diz ağrısı
hani derler ya aşk ağrısından büyük ağrı, acı, sızı olmaz diye; yalanmış. diz ağrısı da bir o kadar belki daha da fazla ters köşeye yatırıyormuş insanı. mart ayında talihsiz bir şekilde sol diz ön çapraz bağlarımı yırttığımı öğrendiğimde -aslında teknik olarak nisan, çünkü doktora bir ay sonra gitmiştim- bu kadar kötü olabileceğini düşünmüştüm ama yaşayınca daha başka oluyormuş be.
ameliyat olma umuduyla gelmiştim trabzon’a, sonuçta canım yanıyor, doğru dürüst yürüyemiyor, koşmayı hayal dahi edemiyordum. ancak olmadı doktor bey ameliyat tavsiye etmedi, muhakkak kendine göre geçerli sebepleri vardı, ama benim de vardı. babam da yer arıyo zaten doktor futbol oynamazsın dediğinde tamam oynamaz diyerek nokta koydu. aslında unutmuş gibiydim hatta dizim biraz düzeldi, topa yavaş da olsa vurabiliyorum çok hafif tempo koşabiliyorum, belki 3-4 ay sonra daha hızlı koşabilirsem tekrar oynayabilirim futbol, neden olmasın.
ama şimdi futbol oynayanlara tellerin arkasından bakmak içime oturuyo resmen, hele bariz ileri uçta eksikliğimin hissedildiğini görünce daha da artıyor:) harbi futbol oynayamamak çok kötü, keşke dizim ameliyat olmamı gerektirecek kadar kötü olsaydı o zaman en azından futbola dönebilirdim, şimdi ki durum ne senli ne sensiz, ne ameliyat olacak kadar kötü, ne de futbol oynayacak kadar iyi! o yüzden okullar biran önce açılsın da ankaraya gideyim bile diyorum, en azından görmem. o değil de bugün liverpoola pis çakacaz, efsane formamızı giyip stadta yerimizi alalım bakalım durumlar ne olacak.
sakarlık
yahu ben eskiden böyle değildim noldu bana böyle? tamam bi süredir sakarım ama bu da fazla yahu. eve döneli kırılmadık eşya cam tabak bırakmadım. tam bi yok ediciyim o derece. tamam ankaradayken de müthiş sakarlıklarım olmuştu, hehe bi tanesi var ki süper, hediye doğumgünü pastasını sahibi görmesin diye arkasından taşıyan kaç kişi pastanın neredeyse üzerine oturur ki? hehe.
ama trabzona döneli sakarlıklar had sahfada gün geçmiyor ki bi şeyi kırmayım, bi şey elimde kalmasın. ilk günler alışma devreleriydi diyelim, sadece 2-3 bardak kırdım, yani olabilirdi bunlar her insanın başına gelmez mi? ama sonra iş gittikçe ilginçleşmeye başladı.. bir sabah her insanın yaptığı gibi yüzümü yıkadıktan sonra yüzümü kuralamak üzere havluyu aldım asıldığı yerden ve sonra yerine koydum. havluluk dediğim de sanki köpek tasması gibi, böyle yuvarlak bişey içene geçiriyosun, bilemedim post modern herhalde, nerde o eski havluluklar arkadaşım asıyoduk güzel güzel. neyse ben yüzümü kuruladıktan havluyu aldığım yere taktım güzelce ama o an ne oldu bilemiyorum bi anda mevzu bahis olan o yuvarlak şey elimde kaldı koptu duvardan, ahah dumur oldum ve güzel bi yalan attım anneme.
başka bir sabah uyanmışım, mutsuzum gene, sıcaklar mahvediyor, yüzümü yıkadıktan sonra yüzümdeki bi sivilce dikkatimi çekiyor ve sinirimi bozuyor, aynaya çok bakmadığım için çok nadir sıkarım sivilce. neyse şunu bi patlatayım diyerek bir elimi sivilcenin üzerinde diğerini için kolumu aynanın önündeki cam şeye koydum, evet şey adını bilmiyorum hani şu dişfırçası vs koyarız ya orası işte. neyse sivilcemi sıkıyordum ki tam allah bi ses o cam şey düştü ve kırıldı, neyse ki bi sakatlık çıkmadı, ama nedir yav orayı kırmak, hehe.
devam eden günlerden birinde de meyve yemek için bir adet tabak aldım, almaz olaydım tepeden langur lungur yere düşüp tuzla buz olmaz mı? ah bu ben.. trabzona geldiğimden beri 3 bardak 1 tabak 1 havluluk 1 ayna önü şeyi kırdım, diğer ufak tefek şeyleri saymıyorum bak.
evet sanıyorum bi süredir sakarım ben. neyse sakarlık sultanlıktır. hehe iğrencim evet, hiç çekilmem ben ha hem sakarım hem de iğrenç espriler yapıyorum utanmadan, ayıp bana.
time traveler’s wife
yanağımdan hafiften sürülen gözyaşları kurudu artık kendimi daha rahat ve mutlu hissediyorum, içimde sanki bir şeyleri başarmış olmanın mutluluğu var. neredeyse bir yıl oluyor “zaman yolcusunun karısı” adlı eserle tanışalı. abimin harddiskinden film seçerken takılmıştı adı gözüme, geleceğe dönüşle büyüyen bir çocuk olarak içinde zaman yolculuğu geçen bir eserin gözüme takılmaması garip kaçardı zaten. acaba ne ki bu diyerek açıp ortalardan bi yere daldığımda karşımda da eric banayı bulunca dur hele bu neymiş diye hemen internete göz attım. iyi ki de yapmışım yoksa romandan çevirildiğini öğrenemeyip bi çırpıda izleyip büyüsünü bozabilirdim, işte böyle hatta yeterince üzgün bir dönemde audrey nifenneggerın eseriyle ki aynı dönem marc levyi de bana tanıştıran dönemdir, zor bir dönem olmalı, hehe. roman olduğunu öğrendiğim an filmi kayıt edip romanı okuduktan sonra izlemeye karar verdim.
