu da görmüş oluyorum.

metroyla önce plaça de espana’ya uğruyorum, arena de barcelona’yı fotoğraflıyorum, aslında oradan plaça de catalunya’ya yürümeyi düşünüyordum ama artık 10km kadar yürümüş bünyem buna izin vermiyor, tekrar metroyla plaça de catalunya’ya oradan da hostelime gidip bi süre dinleniyorum. akşam üzeri la rambla çevresinde keyifle vakit geçirmeye devam ediyorum, o şehirde mutluyum.

24 Feb
2011
Kategori: gezi    |    Saat: 12:07
Yazar     |    2 Yorum

barcelona