ankaraya döner dönmez ilk işim bazı kitaplar sipariş etmek oldu gelen 10 yakın kitap arasında zaman yolcusunun karısı gözümde çok önemli bir yer tutuyordu, ancak sayfa sayısı yaklaşık 550 olduğu için önceliği marc levynin eserlerine vermiştim bu da zaman yolcusunun karısını 4-5 ay bekleteceğim anlamına geliyordu, öyle de oldu. demeden geçemeyeceğim sanırım okuduğum en uzun zamana yayılan kitap bu oldu, ciddi ciddi neredeyse 6 ay etti. sanırım şubat ayında izmire uçarken uçakta okumaya başlamıştım, dur ya? hayır hayır marc levynin bir kitabıydı o.. tamam hatırladım, tam da vizeler öncesiydi bu da mart sonu nisan başı oluyor sanırım. okumaya başlamıştım ancak haliyle vizeler sebebiyle ara verdim sonra vizeler geçti yine bir 100 sayfa kadar okumuştum, ama garip böyle kitapları okurken mutsuz olmam gerekiyor diğer türlü konsantre olamıyorum nedense.. bugünde son 150 sayfayı bitirmiş olmam çok manidar oldu! derken finaller geldi bizim kitap yine kaldı, dönem sona erdi yeteri kadar vakit ayıramadım sonra staj vs derken yine attık kendimizi buraya ve nihayetinde bugün itibariyle hem romanı okudum ardından da filmini izleyerek geçte olsa isteğime ulaştım, çokta mutlu oldum.
bu site tüm dünya internet -mhahah- kullanıcılarına açık olduğu için kitap ve filmden bahsederken mümkün olduğunca spoiler vermemeye çalışıcam ama okurken bilin ki spoiler içerebilir.. sözlükteki gibi spoiler alert koyacak değilim:) kitabın yazarın ilk ve tek eseri olduğundan bahsetmek gerek aslen ressam olan audrey kafasında kitabın son sahnesi canlandıktan sonra romanı yazmaya başladığını söylemiş ve yazmayı bitirmesi tam dört senesini almış. kitaba gelecek olursak romanı karakterlerin gözünden okuyoruz, açıkcası ilk defa böyle bir roman okudum ve biraz zorlandım diyebilirim ancak kurgusu harika, zaman yolculukları, birbirine bağlaması çok güzel olmuş.
–sonrası kitap ve filmle ilgili hayvani spoiler içermektedir, okumayı-izlemeyi düşünenler kaçınsın– aha alert de verdim:p bi daha baktım da hayvanilik bi yan yok ama yine de dikkat:p
aslında kitapla ilgili söylenebilecek çok şey yok, diyeceğim benim kadar ara vermeden bir solukta okunması daha iyi olabilir, karakterlerin durumunu çok iyi anlıyorsunuz, hele clarein.. ben birbirini seven insanları görmeyi çok seviyorum ve onların mutluluğuna onlar kadar seviniyorum, ah clare yerinde olmak ne kadar zordur.
filme gelecek olursam, kitabı okuyan biri olarak filmi eleştirme hakkım var, yine de her uyarlama filmlerde olduğu gibi en azından bir katliam yok filmde. aslında basit olarak şöyle diyebiliriz, film kitabın hızlı bir özeti olmuş, fena da olmamış. ama eksikliğini hissettiğimiz yerler de yok değil, mesela henrynin babasıyla olan ilişkisine çok çok kısa değinilmiş, gerçi dedik ya hızlı bir özet diye. bazı karakterler hiç yok örneğin romanda çok yer kaplayan ingrid, özellikle henrynin onunla son görüşmesinde yaşananlar romanın kırılma anlarındandı, ama yine diyorum ya hızlı bir özet gibi film tamamen henry ve clare odaklı gidiyor, sanırım o yüzden es geçilmiş. asıl eleştiriyi final sahnesi için söyleyebiliriz kitap finaliyle roman finali farklı ama ama film finali en azından kitapta geçiyor gibi.. yine çok duygusal bi final olsa da bence kitabın finali aynı sahneden sonra gösterilebilirdi, sonuçta kitabın ana konusu sevgi, sadakat bağlılık üzerine kurulmuş onca yıldan sonra hala gelmesini bekleyen bir clare var.. bilmiyorum ya bu halide yeterince etkileyici ama sonrasını da görseydik keşke bilemedim.
üşengeçlik yapmayın önce kitabını okuyun daha sonra filmini izleyin. çünkü önce filmini izleyip sonra kitabı da okuyayım derseniz bir sürü soruya kafanızda cevap bulmuş olur sürükleyiciliğini kaybedersiniz…önce kitabı okuyun daha sonra da filmi izleyin, izlerken mutlu olun, heyecanlanın..sonra da iyi ki varsın selçuk diyin, hehe:p
size garanti sonunda birkaç damla masum gözyaşı da benden hediye.
